Perşembe, Aralık 21, 2006

AB – Türkiye Müzakere Süreci Neden Askıya Alındı?

Uzun soluklu olarak süregelen AB’ne katılım süreci geçtiğimiz günlerde AB’nin açıklaması ile “Askıya” alınmış durumdadır.

Gerek siyasal iktidar temsilcileri gerek yazılı ve görsel basın gerekse de AB’nin temsilcileri “Askıya” alma sebebi olarak Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimine limanları ve havaalanlarını açmamasını göstermektedir. Pekiyi, gerçekten ana sebep bu mudur? Ya da Türkiye liman ve havaalanlarını Kıbrıs Rum Kesimine açsaydı AB müzakere süreci yine devam eder miydi? Yoksa hiç yoktan bir sebeple mesela 301. madde öne sürülerek yeniden “Askıya” alınır mıydı?

Tüm bu sorulara cevap vermeden önce Dünya’da ve Avrupa’da son yıllarda yaşananları bir gözden geçirelim. 11 Eylül saldırısı ile ABD ve bazı AB ülkeleri terörizmle savaş adı altında radikal İslam’a karşı topyekun bir savaş başlattılar. Bu savaşın hem ülke işgali olarak hem de yazılı ve görsel basın yolu ile propaganda yaparak gerçekleştiğini görüyoruz. Böylelikle ABD’deki ve AB ülkelerindeki halkın İslam’a karşı olan bakış açısını şekillendirdiler. Terör eşittir İslam oldu, maalesef.

Bir de özellikle “Türban” üzerinden siyaset yapan Siyasal İslam’ın temsilcileri de temel hak ve özgürlükleri öne sürerek bu konuyu en önemli gündem maddesi haline getirdiler. Bu da hem toplumumuzda hem de AB ülkelerinde büyük endişeye yol açtı.

Daha fazla detaya girmeden dışarıdan Türkiye’ye bakalım isterseniz;

AKP iktidarının yaptığı hemen tüm atamalarda eşlerin Türbanlı olmasının bir ölçüt olarak alındığının bilinmesi,

AKP tarafından seçilen TBMM Başkanı’nın eşinin Türbanlı olması,

AKP’li Belediyelerde Belediye Başkanlarının hemen hepsinin Türbanlı olmasının yanında kanunlara aykırı olarak birçok çalışanın da Türbanlı olması,

Başta Başbakan’ın eşi olmak üzere hemen tüm Bakanların eşlerinin Türbanlı olması,

Cumhurbaşkanlığı seçiminde de AKP’nin belirleyici olacağı ve yine eşi Türbanlı birisinin seçileceğinin bilinmesi,

AB ülkelerine nasıl bir tablo göstermektedir?

Her şey bir yana Devletin tüm kademelerinde eşleri Türbanlı olanların olduğu bir ülkeyi sizce AB içerisine kabul eder mi? Özellikle de tüm dünyada Türbanın hem radikal hem de siyasal İslam’ın bir sembolü olarak algılandığı bilinirken.

Bence AB hem Cumhurbaşkanlığı hem de genel seçimleri beklemektedir ve bu seçimlerin sonuçlarına göre hareket edecektir.

Şimdi sorum türban üzerinden siyaset yaptığı apaçık belli olan AKP’ye her türlü desteği verenlere, özellikle de medyaya…

Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakanı, Bakanları, Belediye Başkanları, bürokratları ve diğer yöneticilerinin kendileri veya eşleri Türbanlı olan bir ülkeyi AB içine alır mı?

Esenlikler Dilerim…

Cuma, Kasım 10, 2006

ATAM İZİNDEYİZ!

Çağdaş Türkiye'nin kurucusu Atatürk'ü doğumunun 125, aramızdan ayrılışının 68. yılında minnetle anıyorum...En büyük eserin olan Cumhuriyeti her zamankinden daha fazla koruyarak devrimlerinin bekçisi olacağız.

Millet olarak daha çağdaş bir yaşam için neleri yapmamız gerektiğini anlatan bir konuşmasından yaptığım alintıyı bu anlamlı günde sizlerle paylaşmak istiyorum;

"Efendiler milletimizin hedefi, milletimizin ideali, bütün cihanda medeni bir topluluk olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hakkı, hürriyet ve istiklali, malik olduğu ve yapacağı eserlerle münasiptir. Artık duramayız. Behemeal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet açıkca bilmelidir ki, medeniyet öyle bir ateştir ki, ona yabancı kalanları yakar ve mahveder.

Sarık ve cüppe ile artık dünyada başarılı olmanın imkanı yoktur. Yaptığımız muazzam inkılaplarla, medeni bir millet olduğumuzu cihana ispat ettik....

Gözlerimizi kapayıp, kendi başımıza yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp, dünya ile alakasız yaşayamayız. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız."

Türk milletine olan güvenini de şu sözlerle ifade etmektedir;

"Bu memleket tarihte Türk'tü; bugün Türk'tür ve ebediyette Türk kalacaktır."

Perşembe, Kasım 02, 2006

Atatürk'ten Sonra

Geçenlerde yazılarını saygı ile okuduğum Sn. Mahir Öztürk'ten aldığım e-iletiyi sizlerle paylaşmak istedim. Yakın tarihimizi kronolojik olarak anlatan ve hepimizi özellikle de gençleri derin derin düşündürmesi gereken bir yazı....

Cumhuriyeti yaşıyoruz tam seksen üç yıl boyunca...
Atatürk’ü kaybettiğimizden bu yana, Cumhuriyetle kavga ede ede...
1938, Kasım’ın 11’inden sonra ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’dür.
Süreci ne güzel anlatır Sevgi Özel “Uğur Olsun!” isimli kitabında:
1939’da savaş söylentileri yayılmıştı. 1 Eylül’de Alman orduları Lehistan’a girmiş, II. Dünya Savaşı başlamıştı. 19 Ekim’de Türkiye-Fransa- İngiltere arasında Türkiye’nin hiçbir devlete karşı olmayacağıyla ilgili Ankara Paktı imzalanmıştı.
Almanya her yeri yaka yıka ilerlemiş. Danimarka, Hollanda, Fransa derken 1941, Almanlar Sovyet sınırını geçmiştir.
Aralık ayında Amerika, Japonya’ya savaş açmıştır.
1942 de Türkiye’de ekmek karnede, ama yine de ülkede yeni okullar, yollar açılmakta.
1945 Mayıs’ında Almanlar teslim olmuş, bundan üç ay sonra Amerikalılar, Hiroşima’ya, üç gün sonra da Nagazaki’ye atom bombası atmıştılar. Yüz binler bir anda buhar olmuştu. Kadın, erkek, bebek... Savaşı durdurmak için demiştiler...
Bir yıl sonra Türkiye’de Demokrat Parti kuruldu. “Yeter söz milletin” diyordu!..
Lozan’da Türkiye, emperyalistlerin her istediğine hayır demiş, emperyalist baron, Lord Curzon’ u kızdırmıştı! Curzon, “Neyi reddederseniz cebimize koyuyoruz! Her birini çıkarıp birer birer size vereceğiz” sözleriyle öfkesini ifade etmişti.
İşte o Türkiye 1950’den sonra, yeni bir sürece; Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığında, Adnan Menderes’in Başbakanlığında, “Küçük Amerika olacağız” sloganıyla giriyordu. İlkin Halk Evleri kapatıldı. Kore’ye asker gönderildi. Kore’de Türk askeri en fazla kayıp veren Birleşmiş Milletler askeri oldu. Bu dönemde çocuklara “1.2.3’ler yaşasın Türkler, 4.5.6 Polonya battı, 7.8.9 Almanlar domuz,10.11.12. İngiltere tilki, 13.14.15. Amerika kardeş...” şarkıları öğretiliyor, okullara süttozu dağıtılıyordu. Amerikan filmleriyle tanışıyordu Türkiye, Teknolojidir denerek, Türkiye hızla traktör mezarlığına dönüyordu.
Halkın din duygularını sömürerek kendileri semiren bir kitle oluşmaktaydı.
Bu dönemde Türkiye, yabancı sermayeyle tanıştı. NATO’ya Başvurdu.
Besleme basın yaratıldı, itibarlı... Radyo ise iktidarın borazanıydı. Bir yasayla Köy Enstitüleri kapatıldı. Komünist yuvası dendi!..
Kıbrıs sorunu, İşsizlik belası, üniversitelerde olaylar...
27 Mayıs sabahı marşlarla birlikte uyandığımızda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareyi eline aldığını öğrendik.
1961 Anayasası halka özgürlükler getiriyordu.
67’de işsizlik halkı sarıyor, sokakta kavga artıyor, Amerika patron cakası satıyor, Demirel huzursuzluğun kaynağını 61 Anayasasında görüyor... İktidarlar değişiyordu.
Yoksul halkın, işsizliğin çaresi aranıyor muydu? Halk farkında mıydı?
Kıbrıs Türk’ü katlediliyor, Amerika’yla mektuplaşılyor...Sonuç nafile! Yunanistan’da albaylar cuntası kuruluyordu.
1967 Kasımında Kıbrıs’ta 24 Türk katledildi, Bu kez Demirel, Johnson ile mektuplaştı.
Sol bölünüyor, Uğur Mumcu 24 Şubat 1968 tarihli Akşam Gazetesi’nde, “...sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içersinde kıtalararası sömürü çağı yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonel kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır.” Diyordu.
Ülkücü komando, devrimci gençlik kavgası körükleniyordu.
Uğur Mumcu, Devrim Gazetesi’nin 14 Nisan 1970 tarihli sayısında; “Yabancı sermayeden para kazananlar, yabancı iş çevrelerine uşaklık edenler, gayri milli sermayenin bekçiliğini yapanlar utanmalıdır...” diye yazıyor, Devrim’in yazı işleri müdürlüğünü Hasan Cemal yapıyordu. Çetin Altan, Cengiz Çandar da aynı gazetede yazıyordu.
Ve 12 Mart muhtırası; sıkıyönetim mahkemeleri, aydınlar hapishaneleri... Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi. Ve sonra dönek gazetecilerle tanışacaktı Türk kamuoyu.
74’de Bülent Ecevit, Erbakan koalisyonu; Kıbrıs kaynayan kazan olmuştu. Mektuplaşmayla kaybedecek zaman yoktu. Kıbrıs’ta Barış harekatı gerçekleştirildi. Sadece Kıbrıs’a barış değil, Yunanistan’a da barış ve demokrasi geldi. Harekat sonrası Albaylar Cuntası devrilmişti.
Büyük kentlerde olaylar artıyor, sıkıyönetim ilan ediliyordu. Amerika örtülü gidiyordu. Demirel Amerikan iş çevreleriyle olan yakın ilişkisi dolayısıyla kendisine Morison Süleyman adı takıldı. Demirel Başbakan; I. MC hükümeti kuruldu. Nüfus 40 milyon, işsizler ordusu ise hızla büyüyor. Sokaklarda silahlar konuşuyordu. Demirel durmadan 1961 Anayasası’na yükleniyordu.
1 Mayıs 1977’de İstanbul’un Taksim alanı can pazarıydı; 34 ölü, birçok yaralı. Ecevit’e seçim gezilerinde saldırılıyordu. Sanki birileri bunu önceden planlamıştı.
II. MC Hükümeti, Terör ortaokullara kadar inmiş, Demirel Sokaklar yürümekle aşınmaz demişti.
Ecevit ve AP’den ayrılan 11’lerle hükümet kurdu. Amaç barışı getirmekti. Kenan Evren Genelkurmay Başkanı oldu. Aydınlar öldürülüyor, dışarıda ASALA Ermeni örgütü diplomatlarımıza saldırıyordu. ITT Uluslar arası şirketi Şili’de Allende’yi kanlı bir şekilde deviriyor. Türkiye’de de rüşvet dağıttığı söylentileri dolaşıyordu.
1979’da Kahraman Maraş olayları katliamının acısını yaşadı Türkiye.
11’ler hükümet içinde problemdi. Ara seçimde Demirel önde çıkınca Ecevit istifa etti.
Amerika dünyada elini attığı her yeri kanatıyor, emperyalistin dişlerinden kan damlıyordu...
7 Aralık’da Ecevit; “Böyle giderse biri düdüğü çalar, oyun biter” demişti. Düdük sonunda çaldı. 12 Eylül’de parlamento feshedildi. Sıkıyönetim ilan edildi. Tüm dernekler kapatıldı. Başkan Evren, ekonominin direksiyonunu Turgut Özal’a teslim etmişti.
Evren yurt gezilerine çıkıyor, Sakın ola ki... diye başlayıp netekim diye devam eden sözlerle, ayetli dualı konuşmalarla yeni anayasa reklamı yapıyordu.
3 Aralık’ta Bülent Ecevit, 2.5 ay hapis yatacaktı. Yeni anayasa 1982’de halk oylamasına sunulacak, % 92 evet alacaktı. 83’de seçim yapılacaktı. Yeni anayasayı eleştirmek yasaktı.
7 Kasım’da Anayasa onaylandı. Halkın % 92’si evet dedi. Evren Paşa artık Cumhurbaşkanıydı.
Seçimler yapılacaktı. Vetolar siyasi yasaklar derken 14 parti kuruldu, sadece üçüne seçime katılma izni verildi. Evren’in açıkça desteklediği Turgut Sunalp partisi 71 milletvekili kazanarak üçüncü büyük parti oldu! ANAP iktidar! ANAP, orta direk deyip deyip, orta direğin beline beline vuracaktı. Devir papatyalar devriydi. Yabancı sermaye büyük kurtarıcı gibi tanıtılıyordu.
Turgut Özal dönemi Amerikan destekli Araplaşma süreciydi ve Atatürk’ün getirdiği laiklik, devletçilik, halkçılık modası geçen ilkelerdi. Arap zenginlere toprak satışı, arabesk bir liberalizm doğuyordu. Adına yeşil sermaye denecekti. Aldatma kandırma, bununla köşe dönme, binbir çeşit maske bu dönemde pirimlendi.
1985 Kasım’da HP-SODEP birleşti. DSP siyaset sahnesindeydi.
ABD, Libya’ya gözünü dikmiş, Türkiye arada kalmıştı.
1987’de Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov açıklık politikası, Glostnost kavramını getirdi. Böylece parçalanma sürecinin düğmesine basılmıştı.
Türkiye’de siyasi yasakların kalkması için halk oylaması yapıldı, kılı kılına evet çıktı.
29 kasım 1987 seçimlerinde ANAP yine tek başına iktidardı.
Enflasyon azıyor, işkence haberleri, Güneydoğu’da terör, zamlar, devlet arazileri sudan ucuza pazarlanıyordu. Bankalar hortumlanıyor, batık banklalar birleştiriliyor, akraba kardeş, eş dost zenginleşiyor, bal tutan parmağını yalıyordu. Hayali ihracat, kara para aklanması, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bol döviz girişi sağlayan kapılar olmuştu.
Uğur Mumcu 1988’de Kürt sorunuyla, tarikat, siyaset kıskacına ağırlık vermişti
Bazı gazeteciler, patronların işlerini takip ediyor, incelikleri öğreniyor, liberalizme daha da bir bağlanıyordu. Sonra gelsin yazlıklar, yatlar, villalar.
89 Aralık’da Bush’la Gorbaçov el sıkışıp soğuk savaşın bittiğini ilan etti.
Türkiye giderek karmakarışık bir ülke haline geliyordu. Prof Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok peş peşe faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu.
Daha 1991’de Uğur Mumcu, “Hiç kuşkunuz olmasın; Kuzey Irak’taki Kürt Devleti Planı, düpedüz bir Amerikan oyunudur. Ve bu bir CİA planıdır! ABD yanlısı bir Kürt Devleti, yeni Ortadoğu düzeninin bir parçasıdır. Musul ve Kerkük ile ilgili 10 Ağustos 1920 tarihli Sevres Antlaşmasının 64. Maddesi, ABD ve Talabani ilişkileri ile yeniden işlerlik kazanıyor. Emperyalizmin Kürt siyaseti çok tehlikeli bir oyundur. Bu siyaset Kürdü Türk’e, Türk’ü Araba ve Kürde düşman eden uğursuz bir siyasettir. Biz bu oyunu 1920’lerde görmüştük.” Diye yazıyordu.
7 Kasım 1991’de Süleyman Demirel DYP – SHP koalisyonunu kurdu.
PKK gibi, dinci örgütlerin de Almanya’da kök saldığı neden merak edilmiyordu?
O zamanlar doların sekiz bini aşması, enflasyonun tırmanması ekonomik büyüme diye halka yutturuluyordu.
Büyüye büyüye Türkiye; karıştırılıyor, kanatılıyordu...
Türkiye, Türkiye’nin yağcı basını, boyun eğen politikacısı, suskun halkıyla yuvarlanıp gidiyordu. Derken ABD, Irak’a nokta vuruşlu bombalarıyla, televizyonlardan naklen yayınlarıyla gösteri yapıyor, dünyaya meydan okuyordu.
Uğur Mumcu soruyordu 7 Ocak 1993’de; “Kürtler, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD antiemperyalist savaş yapıyor da dünya bu savaşın farkında mı değil?”
Zamanın Genelkurmay Başkanı yaptığı açıklamada “Şerefim üzerine söz veriyorum. Katilleri bulacağız!” diyordu. Yıl 2006 hala bulunamadı, diğerleri gibi!
24 Ocak 1993’de Reno marka aracına bindiği anda, büyük bir patlamayla....
Uğur Mumcu katledilmişti.
O günü hatırlayan on yaşındaki çocuklar; bu günün yirmi üç yaşındaki sorumluluk sahibi gençleri...
Bu yazı onlaradır.
93’den sonrasını zaten biliyorsunuz, yaşıyorsunuz, artık sizce emperyalist saldırıya karşı dik durabilecek bir iktidar gerekmiyor mu?
Yoksa siz tarihimize, “romantik tarih” deyip gülüp geçenlerden misiniz?

Perşembe, Ekim 19, 2006

Orhan Pamuk ve Doğu-Güneydoğu Terörü

Bir süredir Orhan Pamuk, Ermeni sorunu, Güneydoğu, Kuzey Irak, Kürt sorunu konularında Türkiye'de süregelen problemlerle uğraşmaktayız. Bende karınca kararınca birkaç konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Öncelikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bizler için yaşamsal önemde olduğunu ve buralarda kesinlikle yönetsel tavizler vermememiz gerektiğini ifade etmek isterim. Bu bölgelerdeki sorunu konuşurken hep demokrasi, kültürel haklar, oluşan fiil durumdan bahsediliyor ama gözden kaçan ya da unutulan bazı gerçekler var ki Türkiyemiz için yaşamsal öneme sahip.

Enerji konusunda bundan önce sizlere uzun uzun sayısal veriler vermiştim.Bakınız, Türkiye'nin Enerji Tüketimi %85'i genel itibarı ile Samsun-Ankara-Adana-Mersin hattının Batı'sında yapılır. Amma velakin enerji üretimimizin %40'a yakını ise bu hattın Doğu'sunda üretilir. (Özellikle de tüm doğal kaynaklarımızın %90'ı hidrolik, kömür, linyit, bor, vs. bu bölgededir!!!!)Ayrıca GAP çerçevesinde daha yapılacak olan santralleri de hesaba kattığınızda bu oran %55'lerin üzerine çıkar. Tüm bunların üzerine Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını ve Irak Boru Hattını ve Şahdeniz Boru hattını ve Hazar geçişli Türkmenistan Doğalgaz Boru Hattı projesini ve Nabucco hattını ve uzun yıllardır asıl olarak Batı illerimizden elde edilen vergilerle yapılmakta olan GAP projesini ve Urfa Tünelini ve Fıratı ve Dicleyi ve Keban ve Birecik ve Karakaya ve Afşin Elbistan ve Sivas Kangal ve adını istiyenlere vereceğim diğer santralleri koyduğumuzda hepimizin durup bazı şeyleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisindeki haritaya baktığınızda Türkiye'den kopartılmak istenen topraklar üzerinde yukarıda saydığım projelerimiz var!!!
O haritaya neden itimat ediyorsun diyenlere tavsiyem haritayı önlerine alıp, Ortadoğuda olanları ve Irak'da yapılanları da göz önüne aldıktan sonra yorumda bulunmalarıdır. (Haritayı isteyenlerin özel e-ileti adreslerine yollayabilirim). Tüm boru hatları bu topraklardan girip Batı'ya doğru uzanıyor. Neden ABD ve AB bizi parçalamak istesinki diyenlere bir de şu açıdan bakmalarını rica edeceğim. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde AB'nin Hazar havzasından gelecek olan enerji kaynaklarına kesin olarak ihtiyacı var, yoksa yaşam duracak. Bu tüm enerji ile ilgili dokümanlarda vardır ya da bu sektörde faaliyet gösterenler tarafından bilinir.Bütün sevkiyatta Türkiye üzerinden yapılacak! Güçlü bir Türkiye ileride bunu silah olarak kullanabilir. Bunu önlemenin en güzel yoluda Türkiye'yi kendilerine bağımlı kılmaktan geçer. Ekonomik olarak bunu yaptılar ve yapıyorlar. Fiziki olarak ise bu hatlar üzerinde ne kadar parçalı bir yapı olursa yönetmeleri de o kadar kolay olur. Türkiye'nin bölünmesi ve güzergah üzerinde çok parçalı bir yapı olması Batı'nın işine gelmez mi?

Şimdi açık açık soruyorum değişen dünya koşullarında ve de-facto durum çerçevesinde yeryüzündeki hangi Devlet bu bölgeyi ister yönetsel ister fiziki olarak bırakırdı?

İki sorum daha var daha sonra da çözüm hakkındaki fikrimi açıklayacağım.
Soruların ilki şu, eğer Türkiye bugün bu bölgelerimizde federatif veya adı ne konursa konsun yönetsel yetki devri yaparsa, ileride muhtemel diğer etnik veya dini köken taleplerine yol açmaz mı? O zamanda mı 20 yıldır bu sorunla eski yöntemlerle uğraşıyoruz artık buna bir çözüm bulmak lazım gelir denecek? İkinci sorum tu kaka ilan edilen milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine! Bugün dünyadaki en milliyetçi, en ulusalcı devletleri sıralasanız ilk sıralara hangi devletleri koyardınız? Özellikle de kendi halkının çıkarlarının herşeyden üstün olduğunu açık açık söyleyenleri de hesaba katarak...

Çözüm önerime gelelim. Doğu ve Güneydoğu illerimizde dış kaynaklı ve bölücü amaçlı olduğu apaçık belli olan ve kökeninde o yörede yaşayan halkımızın refahı ve mutluluğu gibi bir amacı olmayan terörü sıfır pazarlıkla kesin olarak bastırmak. Çünkü, terör bitmeden o yörelerimiz kesinlikle kalkınamaz.
Sermaye tüm dünyada korkaktır, huzur, istikrar ve gelecek görmeden o yörelere uğramaz bile. O yüzden bu yörelerimize ancak devlet desteğinde yatırım yapılabilir ve yapılmakta...Özelleştirme şampiyonları Et-Balık Kurumunu yok ettikten sonra neden tekrar kuruyorlar dersiniz...Bu yörelerimizde hayvancılığı bitirdiler de ondan, şimdi de çıkış arıyorlar!
Türkiye'nin nasıl Karadeniz yöresi çay-fındık, Akdeniz bölgesi meyve-sebze, Trakya bölgesi bağcılık, Orta Anadolu bölgesi hububat ihtiyacını karşılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde hayvancılık üzerine kendisini geliştirecektir. Tabii GAP sayesinde tarımda ikinci bir Çukurova yaratacaktır. Bu şekilde halkın refahı artacaktır.

Burada bir saplama ve önerim daha var. Belki sizlere uçuk gelebilir ama fikirlerinizi almak isterim. Güneydoğu'ya yatırım çekmenin bir yolu da orada mesela Diyarbakır'da aynen Las Vegas örneği gibi kumarhaneleri serbest bırakalım. Türkiye'nin Las Vegas''ı Diyarbakır olamaz mı sizce? Bu sayede hem sermaye gelecektir hem de yöre kalkınacaktır.

Devam;

Misakı Milli sınırları içerisinde üniter yapımızdan taviz verilmemelidir.
Kuzey Irak'da hangi devlet kurulursa kurulsun ileride oradaki sınırlar yine değişecektir, tıpkı bugün olduğu gibi...Bu arada isteyen olursa Kuzey Irak'da kurulan Kürdistan'a gidebilir... İsterseniz deneyelim açalım kapıları bakalım kaç kişi gidecek...Sakın hamasi bir söylemde olduğum sanılmasın ama her ülke kendi halkının çıkarlarını korur, buna ters davrananları da arasında barındırmak istemez... Tıpkı tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi...

Kuzey Irak'da kurdurulan Kürdistan ile de ekonomik ilişkilerimize devam ettirmekte bir sorun olmaz kanımca, zaten de Türk şirketleri ve devleti bunu yapmakta. Hem bence Kürdistan Türkiye olmadan oralarda yaşamını idame ettiremez...

Etnik köken tartışmalarının artık bitirilmesi gereklidir. Atatürk'ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu topraklar üzerinde yaşayan halka Türk ulusu denir. Hepimiz farklı farklı etnik kökenlerden gelebiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk halkıyız. Yok etnik kökendi yok dindi yok mezhepti yok tarikattı laflarını sürekli edersek parçalanmaya doğru adım adım gideriz. Aslında garip ama ABD'deki yapıda aynen bize benzemiyor mu?
Hiç kimse de çıkıp Amerika'daki Alman halkı, İngiliz halkı, Meksika halkı, Polonya halkı demiyor? Acaba bir kişi çıkıp da bunu dese ABD ne yapardı sizce?

Cuma, Ekim 13, 2006

AB ve Türkiye, Son Olaylar!

Fransa'nın parlamentosundan geçirdiği Ermeni Soykırımı yoktur diyenlere ceza getiren yasa tasarısı, Türkleri aşağılayan ve katil diyen birinin Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmesi, Hollanda TV'larında ilk kez Süryani Soykırım iddialarının tartışılması, ABD'nin PKK ile görüşmeler için koordinatör ataması, Kıbrıs için Finlandiya'nın hazırladığı planın kapalı kapılar ardında işbirlikçi hükümet tarafından kabul edilmesi, Limanlarımızın Rumlara açılma talepleri, Merkel'in hasbelkader bir söz verilmiş e tutacağız artık demesi ama bu arada AB'nin her dediğini yapmanız gerekir demesi, Ağar'ın insan katillerinin dağdan inip ovada siyaset yapmalarına olur demesi, vs., vs., vs. Sanki tüm dünya başta Batılı dost ve müttefik ülkeler olmak üzere Türkiye'ye karşı bir saldırı başlattmışlar gibi geliyor değil mi? Acaba bu işler bugünlerde mi başladı yoksa bu politikaların temelleri 1964'lerde, 1980'lerde mi atıldı. Yoksa AB ve ABD'nin aklında Türkiye için başka planlar mı var? İzninizle sizlerle pek kısa olmayacak bir ufuk turuna çıkalım.

Bildim bileli AB'ye girme ülkemizin en temel hedefi olmuş ve bu hedefe ulaşmak için sözde reformlar yapıldı, yapılıyor. Hep AB'ye girmenin demokratikleşmek ve kalkınmak için şart olduğu bize lanse edildi, ediliyor. Tüm yaklaşımlar ise hep tek bir açıdan maddi nedensellik açısından bize anlatıldı, anlatılıyor. Bunda bile ekonomimize baktığımda biz mi AB'ye giriyoruz, AB'mi bize giriyoru (ekonomik) anlayabilmiş değilim. İşte kanımca hepimizin yanıldığı yerde burası...Neden mi?

Bakınız, örgütler ve bireyleri hayattaki davranışlarında onları motive eden inanışlar, semboller, manevi amaçlar çözümlenmezse, onları doğru anlama, çözümleme uğraşımız sonuçlanamaz. Avrupa Birliği gayet tabii ki siyasi ve ekonomik amaçları olan bir topluluktur ancak onu kuran ve örgütü omuzlayan bireylerin başka boyutları da vardır.Yani dini inanışları, hedefleri ve beklentileri göz ardı edildiği takdirde AB denilen örgütü tam anlamıyla kavramamız mümkün olmayacaktır.

Bu insanlar bayraklarında (AB bayrağındaki 12 yıldız), binalarında (AB'nin Brüksel'deki binasının 12 kapısı vardır)kullandıkları semboller, kullandıkları özel sözcükler ve kurdukları ittifaklarla aslında bize açıkça göstermektedirler, bir anlamda kendilerini bilinçli bir şekilde deşifre etmektedirler. Görmek isteyen bunu görür ve olan biteni gerçekten anlama sürecinde daha güçlü olur. Maalesef bugün Türkiye'de 'gerçeği görmek istemeyenler' hakim durumdadır. Siyasete, medyaya ve iş alemine hakim olan görüş AB'nin Türkiye'ye demokrasi ve büyük özgürlükler getirme hedefi olduğundan ibarettir.

Bizler görüşümüzü bununla sınırladığımızda AB ile ilişkilerde yenilen, kaybeden taraf olmamız kaçınılmazdır. Maalesef Türkiye bu kaybetme sürecine çoktan girmiş durumdadır, bunun işaretleri de gelmektedir. Pekiyi neden AB bu kadar karşı olduğu Müslüman bir ülkeyi kapısında tutmaktadır?

Bu soruya cevabın anahtarı Ortadoğu'dadır ve Kutsal Topraklardadır(sizce neresi?). Temelleri yüzlerce yıldır atılmış olan manevi ve maddi kavgaların çıkış noktası da Ortadoğu'dur, bunların nihai çözümünün de Ortadoğu'da olacağı yolunda inanç da vardır. AB'nin bizimle ilişkilerini tamamen kopartmaması, üyelik sürecimizi aslında olumlu sonuçlandırmak istememesine rağmen bunu bir şekilde oyalamaya bırakmasının tek nedeni Türkiye'siz bunun yapılamayacağının korkularıdır.

'Türkiye kartının' önemini Amerika da çok iyi bilmektedir. Irak savaşı öncesinde Türkiye'nin de savaşın içine çekilmesi için bu kadar uğraş verilmesinin sebebi budur. ABD, sadece Irak için Türkiye'yi yanında görmek istememekteydi. Bölgedeki ilerideki çıkarları açısından ABD, Türkiye'yi mutlaka bölge savaşının içine çekmek zorundadır. Asıl amaç tüm semavi dinlerde Kutsal Topraklar olarak geçen Nil Nehri ile Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan Kutsal Toprakların hakimiyet altına alınması ve mesihe Kutsal Kentin hazırlanmasıdır. (Bunu bir komplo teorisi olarak almayın lütfen ben sadece semavi dinlerin kitaplarında yazanlardan çıkardığım sonucu yazıyorum) Yani anlayacağınız aynı sebeplerle ve aynı hedeflerle bölgeye hükmetmek isteyen AB ve Amerika Ortadoğu üzerinde hükümranlık çatışması içindedirler ve onlar açısından Türkiye sadece bu boyutuyla önemlidir.

Bu süreçte de Türkiye'nin kullanılıp güçsüzleştirilmesi ve bölünüp parçalanması kararı vardır. Bence, Türkiye üzerindeki operasyon sadece kaba kuvvetle yapılmayacak inançlar, manevi bağlantılar, semboller de kullanılacak bizim üzerimizde oynanacak oyunda. Olanlara baktığımızda da bunu işaretlerini hep birlikte görmüyor muyuz?

Bu kadar büyük bir güce karşı gelmek için hazır mıyız? Bence hele son 4 yılda yapılanlardan sonra HAYIR...Çünkü Türkiye kendi içinden güçsüzleştirildi. Eğitim sistemi, sağlık sistemi, altyapısı çöktü, çöktürüldü, insan kalitesi muazzam bozuldu, ulus bilinci yok edildi göz göre göre bu ülkenin. Ve maalesef bu süreç şu anda iktidarı elde tutanlarla daha da hızlandırılmakta. Diyeceksiniz ki yahu bunlar dinci, müslüman olduklarını söylüyorlar, nasıl olur böyle şey?

Arkadaşlar, şu anda bizi yönetenlerin bağlı oldukları tarikatın lideri Said-i Nursi ve onun takipçisi Fettullah Gülen değil mi? İslam tarihinde sadece bu 2 kişi Papa'dan randevu talep etmiş ve saygılarını sunmuştur. Saygılarını sunarken de imzalarının üstüne "Rabbin Aciz Kulu" diye yazmıştır. Hıritiyanlık'da Papa Allahın dünyadaki gölgesidir ve Rab Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesi ile tanımlanır. Yani ben senin kulunum diyor, Allah ile arasına birisini koyuyor. Hangi müslüman bir hıristiyana böyle bir şey der!!!Neden Gülen cemaatinin ve iktidarın Batı'dan bu kadar destek aldığını anladınız mı?

Açıkça söylemek gerekirse ben bu ülkenin insanlarının bir bölümünün kendi ülkelerinin yok olma sürecine neden bu kadar aktif katılıyorlar sorusuna inanın cevap bulamıyorum. Klasik hainler, iç düşmanlar söylemi bu fantastik durumu anlatmaya, anlamaya yetmiyor, bana inanın.

Umudun yok mu diyorsanız, yukarıda yazdıklarıma bakarsanız yok gibi gözüküyor. Ama yine de benim inancım "Çılgın Türkler" gibi davralınırsa bunların üstesinden gelinir. Ulus bilincimizden ve ülkemizin kuruluş felsefesinden taviz vermeden, onurlu bir duruşla çağdaş uygarlık yolunda adımlar atarsak bir şansımız olacaktır. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız bir ülke kalır mı, onda kuşkum var.

Bu konuları daha irdelemeye devam edeceğim...

Salı, Ekim 10, 2006

İrtica Tehdidi Var mI?Yok mu?

Günlerdir İrtica Tehdidi ile ilgili olarak yazılanları okuyor, TV'lardaki oturumları izliyor, siyasilerin yaptıkları yorumları yorumlamaya çalışıyorum. Hepsini alt alta koyuyorum ve bu soruna en iyi yanıtı aslında yine Atatürk'ün verdiğini görüyorum.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bu tehdit hem içten hem de dıştan vardı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilgili olarak Atatürk Nutuk'ta şunları söylemiştir. Yalnız sizden ricam okurken Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın bugünkü benzerinin hangi parti ve görüş olduğunu yazıyı okurken düşünmeniz-)))


“Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman gensoruya çekilebilir. Bir gensoruya bu denli önem vermek doğru mudur? Şunu bilginize sunmalıyım ki, söz konusu olan gensoru, olağan bir gensoru değildir. Kötücül düzenin özel bir evresi idi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıcılar maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği üzere, “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar.

“Cumhuriyet” sözcüğünü söylemekte bile çekinenlerin; Cumhuriyeti, daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, içten gelme ve inanılır bir davranış sayılabilir mi?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, “tutucu” diye nitelendirilseydi, belki anlamı olurdu. Ama, bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savlamaya kalkışmaları elbette doğru değildi.

“Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır.” Sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden, iyi niyet beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri, bilisizleri, bağnazları ve boş inananlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?

Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak, ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: “Biz halifeliğin yeniden kurulmasını isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize eski yasalar yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!” diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, gerici haykırışlarla dolu değil midir?

Bu ilkeye bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce (yani 10 Mart 1923 günü ) asılan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız baylar: “Müslümanlık dünyasının kalımlı olmasını sağlayan ilkelere saldırıyorlar. Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin çabalarını arttırdı. Batılılaşmak, tarihimizi, uygarlımızı yitirmeyi zorunlu kılar. Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükümet kurmayı düşünmek; bunlar Müslümanlığın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.”

Baylar, olup bitenler de gösterdi ve tanıtladı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi programı, en hain kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu; dış düşmanların yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyeti’ni yıkmayı öngören planlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih; gizli amaçlarla düzenlenmiş, genel ve gerici Doğu Ayaklanmasının (Şeyh Sait İsyanı) nedenlerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.

Günlüğünü, nafile ve gece namazlarının sevabını anlatan hadislerle doldurmuş olan bu sorumlu yazman, doğu illerimizde dinsel kışkırtmalarda bulunurken, kendi partisinin programını uygulamıyor muydu? Suçsuz hakla, beş vakit namazdan başka, geceleri de çokça namaz kılmayı söyleyip öğütleyen adam belki de yaşamı boyunca hiç namaz kılmamış olan bir siyasacı olursa, bu davranışın ereği anlaşılmaz olur mu?

Baylar, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski kurumların ve boş inançların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, “dinsel düşünce ve inançlara saygılı” olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler ? Öyle ise, ellerine aldıkları din bayrağı ile, ulusu ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken karşılıkta, “uzdilek, aymazlık, umursamazlık” gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.

Baylar, yeni parti, adındaki “İleri ve “Cumhuriyet” sözcüklerinin tam karşıt anlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir. Buna örnek vereyim; Ergani’de, ayaklanıcıların valiliğini kabul eden ve sonradan asılan Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta; “Millet saygılı ve dinseverdir. Bize yardım edeceklerine kuşkum yoktur. Dahası, Şeyh Eyup’un yanında bulunan parti sorumlu yazmanı partinin tüzüğünü getirmiştir...” diyor. Şeyh Eyup da, yargılanması sırasında: “Dini kurtaracak biricik partinin, Kazım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olduğunu; din kurallarına uyulacağının, parti tüzüğünde bildirildiğini” söylemiştir.

Baylar, “İlerici” ve “Cumhuriyet” sözcüklerini kullanarak, bizden ve ulus aydınlarından din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gerilemeye ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda, türlü düzenleri ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığını bilmedikleri düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin tümü değilse bile, dinsel konularda verilen sözleri başarı için, çok etkili bir etmen sayan ve bununla ilgili hükmü tüzüklerine koyan kimselerin, yurda karşı, bize karşı hazırlanan cana kıyıcı düzenlerden habersiz oldukları kabul edilemez!.

Tutalım ki, bunlar, ayaklanmanın başlamasından aylarca önce, yurdun şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan; “Gizli İslam Derneği” örgütünden; İstanbul’da Nakşibendi şeylerinin yaptığı toplantıda hazırlanacak ayaklanmaya yardım için verilen sözden; en sonu, ulusal sınırlarımızın dışında bulunup Doğu Ayaklanmasını (Şeyh Sait İsyanı) kışkırtanların bildirilerinde Kazım Karabekir Paşa’nın partisine umut bağlandığının belirtilmesinden haberli değillerdir. Ama, bunların Fethi Bey Hükümeti zamanında, partilerinin, ayaklanmaya ve geriliğe kışkırtıcı durum ve nitelikte olduğunu ve yurda zarar verdiğini Fethi Beyin kendilerine bildirmesinden sonra olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim, çok temiz yürekle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği bu kez de, “Dinsel düşünce ve inançlara saygılıyız.” Sözlerini büsbütün karşıt anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bu sözlerle, her dinin ve türlü dinlerden olan kişilerin düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını söylemek; geniş ölçüde özgürlük sever olduklarını anlatmak istiyorlarmış.... Baylar, böyle bir tutuma, doğru ve alsız denemez!” (Bk. Gazi Mustafa Kemal, Nutuk (Söylev), Örgün Yayınevi, İstanbul, 2003)

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Peynirimi kim Yürüttü??

Uzun zamandır ekonomi ile ilgili kaleme almayı düşündüğüm fikirlerimi, Sn. Yaman Törüner bugünkü yazısında çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Bakalım bu işin sonu nereye gidecek??? 26 Yıldır aynı masalı dinliyoruz ve bu masal torunlarımızı da bugün itibarı ile borçlu hale getirdi. Ve hepimiz seyrederken bizim peyniri de birileri yiyor...


Sn. Yaman Törüner'in 02.10.2006 tarihli yazısı...

Dünyanın en pahalı borçlanmasını yapıyor, beklenen enflasyon oranının 5 katı faiz veriyoruz. İnanılmaz bir şey. Önümüzdeki 2 yıl için hedeflediğimiz enflasyon % 4. Gelecek 5 yıl için, sabit faiz % 20.89 oranıyla borçlanıyoruz. Yani, 16.89 puan reel faiz ödüyoruz. Üstelik, ihtiyacımızdan fazla borçlanıyoruz. Reel faizin yüksek olduğu durumlarda, "kısa vadeli" borçlanılır. Biz ise "uzun vadeli" borçlanıyoruz.
İşçiye, memura, köylüye gelince; ücrete, maaşa, ürüne enflasyonun altında artışlar yapıyor; rantiyeye enflasyonun 5 misli faiz ödüyoruz.
Peki bu anlaşılmaz işi neden yapıyoruz?
- Ya, kafamız çalışmıyor.
- Ya, bizi zorlayan var.
- Ya, bu politika birilerinin çıkarına geliyor.
- Ya, ekonomide bizim bilmediğimiz ama borçlananların bildiği bir risk var.
- Ya da hepsi.

Vatandaşın peyniri
Polis, suçluyu yakalamak için, paranın izini sürer. Biz de öyle yapalım. Bu politikadan kimlerin çıkarı var, bunları inceleyelim. Böylece, vatandaşın peynirini kimin çaktırmadan yürüttüğünü anlamaya çalışalım.

Birinci şüpheli: Hükümet. Önümüzdeki süreçte bir siyasi ve ekonomik kriz olasılığı olduğunu biliyor. Ne pahasına olursa olsun, borçlanma vadelerini seçim sonrasına atmak peşinde.
İkinci şüpheli: Sıcak para getiren Türk ve yabancı rantiyeler. Doğal olarak, çıkarlarını düşünüyor ve fırsatlardan faydalanıyorlar. Nerede fırsat varsa, o ülkeye yelken açıyorlar.
Üçüncü şüpheli: Dövizle borçlu olan şirket ve kişiler. Döviz fiyatının artmaması için, faizlerin alabildiğince yükseltilmesini ve ülkeye sıcak para girişinin artmasını istiyorlar. Borçlarından başka hiçbir şey umurlarında değil.
Dördüncü şüpheli: IMF. Globalizasyonu sağlamak ve gelişmiş ekonomilerin çıkarını gözetmek uğruna, gelişmekte olan ülke ekonomilerini feda ediyor.
Beşinci şüpheli: Merkez Bankası. Enflasyon hedeflemesiyle ilgili hedefler tutsun da, isterse ülke batsın diye düşünüyor. Bu yüzden, sırf döviz fiyatı artmasın diye, gelecek yıl beklenen enflasyon kadar oranda, bir defada faiz artırabiliyor.
Altıncı şüpheli: Yabancı devletler. Her zaman olduğu gibi, Türkiye'nin ve ekonomisinin zayıflaması işlerine geliyor.
Yedinci şüpheli: İthalatçı. Borçlanma için astronomik yüksek faiz verilince, sıcak para geliyor, Türk Lirası değer kazanıyor, ithal malları ucuzluyor, servetine servet katıyor.
Sekizinci şüpheli: Türk halkı. Acı çekmekten, çaresizlikten, kandırılmaktan ve kısırdöngülerden zevk alıyor.
Dokuzuncu şüpheli: Hepsi.

Peyniri yürütülen biziz.
Biz kim miyiz?
İşçiyiz, memuruz, köylüyüz, küçük esnafız, ihracatçıyız, yan gelip yatan askeriz, Irak'a gitmek zorunda olan şoförüz, canını dişine takan polisiz, üreticiyiz, ulusal parayla borçlananlarız, kandırıldığının bilincinde olan kişileriz, ülkesini canından çok sevenleriz.

Salı, Eylül 19, 2006

1922 - 2006 - Sanki Bugünleri Görmüş

TBMM'nin Gizli Celse Zabıtlarında, Mustafa Kemal Atatürk'ün Mart 6, 1922 tarihinde yaptığı bir konuşma sanki bugünler için yapılmış gibi!!! Sizlerle paylaşmak istedim.

"Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran,en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı."

"Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olması ile yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmıştır, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş ittifak etmişlerdir.

Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta tahrip edici bir gelenek biçiminde dönüşmüştür.

Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır.

Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."

"Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür."

Esenlikler dilerim...

Salı, Eylül 12, 2006

Çözüm Kültürü!

Referans Gazetesinden Sn. Faruk Türkoğlu'nun 09/09/2006 da yazdığı yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim. Sn. Türkoğlu toplum olarak kurtuluşumuza katkıda bulunacak en önemli reçeteyi kaleme almış...Sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim.


Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek.



Sorunların çözümü, ilerlemenin başlıca kaynaklarından biridir. Her sorunun çözümü, daha sonra yeni sorunlar üretir. Üretimdeki sorunlar çözüldükçe, teknoloji ve ekonomi gelişir. Her çözüm girişimi ve deneyimi, dünyayı ve hayatı biraz daha iyi bir şekilde anlamamızı sağlar. Bu arada başarısızlıklardan ve hatalarımızdan da öğreniriz. Ünlü liberal filozof Karl R. Popper’ın son kitabının adında vurgulandığı gibi “Hayat Problem Çözmektir” zaten.

Türkiye’de kişisel ve gündelik sorunlara, pratik çözümler bulma kültürü epey gelişmiş bir düzeydedir. Ancak sosyal ve ekonomik sorunların çözümü konusunda belirli zaaflarımız vardır. Toplumdaki çözüm kültürünün eksikliği ise aşağıdaki nedenlerden kaynaklanır.

-Mazeret üretiminde üstümüze yoktur. Bir şeyleri hiç yapmamak veya eksik yapılan işleri hoş göstermek için üretilen bahane ve özürler, çözüm üretimine giden yolu kapatır. Aksaklıklar için bir mazeret bulduğumuzda rahatlar ve suçun hep başkalarında olduğuna inanırız. Suç başkalarında olduğuna göre, sorunlara çözüm bulma görevi de onlara düşer tabii...

-Karamsarlığın içimize işlemesi de bizi çözüm aramanın çileli yollarından uzak tutar. Çözüm girişimlerinin başarısızlığına daha işin başında inanıldığında, atılan her adım insana akıntıya kürek çekmek gibi gelir. Çözüm aramak yerine, “dertleri zevk edinip” hüzünlenmenin tadını çıkarırız.

-Eğitim sistemimiz her sorunun tek bir cevabı olduğu varsayımına göre kurulmuştur. Testler dahil her tür sınavda öğrencinin ezberlenmiş tek bir “doğru” cevabı vermesi istenir. Oysa gerçek hayatta bir sorunun, birbirinden farklı ve çok sayıda doğru cevabı olabilir. Ayrıca zaman geçtikçe doğru cevaplar da değişir. Okullarda çözüm kültürü eğitimi verilmediği için, sorunlara karşı hazırlıksız yakalanırız.

-Bir görevi hak etmiş sayılma nedeni performans değil de, bir karizma büyüsü, kıdem veya yaş olduğunda çözüm üretimi için kimse kendini yormak istemez.

-Çözümü, bir mesih veya mehdi benzeri tek bir bir kişiden beklemek, bizi parmağımızı taşın altına koymaktan kurtaracağı için işimize gelir.

-Sorunların lafla değil projeler ile çözüleceğini dikkate almayız. Tüm enerjimizi ve zamanımızı tartışmalarda tükettiğimiz için sıra çözüm projelerine gelmez.

-Geleceğin sorunları yerine geçmişin kinlerini gündeme koyan bir düşünce ortamında çözüm önerileri boy atmaz.



Eksik ve hatalı çözümler
Yıllanmış veya yeni ortaya çıkmış sorunlara çözüm bulma kararlılığı gösterdiğimizde de sıkıntılarımız bitmez.

Bu kez sorunlara kestirme çözümler bulmak bize çekici gelir. Kalıcı iyileşmeye yönelik köklü reformların gerektirdiği zahmetten çoğu kez kaçarız.

Çözümler konusunda görüş birliği sağlamak ihmal edilir. “Ben yaptım oldu” zihniyetiyle bulunan çözümler toplumda tepki ve öfke biriktirir. Sonuçta birinin yaptığını diğeri bozar ve yıllar boşa geçer. Kırıp sarma yöntemi ile ulaşılan geçici çözümler ise ancak kısa bir süre yararlı olur. Bir süre sonra sorun daha ağırlaşmış olarak tekrar gündemin ilk sırasına oturur.

Karşı tarafın tezlerini ve görüşlerini iyice inceleyip, analiz etmediğimiz ve gerekli durum değerlendirmesini yapmadığımız için, aklımıza hep komplo teorileri gelir. Komplo teorileri ile olası “düşman” çok güçlü olarak tasvir edildiği için, insanlar bir şeyler yapmak yerine öfkelenmekle veya sızlanmakla yetinir.



Çözüm, çözüm üretiminde

Bu “çözüm” kısırlığı, küreselleşme dönemi öncesinde, ekonomik büyümeyi fazla etkilemiyordu. 1994-2001 dönemindeki çözümsüzlükler üç şiddetli krize yol açınca son beş yılda çözüm kültürünün geliştirilmesi yolunda önemli adımlar atıldı.

Ancak bu adımlar henüz yeterli değil. Çünkü küreselleşme trendinin devam etmesi ve AB’ye tam üyelik süreci, gelecek 10 yılda tüm taşları yerinden oynatacak ve dengeler yeniden kurulacak. Ortaya çıkacak yeni ve devasa sorunlarla başa çıkmak için, her siyasi, sosyal ve ekonomik kuruluşun çözüm ve proje üretiminde ustalaşması gerekiyor.

Bunun için siyasetin duygu, öfke ve tepki ile değil, akılcı çözüm projeleri ile yapılması şart. Demeç yarışları ve laf oturtma gösterileri yerini çözüm önerilerinin tartışılmasına bırakmadıkça, geleceğin sorunları bizi kolayca teslim alıp, elimizi kolumuzu bağlayabilir.

İşe bir “Türkiye Projesi” ile başlayıp, hayatı güzelleştirmek, demokrasiyi derinleştirmek ve çağdaş uygarlığa ulaşmak gibi büyük hedefler için küçüklü-büyüklü çözümlerin geliştirilmesi ise geleceğimizi daha aydınlık kılar. Siyasi partiler ile sendika, oda ve dernek gibi sivil toplum kuruluşları, önemli sorunlar için kalıcı çözüm projeleri ürettikleri takdirde, geleceğin sıkıntıları daha kolay aşılabilir.



ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN SONU ATALET
Çözümsüzlüğün yarattığı çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çözüm arama enerjisini yiyip bitirir. Böylesi bir ortamda çözüm arama kültürünün zayıflığı aşağıdaki olumsuz olgu ve eğilimleri ortaya çıkarır:

-Toplumda dünyadan kopma ve içe kapanma eğilimleri ile mistik arayışlar güçlenir. Şiddetli öfke nöbetleri toplumu ikide bir sarsar.

-İçeride bir çözüm ve proje zenginliği olmadığında dış dinamikler devreye girer. Çözümlerin ve gerekli reformların dışarıdan empoze edilmesi ve tepeden inme uygulanması halk kitleleri tarafından direnç ve tepki ile karşılanır. Her çözüme kuşku ile bakılır ve reform bezginliği yaygınlaşır.

-Bazı aydınların halkın özlem ve istemleri ile örtüşmeyen çözüm yöntemlerini ideolojik zorlama ile kitlelere benimsetmek istemesi de önemli sorunlar yaratır. Küçük bir azınlığın desteklediği radikal, çağdışı ve “sözde” çözümler, toplumdaki gerilimi artırır.

-Fikir hayatında önemli bir ağırlığa sahip sol kökenli aydınların çözüm ve alternatif üretimine soğuk bakması, siyasi ve sosyal hayatın bir ayağının aksamasına yol açar. Sol kesimin ve sosyal demokrat partilerin yalnız eleştirmekle ve tepki göstermekle yetinmesi, siyasi ve ekonomik düşünce ortamını çoraklaştırır.

-Bu ortamda alternatifsiz kaldığını düşünen sağ ve merkez-sağ kökenli aydınlar ile sağ partiler ise derme-çatma ve günü birlik çözümlerin kolaycılığına kapılır.

-Siyasetin çözüm önerileri temelinde değil de öfke ve tepki üzerinde yapılması, popülizmi güçlendirir. Popülizmin sınırsız talepleri ile ekonomik istikrarın tehlikeye girmesi ise yeni sorunlar ortaya çıkarır.

-Çözümsüzlük ortamında, sivil toplum kuruluşlarının toplantıları çoğunlukla bir ağlama platformuna dönüşür. İşlerini yeniden yapılandırmayı ihmal eden şirket yöneticileri ve sektör yetkilileri, sorunlarının çözümü için daha fazla devlet desteği ve teşviki talep etmeye başlar. Ekonomi hayatiyetini ve dinamizmini giderek kaybeder.

-Çözüm kültürünün eksikliği, daima bir kısır döngüyü tetikler. Çözümsüzlük çaresizliğe, çaresizlik ise umutsuzluğa yol açar. Bunların ürün olan atalet ise sorunları iyice artırır ve içinden çıkılmaz hale getirir. Sorunların dağ gibi yığılması, çözümsüzlüğün zararının iyice artırır.

Halk kitlelerinin ve medyanın, tüm siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarından, her fırsatta çözüm önerilerini ve somut projeler talep etmesi ise bu kısır döngüyü bir noktada kırabilir.



ÇÖZÜM ÜRETİMİNİ ZORLAŞTIRAN BOŞ SÖZLER
İnsanlar, çözüm kültüründeki zaafların ve çözümsüzlüklerin esas sorumlusunun politikacılar olduğuna inanır. Hükümetin çözümleri sürekli eleştiriler, muhalefet partilerinden alternatif çözümler talep edilir. Oysa çözüm kültürünün az gelişmişliği temelde kitlelerin tutum ve davranışlarının bir sonucudur. Evlerde, kahvelerde, işyerlerinde bireylerin aşağıdaki sözleri ve düşünceleri, çözüm kültürünün dokusunu gevşek hale getirir:

Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Herkes böyle düşündüğünde hiç kimse bir şey yapmaz.

Eski köye yeni adet getirme! Yenilikçiliğin kınanması, insanları yeni fikirlerden ve çözüm denemelerinden uzak tutar.

Bu millet adam olmaz! Ağızlara sakız olmuş bu lafı kullananlar, “Herkes yetersizse, benim de bir şey yapmama gerek yok” diye düşünüp koltuğuna iyice gömülür.

Onlar aya biz yaya! Aşağılık duygusundan kaynaklanan bu basmakalıp söz, öz güveni yaraladığı için çözüm bulmayı zorlaştırır.

Henüz zamanı değil! Bu cümle “Bence bu çözüm iyi ama herkes benim kadar akıllı olmadığı için uygulanamaz” anlamına gelir.

Benim için hava hoş. Bu boş söz, “Çözüm bulma çabalarına ancak ben zarar gördüğümde katılabilirim” mesajını verir.

Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Sorunların ve çözümlerin farkında olmayanlar ve dünyanın nereye gittiğini araştırmayanlar, kendi çaresizliklerini bu tür sözlerle başkalarına da bulaştırır.

Boş ver abi ya… Özellikle bazı gençler arasında yaygın olan bu laf, yaşamayı ciddiye alanların şevkini kırıyor.

Benden sonra tufan! Bazı kurnaz yöneticiler, gerçek ve kalıcı çözümü bilir ama, kitleleri geçici ve kısmi çözümlerle oyalar.

Evet efendim… Olur efendim... Yöneticilerin her dediğinin onaylanması ve tartışma ile ortaya çıkacak alternatif zenginliğinin yokluğu çözüm girişimlerini verimsizleştirir.

Ne yapsam boş! Karamsarlığın yol açtığı çaresizlik ve umutsuzluk, çözüm gayretlerini daha işin başında mahkûm eder.

Çözüm için komite kuralım! Belirli bir hedef ve takvim verilmeden kurulan komiteler, çözüm heyecanını yok eder ve işi sürüncemede bırakır.

Bize güçlü bir lider lazım. Eskiden “Büyüklerimiz bilir” diyerek suya sabuna karışmayanlar, günümüzde kendi parmaklarını taşın altına koymadan, başkalarının işleri düzeltmesini ister.

Enkaz devraldık. Mevcut durumu bilerek göreve gelen yönetici, olası başarısızlığına bahane bulmak için geçmişi kötülemekle işe başlar.

Bakalım başarabilecek mi? Bazıları, çözüm bulmaya gayret edenleri destekleyecek yerde, onların başarısız olmalarını sabırla bekler.

Sana mı kaldı sorunu çözmek? Bazı insanlar sorunları çözmek için bir şeyler yapanları küçümser ve onların cesaretini kırmak için her yolu dener.

Ben demiştim! “Felaket tellalları” olarak bilinen bazı kişiler, riskleri aşırı abartarak, bir şeyler başarmak isteyen kişilerin moralini bozar. Kendileri pozitif bir şey yapmayan bu kişiler, bozulan moraller nedeniyle sorun çözümsüz kalınca, “Ben uyarmıştım” demekten büyük keyif alırlar.

Ah şu sivrisinekler olmasa… Aziz Nesin’in bir öyküsünün kahramanı, önemli sorunlara çözüm bulmayı, günlük hayat ve geçim kaygılarını mazeret göstererek hep erteler. Mazeretler ortadan kalktığında ise çoğumuzun yaptığı gibi o da vasatlığının ve elinden kayıp giden fırsatların bahanesi olarak sivrisinekleri gösterir. Ustanın diğer bir hikayesinde hiç kaleme alınmamış o büyük eserin suçlusu, bu kez ikide bir tıngırdayan masadır…



ÇÖZÜM VE ALTERNATİF ÜRETİMİ İÇİN ADIMLAR
Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek. Çözüm üretiminin aşağıdaki adımlarını, kişisel hayatımızda, işimizde ve ülke sorunlarında uyguladığımızda, üretmenin, sorun çözmenin ve başarının verdiği güzel duyguları hep birlikte yaşayacağız:

Yalnız tepki ile yetinmeyin: Türkiye’de bir sorun ortaya çıktığında çoğunlukla öfkelenme ve bazı tepkiler gösterme yeterli görülür ve çözüm hep başkalarından beklenir. Oysa sorunların çözümü için siz de dahil olmak üzere herkesin kendi çapında çabasına ihtiyaç vardır.

Problemin değil, çözümün bir parçası olun: Sizin çözüme katkınız ne kadar küçük olursa olsun, sorunları azaltır ve çözüm ihtimalini yükseltir.

Hedefinizi ve öncelikleri belirleyin: Sorunu iyi bir şekilde tanımladıktan sonra, çözümün nihai şeklini kafanızda canlandırın ve sorunun çeşitli parçalarının önceliklerini tespit edin.

Sorunun “dışına” çıkın: Albert Einstein’ın vurguladığı gibi “Bir sorunu, o soruna yol açan varsayımları esas alarak çözmek imkansızdır.” Bu nedenle düşünce tarzınızı değiştirmeye, olaya farklı açılardan ve dışarıdan bakmaya gayret edin. Aksi takdirde sorunu bir kısır döngü içinde dolanarak tekrar üretirsiniz.

Sorunu analiz edin: Sorunu her yönüyle analiz ettiğinizde çözümün sandığınız kadar zor olmadığını göreceksiniz. Unutmayın, çözümün yolu çözümlemeden geçer.

Soruna yol açan etkenleri bulun: Bu etkenleri tek tek inceleyin ve bu etkenlerin sorunu yaratmadaki paylarını araştırın.

Dünyadaki çözümleri tarayın: Benzer sorunların ülkenin tarihinde ve diğer ülkelerde nasıl çözüldüğünü kapsamlı bir şekilde araştırın. Bu çözümlerin, yeni sorunlara uygulanabilirliğini irdeleyin.

Hareket noktanız gerçeklik olsun: Hayali çözümler peşinde ömür tüketmemek için gerçek durumu tüm yönleriyle kavramaya çalışın. Eldeki çözüm imkanlarının bir envanterini çıkartın.

Çözüm için en az üç yol geliştirin: Ürettiğiniz alternatif çözüm yöntemleri, işler yolunda gitmediğinizde size yeni bir çıkış yolunun ipuçlarını verebilir.

Çözümü bir “proje” olarak düşünün: Geliştirdiğiniz alternatif çözümleri ete kemiğe büründürün. Bunların ne zaman, nasıl, nerede ve kimler tarafından hayata geçirileceğini belirleyin.

Uygulamayı denetleyin: Çözüm uygulanırken performansınızı ölçün. Geri bildirim (feedback) kanallarını açık tutarak gerekli düzeltmeleri zamanında yapın.

Pazartesi, Eylül 04, 2006

Türkiye Çıkmaz Sokak'tan Çıkmalı!!!

Bir süredir hemen her platformda Güneydoğu, Kuzey Irak, Kürt sorunu konularında çok düzeyli bir tartışma ortamı var. Sn. Uluç Gürkan'nın ABD Türkiye'den toprak koparmak istiyor yazısı ile başlayan bu tartışma ortamına bende karınca kararınca "Zaten hep sırada değil miydik?" başlıklı yazımla katılmıştım.
Aşağıda birkaç konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum.

Öncelikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bizler için yaşamsal önemde olduğunu ve buralarda kesinlikle yönetsel tavizler vermememiz gerektiğini ifade etmek isterim. Bu bölgelerdeki sorunu konuşurken hep demokrasi, kültürel haklar, oluşan fiil durumdan bahsediliyor ama gözden kaçan ya da unutulan bazı gerçekler var ki Türkiyemiz için yaşamsal öneme sahip.

Enerji konusunda bundan önce sizlere uzun uzun sayısal veriler vermiştim.Bakınız, Türkiye'nin Enerji Tüketimi %85'i genel itibarı ile Samsun-Ankara-Adana-Mersin hattının Batı'sında yapılır. Amma velakin enerji üretimimizin %40'a yakını ise bu hattın Doğu'sunda üretilir. Ayrıca GAP çerçevesinde daha yapılacak olan santralleri de hesaba kattığınızda bu oran %50'lerin üzerine çıkar. Tüm bunların üzerine Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını ve Irak Boru Hattını ve Şahdeniz Boru hattını ve Hazar geçişli Türkmenistan Doğalgaz Boru Hattı projesini ve uzun yıllardır asıl olarak Batı illerimizden elde edilen vergilerle yapılmakta olan GAP projesini ve Urfa Tünelini ve Fıratı ve Dicleyi ve Keban ve Birecik ve Karakaya ve Afşin Elbistan ve Sivas Kangal ve adını istiyenlere vereceğim diğer santralleri koyduğumuzda hepimizin durup bazı şeyleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisindeki haritaya baktığınızda Türkiye'den kopartılmak istenen topraklar üzerinde yukarıda saydığım projelerimiz var!!!
O haritaya neden itimat ediyorsun diyenlere tavsiyem haritayı önlerine alıp, Ortadoğuda olanları ve Irak'da yapılanları da göz önüne aldıktan sonra yorumda bulunmalarıdır. (Haritayı isteyenlerin özel e-ileti adreslerine yollayabilirim). Tüm boru hatları bu topraklardan girip Batı'ya doğru uzanıyor. Neden ABD ve AB bizi parçalamak istesinki diyenlere bir de şu açıdan bakmalarını rica edeceğim. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde AB'nin Hazar havzasından gelecek olan enerji kaynaklarına kesin olarak ihtiyacı var, yoksa yaşam duracak. Bütün sevkiyatta Türkiye üzerinden yapılacak! Güçlü bir Türkiye ileride bunu silah olarak kullanabilir. Bunu önlemenin en güzel yoluda Türkiye'yi kendilerine bağımlı kılmaktan geçer. Ekonomik olarak bunu yaptılar ve yapıyorlar. Fiziki olarak ise bu hatlar üzerinde ne kadar parçalı bir yapı olursa yönetmeleri de o kadar kolay olur. Türkiye'nin bölünmesi ve güzergah üzerinde çok parçalı bir yapı olması Batı'nın işine gelmez mi?

Şimdi açık açık soruyorum değişen dünya koşullarında ve de-facto durum çerçevesinde yeryüzündeki hangi Devlet bu bölgeyi ister yönetsel ister fiziki olarak bırakırdı?

İki sorum daha var daha sonra da çözüm hakkındaki fikrimi açıklayacağım.
Soruların ilki şu, eğer Türkiye bugün bu bölgelerimizde federatif veya adı ne konursa konsun yönetsel yetki devri yaparsa, ileride muhtemel diğer etnik veya dini köken taleplerine yol açmaz mı? O zamanda mı 20 yıldır bu sorunla eski yöntemlerle uğraşıyoruz artık buna bir çözüm bulmak lazım gelir denecek? İkinci sorum tu kaka ilan edilen milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine! Bugün dünyadaki en milliyetçi, en ulusalcı devletleri sıralasanız ilk sıralara hangi devletleri koyardınız? Özellikle de kendi halkının çıkarlarının herşeyden üstün olduğunu açık açık söyleyenleri de hesaba katarak...

Çözüm önerime gelelim. Doğu ve Güneydoğu illerimizde dış kaynaklı olduğu apaçık belli olan ve kökeninde o yörede yaşayan halkımızın refahı ve mutluluğu gibi bir amacı olmayan terörü sıfır pazarlıkla kesin olarak bastırmak. Çünkü, terör bitmeden o yörelerimiz kesinlikle kalkınamaz. Sermaye tüm dünyada korkaktır, huzur, istikrar ve gelecek görmeden o yörelere uğramaz bile. O yüzden bu yörelerimize ancak devlet desteğinde yatırım yapılabilir ve yapılmakta...Özelleştirme şampiyonları Et-Balık Kurumunu yok ettikten sonra neden tekrar kuruyorlar dersiniz...Bu yörelerimizde hayvancılığı bitirdiler de ondan, şimdi de çıkış arıyorlar! Türkiye'nin nasıl Karadeniz yöresi çay-fındık, Akdeniz bölgesi meyve-sebze, Trakya bölgesi bağcılık, Orta Anadolu bölgesi hububat ihtiyacını karşılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde hayvancılık üzerine kendisini geliştirecektir. Tabii GAP sayesinde tarımda ikinci bir Çukurova yaratacaktır. Bu şekilde halkın refahı artacaktır.

Misakı Milli sınırları içerisinde üniter yapımızdan taviz verilmemelidir.
Kuzey Irak'da hangi devlet kurulursa kurulsun ileride oradaki sınırlar yine değişecektir, tıpkı bugün olduğu gibi...Bu arada isteyen olursa Kuzey Irak'da kurulan Kürdistan'a gidebilir... İsterseniz deneyelim açalım kapıları bakalım kaç kişi gidecek...Sakın hamasi bir söylemde olduğum sanılmasın ama her ülke kendi halkının çıkarlarını korur, buna ters davrananları da arasında barındırmak istemez... Tıpkı tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi...

Kuzey Irak'da kurdurulan Kürdistan ile de ekonomik ilişkilerimize devam ettirmekte bir sorun olmaz kanımca, zaten de Türk şirketleri ve devleti bunu yapmakta. Hem bence Kürdistan Türkiye olmadan oralarda yaşamını idame ettiremez...

Etnik köken tartışmalarının artık bitirilmesi gereklidir. Atatürk'ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu topraklar üzerinde yaşayan halka Türk ulusu denir. Hepimiz farklı farklı etnik kökenlerden gelebiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk halkıyız. Yok etnik kökendi yok dindi yok mezhepti yok tarikattı laflarını sürekli edersek parçalanmaya doğru adım adım gideriz. Aslında garip ama ABD'deki yapıda aynen bize benzemiyor mu? Hiç kimse de çıkıp Amerika'daki Alman halkı, İngiliz halkı, Meksika halkı, Polonya halkı demiyor? Acaba bir kişi çıkıp da bunu dese ABD yönetimi ne yapardı?

Hepinize esenlikler dilerim...

Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Zaten hep sırada değil miydik?

ABD'nin Türkiye'den toprak koparıp, yıllardır oluşturmaya çalıştığı kukla Kürt Devleti'ne vereceği ile ilgili yorumlar üzerine görüşlerimi ifade etmek istedim.

Okuduğum yazılarda ki konu başlığı olarak geçen "bize sıra gelmez" cümlesini yazımın başlığındaki "Zaten hep sırada değil miydik" diye çevirmek benim bu konudaki ana fikrimin temelini oluşturur.

Gelelim sadede; Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünyada ABD ve AB, BOP çerçevesinde Türkiye'ye yeni bir elbise biçti. Bunun içinde yöntemi önce ekonomimizi dibe vurdurmak daha sonra da ileride açıklayacağım darbeleri uygulamak olacaktı.

Burada bir parantez açıp "sınırların artık önemsiz olduğu, globalleşen dünya" yorumlarına karşı kendi görüşümü ifade etmek isterim.

"Benim anladığım esas itibarı ile devletler mal ve hizmet hareketlerini kendi toplumlarının refahını kollayacak ve yükseltecek şekilde denetimleri altında tutarlar. Devletlerin, hukuk düzeni, sosyal ve kültürel düzenleri daha da önemlisi güvenliği ancak ve ancak iktisadi sınırların devlet tarafından korunması ile mümkündür. Örnek vermek gerekirse, ABD'de eyaletler arasında trafik cezalarından, kürtaja, ölüm cezalarından, çevreyi kirletme cezalarına kadar farklılıklar vardır. Ama tek bir şey vardır ki her eyalet için değişmez. ABD'nin tek bir dış ticaret uygulaması vardır. O da ABD kurumlarının egemenliği ve denetimi altındadır. Atatürk'ün de çeşitli zamanlarda dile getirdiği gibi İktisadi sınırlarına egemen olamayan bir ülke, çağdaş anlamda bir devlet olamaz. Çünkü bu sınırlar yoksa siyasi, askeri ve kültürel sınırlar da olamaz." Hem nedense büyük devletler şu globalleşen dünyada en fazla ulusalcılık yapan devletler oldular değil mi?

Şimdi ABD ve AB'nin ekonomiyi bizi AB'ye sokmadan Gümrük Birliği ile Brüksel üzerinden hakimiyetleri altına aldıktan sonra hangi darbeleri vuracağına gelelim. Öncelikle özelleştirme adı altında iç piyasa, tarım, bankalar, borsalar ele geçirilmektedir. Aynı zamanda da iletişim, enerji, eğitim, ve tabii ki medya olmak üzere stratejik alanlar da "babalar gibi satılarak" ele geçirilince ülkenin bölünmesi konusu gündeme gelecektir.Tüm bunları daha kolay yapabilmek için de Batı önce Ermeni terörünü, sonra PKK terörünü, şimdilerde de dincilik-laiklik konusunu kullanmıştır. Sırada Kürtlere ve Ermenilere toprak, Rum Pontus sorununun tekrar günedeme getirilmesi ve tabii ki Alevi-Sunni ayırımı vardır.

Bu da nerden çıktı diyenlere, öncelikle şunu sormak gerekir. Son 15 yılda doğumuzdan batımıza yani Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar olan coğrafyada yanılmıyorsam 20 küsur devlet kuruldu. Güneyimizde Irak 3 devlete bölünmüş durumda. Şimdi de Lübnan ve İsrail'de ABD güdümünde bir yapılanma mevcut. Tüm bu olanların üzerine American Armed Forces dergisinde geçenlerde yayınlanan Ortadoğu'nun yeni haritasını koyarsanız, o zaman sırada kimin/kimlerin olduğunu görürsünüz. Komplo demeyin çünkü harita yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı bile....Unutmadan bir de zahmet edip Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını bu haritanın üzerine koyun bakalım ne göreceksiniz?(isteyenlere bu çalışmanın yapıldığı haritayı yolluyabilirim)

Pekiyi neden?

Enerji kaynaklarının ve enerjinin nakil hatları üzerinde büyük devletler kendilerine problem yaratacak ve/veya güçlenecek devletler istemezler. Enerjisiz hiçbir devlet yaşamını idame ettiremez. ABD/AB bu enerji kaynaklarına muhtaç...Bundan dolayı bu bölgeleri her zaman hakimiyetleri altında tutmak isterler. Bunu ya kukla yönetimlerle ya iç karışıklıklar çıkartarak ya doğrudan müdahale ile ya da devletleri küçük parçalara bölerek yaparlar. Küçük parçalara böldükleri ülkeleri kolayca yönlendirme olanağına kavuşurlar. Türkiye ve Türk ulusu üzerinde oynanan oyun da budur zaten.

Gelelim Kürt sorununu halletmemiz gerek söylemlerine. Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi öncelikle Türkiye Türklüğü kavramı üzerinde durmak da fayda vardır. 1000 yıl önce bu topraklara gelindiğinde burada Ermeni, Rum, Kürt ve Araplarla karşılaşıldı ve 1000 yıllık süreçte oluşan karışımla bu topraklarda yaşayan Türk ulusu meydana geldi. Hemen hepimizin seceresine bir bakmasını tavsiye ederim, o zaman ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Aynen ABD'de olduğu gibi...Orada da etnik kökenler var hepsi ben Amerikalıyım der...

O yüzden ortada Kürt sorunu diye bir şey yok aslında ortada dış kaynaklı bir kışkırtma var. Olaya Kürt sorununu çözmeliyiz artık diye başlarsak bu tuzağa da düşmüş oluruz. Sorarım herkese dünyada hangi gelişmiş devlet böyle bir şeye müsaade eder. Ortada ülkeyi bölmeyi amaçlayan dış kaynaklı bir kışkırtma mevcuttur tıpkı Kurtuluş Savaşı sırasında ve 1930'larda olduğu gibi...Bu kışkırtmaya alet olanlar ve iş birlikçileri de şimdilerde demokrasi kisvesi altında ve din sömürüsü ile başta bugünkü iktidar olmak üzere bunu desteklemektedirler.

Özellikle gençlerin tarihi iyi okumalarını ve atalarımızın bu topraklar için verdikleri savaşı ve özverileri unutmamalarını tavsiye ederim. Tarihten ders almayan uluslar yok olmaya her zaman mahkumlardır.

Esenlikler dilerim...

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Tarikatların Murit Sayısı Neden Artıyor?(2)

Pekiyi ne yapılmalı da toplumun her kesimini laiklik etrafında toplamalı ve cumhuriyetimize yapılan bu dış kaynaklı iç saldırıyı durdurmalı?

Din söyleminin özellikle de sağ ve dinci partiler ile sadece kendi çıkarını düşünen dinci akımların elinden kurtarmanın başlıca anahtarı din eğitiminin ve öğretiminin Türkçeleştirilmesinden geçmektedir. Bildiğim kadarı ile dünyada kendi dili haricinde dinini yaşayan bizden başka bir ülke vatandaşı yoktur. Dini vecibelerini yerine getiren halkımızın önemli çoğunluğu ettiği duanın anlamını bilmeden dua etmektedir. Bu durum dinci bağnazların bulanık sudan yararlanarak halkımızın beynini hurafelerle doldurmasını sağlamaktadır.

Din konusunda bugüne kadar hep türban üzerinden yapılan ve yasaklamaya dayalı politikalar terk edilmelidir. Onun yerine özellikle dinci yobazların ikilemleri her yerde dillendirilmelidir. Örneğin, 1970’lerden önce neden Türban yoktu? O zaman Türban takmayan kadınlar Müslüman değil miydi? Ya da Kuran'da faiz örtünmeden daha da kesin bir ifade ile yasakken, özellikle dinci yobazların bundan neden yararlandıkları vurgulanmalıdır.

Ayrıca, eğitim ve öğrenim olarak donanımlı kesimin dini konulara daha fazla eğilmesi, okuması ve etrafına da öğrendiklerini anlatması gereklidir. Bu kesim genelde bu konudaki yanlışlıkları ve sömürüyü görüp bu konulardan uzak durmayı tercih etmekte bu da dolaylı olarak dinci yobazların meydanı boş bulmasına sebebiyet vermektedir.

Dinimizde ruhban sınıfı yoktur ama imamlık yapan zümre maalesef eğitim yönünden eksiktir. Bu konuya doğru bir şekilde yaklaşıp, bu eksikliğin giderilmesi elzemdir. Doğrusu imam-hatip ve ilahiyat fakültesi mezunlarının bu işi yapmalarıdır. Tabii bu kurmlardaki eğitimin de çağdaş olması şartı ile...

Ama her şeyden önemlisi kadınlarımızın kendi haklarına sahip çıkmalarıdır. Ancak kadınlarımız ikna olduğunda ve kendi bireysel özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip çıktıklarında din sömürüsü sona erecektir. Türban takan kadınlarımız incelediğimizde ilginç bulgulara ulaşırız. Aşağıdaki 2 paragrafta bu konu hakkındaki kendi tespitlerimi anlatacağım.

Türban takan kadınlarımızla yaptığım söyleşilerde edindiğim izlenimlerimle başlamak istiyorum. Öncelikle kendi aralarında bariz bir şekilde ikiye ayrılmış durumdalar. Hane geliri açısından iyi durumda olanlar ve geliri düşük olanlar. Hane geliri yüksek olanların eşleri siyaseti ve dini çıkar amaçlı kullanarak zenginleşmişlerdir. Zenginliğin getirdiği tüm imkânlardan yararlanmaktadırlar. Genel olarak bu kesimde olan kadınlarımızın gelecek korkusu yok gibi gözükmektedir ve türbanı hem kimlik hem de statü olarak takmaktadır. Ama sürekli olarak bir sorgulama ve kuşku içerisindedirler. Ya eşleri kendilerini aldatıyorsa ya bırakıp giderse ne olacaklar ne yapacaklar gibi sorular kafalarının bir yanında sürekli vardır. Özgürlüklerini hemen her fırsatta kullanmaya ve genişletmeye çalışmakta bir anlamda kendilerini garantiye almak istemektedirler. İlginç olan bu kesimdeki kadınlarımızı büyük çoğunluğu da eğitimli ama çalışmamaktadır. Eşleri çalışmalarını kesinlikle istemez. Ekonomik açıdan kendilerine bağımlı olmalarını ister. Çalışmaya başlayan ve bir nebze de olsa ekonomik gelir elde etmeye başlayan türbanlı kadınların bir süre sonra evlilik hayatlarında sorunlar çıkmaya başlamaktadır.

Hane geliri açısından geliri düşük olan kesimde ise durum daha farklıdır. Bu kesimdeki kadınlarımızın büyük çoğunluğu genel anlamda temizlikçilik, bulaşıkçılık, hazır giyim atölyelerinde işçilik, vb. işlerde çalışmaktadırlar. Aile bütçesine katkıları eşlerinden çoğu zaman daha fazladır. Fakat kazandıkları parayı olduğu gibi eşlerine vermekte ve ekonomik olarak eşlerine bağımlı kalmaktadırlar. Vermedikleri ya da biriktirmek istedikleri takdirde dayak ve baskı görmektedirler. Gelecek korkuları o kadar büyüktür ki neredeyse kocalarının yanında köle gibi yaşamaktadırlar. Türbanı da öncelikle giyecek bir şeyleri olmadığından takmaktadırlar. Eşleri de türban takmalarını istemekte, türban takmadıkları takdirde gözlerinin açılacağından ve şehirli kadınlar gibi yaşamalarından korkmaktadırlar. Bu gerçekleştiği takdirde kadınlar daha fazla özgürlük isteyecekler ve ekonomik bağımsızlık talepleri giderek de artacaktır. Böyle yaşayan kadınlarımızın hemen hepsi kocalarına diş bilemekte ama çaresizlikten kaderlerine boyun eğmiş şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Aslında tam anlamıyla toplumsal bir dramdır yaşadıkları ve işin acısı şu andaki sistemimizle başka çareleri de yoktur.

Saptamalar bunlar ise çözüm yolları nelerdir? Yukarıda teşhisi yapılan sorunlara nasıl bir çözüm getirmeli ve baskılar karşısında bunalan kadınlarımıza nasıl bir çıkar yol göstermelidir? Bu sorunların çözümleri ile ilgili öneriler aşağıda dikkatinize sunulmaya çalışılacaktır.

• Kadınlarımızın toplum için değeri ortaya çıkarılmalıdır. Çocuklarımızın karakteri ve zekâsının %70’i 3 ile 5 yaş arası oluşmaktadır. Burada babadan çok anneye görev düşmektedir. Annelerin vereceği eğitim, çocuklarımızın geleceğini dolayısı ile ülkemizin geleceğini şekillendirecektir. Bunun ne kadar önemli olduğu topluma ve kadınlarımıza anlatılmalıdır.
. Kadınlarımızın çalışma hayatına daha da fazla katılması sağlanmalıdır. Gerekirse şirketlere kota uygulaması bile düşünülmelidir.
• Kadınlarımızın geleceğini güvence altına alacak bir sigorta sisteminin geliştirilmesi sağlanmalıdır. Özellikle evlerde temizlikçi ve dadı olarak çalışanlar için ev sahiplerinin bu katkı payını onların adına yatırmalarını sağlamak sistemin önemli yaptırımlarından bir tanesi olabilir. (Kocaların paraya el koymasını önlemek amacı ile).
• Çalışmayıp evinde oturan kadınlarımızı da zorunlu olarak sigortalı yapmak bir diğer çözümdür. Böylelikle hem bu kadınlarımızı çalışmaya zorlayacak hem de evin erkeğinin bu primleri yatırmaya mecbur olacaklardır.
• Her ilde mutlak surette baskı gören kadınların tam bir gizlilik içerisinde başvurabilecekleri merkezlerin kurulması sağlanmalıdır. Bu merkezler güvenlik birimleri ile ortak çalışarak mağdur olan kadınlarımızı korumaya almalı ve sorunlarını çözecek şekilde yapılandırılmalıdır.

Yukarıda sıralanan öneriler daha kapsamlı hale getirilebilir, değiştirilebilir ya da genişletilebilir. Önemli olan bu konuda kamuoyunu da bilgilendirerek gerekli adımların atılmasını sağlamaktır.

Yoksa türban üzerinden politika sürekli olarak bu işten çıkar sağlayanlar tarafından gündemde tutulacak ve kullanılacaktır. Türban üzerinden yapılan propaganda ise Tarikatların gücünü arttıracaktır.

Esenlikler dilerim...

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Tarikatların Murit Sayısı Neden Artıyor?(1)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bugüne kadar ülkemiz BOP’un içerisindeki “Ilımlı İslam Devleti” projesi kapsamında hızla demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Toplumumuzun büyük çoğunluğu tarafından ret edilen bu yaklaşım maalesef AKP’nin kadrolaşması ile devletin tüm kurumlarına da sirayet etmiş bulunmaktadır.

Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinden sapma Türkiye’nin dünyadaki yerini ve önemini aslında en önemli “Marka” olma özelliğini de kaybettirecektir. Malumunuz üzere burada anlatmak istediğim dünyadaki “tek laik-Müslüman devlet” olma özelliğidir. Laiklikten vazgeçme durumunda toplumumuzda büyük kırılmalar ve parçalanmaların yaşanacağı aşikârdır.

Dinimizde ruhban sınıfının olmaması nedeniyle tarikatlar ve mezhepler yüzyıllar içinde oluşmuş, bunun sonucunda da cemaat bağlılığı kavramı oluşmuştur. Cemaat liderlerinin kesin hâkimiyeti ve cemaat içerisinde ki biat kültürü zaman içerisinde cemaatler arası çıkar çatışmalarına ve daha da önemlisi kanlı çarpışmalara sebebiyet verecektir. Bu tip yaklaşımların AKP’nin kadrolaşması süresince gözlemlendiği de herkes tarafından bilinmektedir. Ülkemiz için büyük tehlike olan bu durumdan en ivedi şekilde kurtulmamız gerekmektedir.

Pekiyi neden AKP bu kadar oy aldı ve hala anketlerde 1. parti konumunda gözükmekte? Neden halkımız diğer partilere istenilen oranda yönelmiyor? Bunun cevabını bulabilmek için 1980’den itibaren halkımızın yaşadıklarını irdelemek gerekir;

24 Ocak kararları ile birlikte ülkemiz güya serbest piyasa ekonomisine açıldı. Böylelikle ekonomik olarak gelişeceğimiz, tarım toplumu olmaktan çıkıp sanayileşmiş toplum olacağımız ve bunun sonucunda da kentli nüfusun artacağı ve çağdaş uygarlık seviyesine yükseleceğimiz irdelendi. Bu konuda sanki bir fikir birliği oluşturuldu ve tüm sistem buna göre yeniden şekillendirildi. Yaklaşık 26 yıldır da bu sistem içerisinde tabir yerindeyse debelenmekteyiz, ama bir türlü de beklenen (söylenen) gelişmişliğe ulaşamıyoruz. 26 yıldır Gelişmekte olan Ekonomiler içerisinde yer almaktayız.

Sanayileşmenin ilk koşulu olarak kent nüfusu artmalı, köy nüfusu azalmalı dendi. Burada bir parantez açıp AB'deki nüfusun %75'nin köylerde yaşadığını ifade etmek isterim! Tarımdan kopuşlar başlayıp kent nüfusu arttıkça sevindik, sanayileşiyoruz, gelişiyoruz dedik. Hâlbuki durum hiç de sanıldığı gibi olmadı. Tarımda çalışanların büyük çoğunluğu eğitimsiz ve mesleksiz olduğundan kente göç ettiklerinde büyük bir ikilem yaşadılar. Bu insanlar şehre geldiklerinde önce başlarını sokacak bir yer aradılar, ekonomik durumları kötü olduğundan hemşeri ve/veya arazi mafyası yardımıyla gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar. Evin erkeği iyi kötü bir iş buldu. Genelde mesleki beceri gerektirmeyen işlerdi buldukları. Ama gene de geçinemediler, şehir hayatı köy hayatından daha pahallıydı! Artık üretici olmaktan daha fazla tüketici olmuşlardı. Bu durumda evin kadını da çalışmak zorunda kaldı ve onlarda yine ülke ekonomisine katkı sağlamayan ev temizliği, bulaşıkçılık vb. gibi işlerde çalışmaya başladı.

Bu insanlar iş dışında ise birden yalnız olduklarını ve hatta yaşadıkları şehirde okyanustaki bir damla bile olamadıklarını fark ettiler. Kendilerini yabancı bir ülkede yaşıyormuş gibi hissettiler. Köyde ki hayatlarında ise hep bir topluluk içindeydiler ve dayanışma en üst düzeyde olurdu. Bir yerlere aidiyet duygusu ile bağlanmak zorunda hissettiler kendilerini ve tarikatlar da bu boşluklarını doldurmak için biçilmiş kaftandı. Böylelikle “Tarikat üyesi” olarak toplumda bir yer edinecekler ve kendilerine değer verilecekti. Tarikatlar da bunu çok iyi bir şeklide kullandılar ve cemaatlerini arttırdılar. Kadınlar türbana sarıldı ve cemaate kabul edildiler. Ayrıca, bu kıyafet şekli ile giyim maliyetleri de azalacaktı! Erkekler için ise şehirde gördükleri kadın-erkek eşitliği ve bunun sonucunda da kadının söz hakkı ancak bu şekilde bastırılabilirdi. Çünkü kadınlar temizlik işi de yapsalar kendileri ile eşit bazen de daha fazla eve para getirmeye başlamışlardı!

Böylelikle büyük şehirlerimizde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Bursa gibi kent nüfusu artmaya başladı. Tabii bu kadar bir nüfusu barındırmanın zorlukları ve neredeyse imkânsızlığı yaşadığımız sorunları da beraberinde getirdi. Din söylemini kullanan partiler eskiden sol partilerin doldurduğu alanı etkileri altına aldılar. Bu etki halen de tüm hızıyla sürmektedir. Bu arada şehirlerimizde yaşanamaz duruma gelmeye başladı.

Burada kendisini merkez, ortanın solu ya da ortanın sağı diyen partiler maalesef bir çözüm üretemedi. Bu insanları kucaklayacak ve onların yaşadıkları bu sarsıntıyı karşılayacak önlemler ortaya koyamadı. Uygulanan iletişim stratejisinin yanlışlığı bir türlü gözlemlenemedi. Sürekli olarak bu konuda türbana karşı sert bir tavır alındı.(Sakın türban taraftarı olduğum sanılmasın)

Bu söylem karşı tarafta tepkisel bir birlikteliğe ve mevcut tarikat bağlarını daha da birbirine bağladı. Sanki laik kesim dinsizdir veya dinin kurallarına karşı geliyormuş gibi bir hava yaratılmasına ortam sağlandı. Kadınların örtünmesi daha da teşvik edilir bir hal aldı ve bugünlere gelindi. Meclis Başkanı, Başbakan, Bakan ve devlet kurumlarının kadroları eşleri türbanlı din söylemini siyasetlerinde öncelikli konu yapanların eline geçti. AKP önderliğinde laiklik ilkesi türban üzerinden yıpratılmaya ve yoruma açıldı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa kendini laik diye tanımlayan kesim kendini tehlike de görmeye başladı. Tepkiler yükseldi ve toplum gerildi.

Devam edecek...

Perşembe, Ağustos 10, 2006

Enerji Darboğazı...Büyük Oyun!!!(2)

Enerji darboğazı ile ilgili bir önceki yazımı hatırlarsanız şu şekilde bitirmiştim "Komik olan resmi makamlar dahil herkes Enerji açığı 2010 dan sonra diye cevap verdiler. Yani resmi makamlar resmen "Planlanan Enerji Açığı 2010'dadır" dediler...Siz hiç planlanan açık diye bir şey duydunuz mu? "

Bugünlerde gazetelerden de okuduğunuz gibi Enerji açığının 2009 yılında ortaya çıkacağı söyleniyor. Pekiyi bu duruma nasıl gelindi? İş bilir ve alternatifi olmayan hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki Enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!! Bu söylemin 3 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu.

Bakınız Türkiye'nin yıllık enerji talebi %8 civarında artar, kriz yıllarında bu oran yarıya iner, ama trend budur. Bu piyasada bulunan herkes de bunu bilir. Bir de bizim gibi akarsu rejimi düzenli olmayan bu nedenle hidrolik enerjiye çok fazla bel bağlamaması gereken ve doğalgaza aşırı bir şekilde bağlanılan ülkelerde yedek kapasitenin yaklaşık olarak %25-30 lar civarında olması gerektiğidir. Enerji yatırımlarının da bu çerçevede ve ulusal çıkarlar doğrultusunda planlanlanması gerektiğidir. Ama eğer siz herşeyi özel sektörün yapacağı yatırımlara bağlarsanız, kısa zamanda krize sürüklenirsiniz.(Özel sektör ya yatırımı yapmazsa diye önlem almanız gereklidir. Devleti idare edenlerin bunu bilmesi gerekir)

AK parti heryerde 2002'den bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, enerji konusunu devletin üzerinde yük olmaktan kurtardık derken nedense bu işten sorumlu devletin resmi kurumları 2009 yılında enerji açığımız var demeye başladılar. Nedeni neydi biliyor musunuz? Evet 2002 yılından bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, ama EPDK bunların 7000 MW'a karşılık gelenine lisans verdi. Pekiyi verilen bu lisansların ne kadarı sizce işletmeye bu yıl itibarı ile girdi, sadece 652 MW'ı!!!!...Bir de üstüne popülist yaklaşımla 3 yıldan bu yana elektriğe zam yapmayınca, özel üretim şirketleri(otoprodüktörler) de artık zarar etmeye başlayınca üretimden çıkmaya ya da durdurmaya ya da azaltmaya başladılar. Alın size Enerji Darboğazı....

TEİAŞ 2005 yılnda bir rapor yayınladı ve dedi ki "Şu an işletmede, inşaa halinde ve lisans almış işletmeler dahil 2009 yılında kurak hidrolik koşullarda, 2011 yılında da normal hidrolik koşullarda güvenilir enerji yedeği kalmayacaktır" Cümleyi dikkatlice okursanız bu öngörüde lisans almış olan 7,000 MW'lık santralın işletmeye gireceği dikkate alınmıştır. Lisans almış olan santralların EPDK'nın web sayfasından izlenebileceği üzere Mayıs 2006 itibarı ile ilerleme raporlarına bakılınca son 4 yıldaki yatırımların gerçekleşme oranları yüzde 10 larda !!! Yani özel sektör lisansını almış, yatırımına başlamış ama parası bol ya, yavaş yavaş yapıyor santralını...)))

Hepimizin bildiği gibi özel sektör tamamen ticari kaygılarla hareket eder. Piyasa fiyatlarının yatırımların geri dönüşünü garanti altına alacak seviyede olup olmadığına bakar. Üretilen enerjinin satılabileceği yeterli sayıda ve mali açıdan güçlü alıcılarının bulunup bulunmadığına bakar. Ama AK partinin yarattığı ortam yatırımcıların bu beklentilerine cevap verememektedir. Böyle olunca da enerji arz güvenliğimiz tehlikeli bir boyuta gelmiştir. 2009 yılı kriz beklentisi bu nedenle 2007 yılı ortalarından itibaren başlayacaktır ve en önemlisi de güvenilir güç yedeği olmadan! Asıl sorun da budur. Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten...

Bugün itibarı ile ülkemiz bu oyuna gelmiş durumdadır. 2007 yılında karanlık günlere hazırlıklı olunuz. Jeneratör işine girmek isteyenleriniz varsa hiç durmasınlar, sektör iyi kar getirecek gibi gözüküyor))

Yazımı bitirmeden son komplo teorimi görüşlerinize sunayım isterseniz); Geçenlerde Başbakan üretimlerini sona erdiren ve erdirmek isteyen otoprodüktörleri biz alabiliriz dedi. Tam da Dağıtım özelleştirmelerinin arefesinde...Acaba diyorum hani doğalgaz kontrat devirlerini almaya hak kazanan Rus şirketleri bu santralları da ehven bir fiyata almak istemesin! Hem aldıktan sonra da Dağıtım şirketlerine elektrik satarken doğalgaz maliyetlerini!!! düşürerek katmerli kazanç elde ederler kim bilir!! Böylelikle ilk yazımda bahsettiğim 3,700 milyon USD'delik ilave doğalgaz parasından yolladıkları pardon kaybettikleri))! kısmı da bu şekilde telafi etmiş olurlar..

Hepinize esenlikler dilerim...

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Enerji Darboğazı...Büyük Oyun!!!

Yaratılan Enerji Darboğazı ve arkasındaki Büyük Oyun ile ilgili görüşlerimi 2 yazı ile sizlerle paylaşmak istedim. İlk yazım aşağıdadır;

Temmuz ayında 13 ilimizi karanlıkda bırakan enerji krizinin ardından hem Hükümet hem de özel sektör temsilcileri karşılıklı olarak birbirlerini suçladılar. Bu suçlamaların ardından hükümet ve sektör temsilcileri biraraya geldiler ve yine anlaşamadan birbirlerinden ayrıldılar...Sanki 1-2 toplantı yapmakla, karşılıklı tavizler vermekle Türkiye'nin enerji sorunu çözülecekmiş gibi...

2002 yılından bu yana sürdürülen Enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef uzun süredir kendi çapımda anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir. Haydi karanlıkta kaldığımızda mum ışıkları ve gaz lambaları ile idare ettik diyelim de ya tezgahlanan oyunla yine Türk halkının cebinden çıkacak olan dolarlar için ne yapacağız???

Enerji oyunu dünyada her zaman oynanan ve oyuncuları en yetenekli, en eğitimli ve en paralı kişilerce oynanan bir oyundur. Bu oyunda devletler iflas ettirilir, kurulur, yıkılır, borca sokulur ve oyuncuların elinde oyuncak olur. Çünkü Enerji olmadan hayatınızı devam ettiremezsiniz, evinizde yaşayamaz, hastalarınızı tedavi edemez, fabrikalarınızı çalıştıramaz, toprağınızı dahi işleyemezsiniz...Bu oyunu oynayanlara da kızma hakkı kimsenin yoktur. Sonuçta bu insanlar ve şirketler kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını ve halklarının yaşamını ve geleceğini korurlar, bunun için savaşım verirler. Siz de ulus olarak bu oyuna istesenizde istemesenizde dahilsinizdir. O zaman oyununuzu da iyi oynamak zorundasınızdır. Devleti yönetenlerin bu bilinçle doğru insanları göreve getirmeleri ve ulusal bir Enerji stratejisi oluşturmaları gerekir!!!!Yani öncelikle kendi çıkarlarını değil ulusal çıkarları gözetmeleri gerekir.

Pekiyi ülkemizde ne yapılıyor? Tahmin edeceğiniz gibi herkes ve özellikle de Ak parti kendi ve yakınlarının çıkarlarını ön plana alıyor. Şimdi oynanan oyunu dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım;

Ak parti iktidara geldiğinde hemen doğalgaz anlaşmaları çok pahallı anlaşmalar, ülkeyi satmışlar deyip herkesi Yüce Divana yolladı. Sonra da kalktı Rusya ile pazarlığa oturdu ve çıkıp dedi ki "Ey halkımız ben iyi pazarlık yaptım, artık Rusya'dan doğalgazı 3 farklı fiyattan değil tek fiyattan alıyorum, bu fiyat 123 USD'dir". Vay be dedirten bir hareket!! Aslında kazın ayağı öyle değildi tabii ki...

Rusya'dan biz 3 farklı fiyatla doğalgaz alıyorduk. Batı'dan gelen 2 farklı fiyat 128 USD ve 143 USD, Mavi Akım'dan aldığımız gaz ise 109 USD idi. Bizim iş bilen hükümetimiz gitti bunları aritmetik ortalamaya yakın olan 123 USD'ye işi bağladı. İş bilirler ya!! Bakınız Batı'dan gelen doğalgaz miktarı 14 milyar m3 ve anlaşmamız da 7 yıl sonra bitiyor. Mavi Akım'dan ise 16 milyar m3 alıyoruz ve anlaşmamız 22 yıl sonra bitiyor. İşin püf noktası da burada zaten; Batı'dan gelen gaza önümüzdeki 7 yıl boyunca ortalama (128+143)/2 x 14 x 7 = 13,279 milyon, Mavi Akım'dan gelen gaza da 109 x 16 x 7= 12,208 milyon olmak üzere toplam 25,487 milyon USD ödeyecektik. Şimdi ne ödeyeceğiz 123 x 30 x 7 = 25,830 milyon USD, sadece 343 milyon dezavantajlı durumdayız gibi gözüküyor değil mi? Ama kazın ayağı daha da beter, çünkü Mavi Akım anlaşması 7 yıldan sonra 15 yıl daha devam edecek. Hesaba devam edelim, daha önceki anlaşmaya göre 109 x 15 x 16 = 26,160 milyon USD ödeyecekken, yeni hesapla 123 x 15 x 16 = 29,520 milyon USD ödeyeceğiz, 3,360 milyon USD daha fazla ödüyoruz. Pekiyi toplamda ne oldu (343 + 3,360 = 3,703 milyon USD ) fazla cebimizden para çıkacak!!!! Ayrıca 7 sene sonra Batı'dan alacağımız gaz sözleşmesi bitince fiyat pazarlığı etme şansımız da ortadan kalkmış oldu!

Bu durum tabii ki doğalgaz ile üretim yapan santralları ve özellikle de özel üretim santrallarını(otoprodüktörler) etkiledi. 2004 yılından bu yana doğalgaza %75'e varan oranda zam yapıldı ve hükümet elektriğe zam yapmayacağım diye de tutturunca, özel üreticiler zarar etmeye başladılar. Bir şeyin hammadesine zam gelecek ama satış fiyatına populizm gereği zam yapmayacaksınız. Aynen 1970 lerin sonunda Demirel'in yaptığı gibi. Hani daha sonra 70 cente muhtaç olmuştuk ya. O zamanda Demirel hükümeti artan petrol fiyatlarını popülizm gereği fiyatlara yansıtmayıp bütçeden kaynak aktararak karşılamaya çalışınca olanlar olmuştu. Şimdi birer birer Özel Üretim Santralları üretimden çıkmaya ve santralları kapatmaya başladılar! Yani yaklaşan enerji krizini daha da öne alma yolunda hep beraber ilerliyoruz.

Ben yaklaşık 2 senedir dilim döndüğünce 2007 yılında bir Enerji Krizi yaşanacaktır diye söyleyip durdum, ilgili kişilere e-postalar attım... Ama her defasında çok bilir basınımız başta olmak üzere herkesden "Enerji fazlamız var, toprağa gömüyoruz, enerji krizi falan yok" diye cevaplandırıldım. Komik olan resmi makamlar dahil herkes Enerji açığı 2010 dan sonra diye cevap verdiler. Yani resmi makamlar resmen "Planlanan Enerji Açığı 2010'dadır" dediler...Siz hiç planlanan açık diye bir şey duydunuz mu?

Bir sonraki yazımda bu konuyu detayı ile irdelemeye çalışacağım...

Pazartesi, Temmuz 17, 2006

Enerji Darboğazına Doğru

Sn. Güngör Uras'ın geçenlerde Milliyet gazetesinde çıkan yazısını yıllardır savunduğum fikirlerin bir özeti olduğundan noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim.

Enerji ve haberleşme özelleştirmelerini sorgulamamız zorunlu


Enerji ve haberleşmede devlete ait tesisleri üç beş dolar bularak günü kurtarmak arayışında, "Babalar gibi" yerliye, yabancıya sattık.
Dolarlar geldi de... O dolarları harcayarak çekirdeği ile yediğimiz hurmalar şimdi boğazımızı tırmalamaya başladı.
Haberleşmede, tellisi ile telsizi ile haberleşme sisteminde yabancılar hâkim. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en önemli "müesseselerinin" başında gelen Kara Harp Okulu'nun kumandanının telli ve telsiz telefonları altı ay dinleniyor.
Hükümet, MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri ve de Emniyet (Kumandanın kişisel durumunu bir yana bırakınız) koskoca Kara Harp Okulu telefonlarının, kumandanın telefonlarının dinlenmesinden habersiz. Dinlendiği tespit ediliyor. Bu defa da kimin, nasıl dinlediği bilinmiyor. Hükümet de, MİT de, Türk Silahlı Kuvvetleri de, emniyet de bunları merak etmiyor.
Bu olay bu ülkede hiç önemsenmiyor. Kişiselleştirilerek, örtbas ediliyor. Olacak şey mi?

Ülke "yol geçen hanı" oldu
Enerji sektöründe özelleştirme başlatıldı. Elektrikte, doğalgazda, petrolde yerli ve yabancı firmalara üretim, dağıtım konularında imkânlar tanındı. Tanınıyor. Elektrik üretiminde yerli yabancı özel yatırımcının, doğalgaz, kömür ve su kullanarak elektrik enerjisi üretmesi teşvik ediliyor.
Toplam elektrik enerjisi üretiminde şimdilik yüzde 15 paya sahip olan, doğalgazdan elektrik üreten "otoprodüktörler", doğalgaz fiyatındaki artışı elektrik fiyatına yansıtamadıkları için üretimi durduruyor. Onlar elektrik üretmeyince elektrik kesintileri başlıyor.
Hükümet "hırçınlaşıyor". "Asarız, keseriz... Basarız, yok ederiz" söylemleri ile sorunun çözüleceği sanılıyor.
Haberleşme sektöründeki sorun "güvenlik" sorunu. Elektrik enerjisi sektöründeki sorun "maliyet " sorunu.
Otoprodüktör adı verilen elektrik üreticileri 1 kwh elektrik üretirken kullandıkları doğalgazın fiyatı iki yılda 3.5 cent'ten 5.8 cent'e yükseldi. Bu nedenle l kwh elektrik maliyeti 5.6 cent'ten 8.0 cent'e yükseldi. Ama hükümet bu üreticilerin elektrik satış fiyatlarını artırmıyor. Otoprodüktörler de zararına üretim yapmamak için üretimi durduruyor.

Regülasyon olmadan olmaz
Gelelim özelleştirmenin "faziletine": (1) Bu iki örnek gösteriyor ki, ayakkabı üreten, iplik yapan kamu tesislerinin özelleştirilmesi ile, enerji ve haberleşme tesislerinin özelleştirilmesi farklı şeyler.
İşte bunun içindir ki, (benim de aralarında bulunduğum) bazı iktisatçılar "stratejik önemi olan" kamu tesis ve kuruluşları özelleştirilirken "uyarıda" bulundu. Ama bu uyarılar, "özelleştirme düşmanlığı" diye küçümsendi. (2) Sağlık, eğitim, enerji, haberleşme, ulaşım gibi konular devletin ana sorumluluk alanına girer.
Bu konularda devlet görev ve sorumluluğunu başkalarına devrederken (özelleştirmeye giderken), özel yatırımcı ve işletmecinin görev ve sorumluluğunu açıklıkla belirlemek zorundadır.
Buna Batı'da "regülasyon" denilir. Regüle etmeden (görev ve sorumluluk sınırını daha baştan çizmeden) özel sektöre bu stratejik sektörlerde faaliyet izni verilirse, sonunda "çıngar" çıkar. Hem halka hem de özel sektöre yazık olur. Devletin saygınlığı yok olur.

Çarşamba, Temmuz 05, 2006

Ekonomik Kriz! Yine Mi?(son)

60 milyar dolar kasamızda diye caka satan hükümet ve MB bizlere hiç bunun maliyeti nedir diye söylemedi. Hatta anlı şanlı iktisatçılarımız da söylemedi. MB döviz biriktirdikçe piyasada ki net para arzı arttı. Yani Nisan-Mayıs 2006 aylarındaki enflasyon patlaması ve önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak olan enflasyon artışı için her şey hazırlandı.

Şimdi de bağımsız olduğunu iddia ettiğimiz MB faizleri arttırıyor, bu arttırımında enflasyonu kontrol etmek açısından yaptığını beyan ediyor. Yine kuru baskılıyor. Ha bu arada hani dalgalı kur uyguluyorduk, piyasa kuru kendi belirleyecekti? Şimdi sizlere bir komlo teorisi üreteyim. Sakın ülkeden çıkan sıcak para bu yükseltilen faizlerle geri dönüp bir vurgun daha vurmak niyetinde olmasın? Bu arada MB yine döviz rezervlerini yükseltip vurgundan sonraki çıkışta adamların parasını garantiye almasın?

Bakınız bir kez daha yenileyelim. Sıcak para yeniden gelse dahi bu artık sürdürülebilir bir olmayacak ve en geç 1 yıl içerisinde aynı şeyleri yeniden yaşayacağız. Üretmeden ve üretimden elde edeceğimiz gelirin bir kısmını da tasarruf etmeden bir arpa boyu bile yol alamayız.

Pekiyi ne yapmalı?

Herşeyden önce ekonomiye tam anlamıyla kayıt altına almalıyız. Bu olmadığı sürece ülkemizin kalkınması düşe kalka bu şekilde devam eder ve hep gelişmekte olan ülke oluruz. Bakınız ülkemizde 144,000 adet Kurumlar Vergisi mükellefi var. Devletin aldığı bu verginin toplamının %85'ini 10 firma ödemekte! %95'ini ise 100 firma. Böyle bir tablo dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde var? Bu firmaların en az 20 si beğenmediğimiz KİT'lerdir!

Ekonomi kayda girdiğinde kanunsuz rekabet(dikkat haksız değil) ortamı da ortadan kalkacağından şirketler daha verimli çalışacaklar, herşeyden önemlisi emeklerinin tam karşılığını almış olacaklardır.

İhracata dayalı üretimi arttırmalıyız. Montajcı değil, üretici olmalıyız.

Teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak finansal hareketler kontrol edilmelidir. Piyasada dolaşan parayı mümkün olduğu kadar kısıp, tüm hareketlerin sayısal olarak yapılmasını sağlamalı ve vergilendirmeye bunun üzerinden yapmalıyız.

Vergiyi olabildiğince azaltıp özellikle emek üzerindeki şirketlerin rahat hareket etmelerini sağlamalıyız.

Ayrıca, faizleri düşürüp kuru da dalgalanmaya bırakmalıyız. Bunu zaten ABD dahil tüm batılı ülkeler ekonomik krizlerde yapıyorlar.

Evet doğrudur tasarruflarımız yeterli değil hatta eksik, ama ben 70 milyonluk bir ülkenin öyle bir anda batmayacağını düşünüyorum. Hem bunları yapsak bugün yaptıklarımızdan daha mı saçma olur?

Son 7 yazımda ekonomimiz hakkında genel bir yorum yapmaya çalıştım. Umarım sizleri sıkmadım ve karamsarlığa süreklemedim. Ama artık hepimizin bu ülkenin kaderi ile ilgili konularda FB-GS muhabbetine ayırdığımız zamandan daha fazla zaman ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemiz bu duruma düştü ise birazda kabahat bu ülkenin yetişmiş aydın insanlarında...Bu konular ile ilgilenmezsek ve elimizi de taşın altına koymaz ve sadece seçimden seçime görevimizi yaptığımızı düşünürsek, son 50 yıldır yaşadıklarımızın daha da kötüsünü yaşama olasılığı her geçen artar. Unutmayın sizden sonra bu ülkede çocularınız yaşayacak. Onların geleceğinden emin misiniz?

Şimdi kalın sağlıcakla,

Bir süreliğine tatile çıkıyorum, dönünce görüşmek dileği ile...

Salı, Temmuz 04, 2006

Ekonomik Kriz! Yine Mi?(6)

Bundan önceki 5 yazımda tarihsel olarak ülkemizin içine düştüğü cendereyi açıklamaya çalıştım. Acı olan 150 yıldır aynı hastalığı farklı yöntemler ama aynı reçeteyle çözmeye çalıştığımız ve hemen her seferinde duvara toslamaktan geri kalmadığımızdır.

Son haftalarda meydana gelen çalkantıdan maalesef yine kimsenin bir ders çıkardığı yok. Ama hepimize yine pompalanan ders, aman IMF programına sahip çıkın (sanki bundan önce 19 defa çıkmışız gibi!), AB ile ilişkileri bozmayın (sanki hep biz bozuyormuşuz gibi!), ha bir de bütçeyi sıkın yatırım yapmayın vs. vs. vs. Aba altından gösterilen sopada "yabancı sermaye girişi yavaşlar hatta durur bir de üstüne üstlük çıkmaya başlar" söylemidir. Buradan anladığım mesele esrar içmek değil ama giderek artan bir şekilde daha fazla esrar bulamamak!!!

Hem IMF destekli istikrar programı incelendiğinde, siz hiç üretim artışına dayalı bir döviz bolluğunun hedef alındığını gördünüz mü? Program tamamen dışarıdan yabancı sermaye ve sıcak para girişine dayalı bir programdı. Dolayısı ile döviz bolluğu sağlanacak ve enflasyon tabiiatı ile yenilecekti. Ama bu her 4-5 senede başımıza gelenden farklı bir olay değildi ki. Bu progrma(lar) hep cari açığı yükseltti, cari açık yükseldikçe de biz bu krizlere hep yakalandık.

Üretim bolluğu olmadan döviz bolluğu olabilir mi? Daha doğrusu bunun tersi hormonlu bir bolluk değil midir? Haydi bunu sokaktaki vatandaş bilmiyor diyelim Büyük Türk Büyükleri de mi bilmezler, anlı şanlı iktisatçılarımız da mı bilmezler?

Benim gözlemlediğim IMF'nin asıl amacı uluslararası sermayenin gelişmiş ülkelerde sıkışan kar oranlarına alternatif yüksek getiri alanları yaratmaktır. Bunu da en güzel ve en karlı şekilde Türkiye gibi yükselen pazarlar diye lanse edilen ülkelerde yapabilirdi. Sıcak para kendi ülkesinde elde edemediği tatlı karı geçen 3 yıllık dönemde Türkiye'de elde etti. Tabii çıkarken de bunu garantiye alması gerekiyordu. O zaman da döndüler MB'na rezervlerinizi yükseltin dediler. MB rezervlerini 60 milyar dolara yakın yükseltti. Böylece uluslararası sermaye 2002-2005 arası elde ettiği tatlı kardan hiç ödün vermeden ülkeden çıkarken de parasını garantiye aldı!


Devamı edecek...

Pazartesi, Temmuz 03, 2006

Ekonomik Kriz! Yine Mi?(5)

Bunlara ilave olarak özellikle yazılı ve görsel basın vasıtasıyla Türkiye’nin en fazla memur istihdam eden, ekonomide kamunun ağırlığının en yüksek olduğu, hatta, dünyanın kalan en son sosyalist ülkelerinden biri olduğuna inandırıldık. Hepimiz özelleştirme adlı o büyülü kelimenin etkisinde kaldık.

Halbuki gerçekler bambaşkaydı!

“Türkiye en fazla memur istihdam eden ülkedir” tezi gerçekleri yansıtmıyordu.
Türkiye'de, 30 kişiden biri memur iken ABD'de 13 kişiden biri, Finlandiya'da her 10 kişiden biri, Kanada'da her 12 kişiden biri, Almanya ve Hollanda'da 19 kişiden biri ve İtalya'da 25 kişiden biri memur idi. Bu söylem hala daha sürmektedir ve yine gerçekleri yansıtmamaktır.

“Türkiye Kamunun ekonomide en fazla olduğu ülkedir” tezi de yalandı. Ekonomik hayat içinde devletin payı, Amerika'da yüzde 32,3, Almanya'da yüzde 49, Avusturya'da yüzde 51,7, Belçika'da yüzde 54.3, Fransa'da yüzde 54.25, İngiltere'de yüzde 41, İspanya'da yüzde 42.2,İsviçre'de yüzde 48.8, İtalya'da yüzde 50.2 Japonya'da yüzde 35, Kanada'da yüzde 42.3, Norveç'te yüzde 43.6, Türkiye'de ise yüzde 26.6 idi. ( Kaynak: Economic outlook, June 1998, OECD; Analatic Databank)

Bu yalanlar üzerine inşa edilen özelleştirme hareketimiz 25 yıl sürdü. 25 yıllık özelleştirme macerası umduklarımızın hiçbirini vermedi bize. 25 yıllık bu süreçte; özelleştirme kamu malının yağmalanması olarak gerçekleşti.

Hemen size yakın tarihimizden bir kaç örnek vereyim;

TEKEL’in alkollü içecek bölümü 292 milyon dolara özel sektöre satıldıktan sonra ki yıl içerisinde 950 milyon dolara Amerikalılara satıldı.
Ne oldu da şirketin değeri bu kadar arttı?

Afşin-Elbistan Termik Santrali
Bu santral 1994'de ERG-VERBURD Üretim ve Ticaret AŞ'ye satıldı. Bakanlar kurulu kararından önce fiyat teklifi veren, görüşmelere katılan Erg-Verburd şirketinin aslında var olmadığı daha sonra anlaşıldı. Kararın alındığı tarihte şirket henüz kurulmamıştı. Karardan 19 gün sonra kuruldu. Bu usulsüzlüğün arkasındaki iddialar basına hiç yansımadı.
Hani özelleştirme yolsuzlukları ortadan kaldıracaktı?

Antalya Limanı
Bu liman 1995'de işadamı Süha Süren'e devredildi. Süren'e yapacağı ödemeler için de Sümerbank'tan kredi verildi. Süren kredileri hiç ödemedi. 4 yıl sonra Sümerbank satıldı. Borçları nedeniyle Antalya Limanı, bankanın yeni sahibi Garipoğlu'na geçti. Sümerbank'a el konunca liman devlete geri döndü. Cebinden hiç bir ödeme yapmayan Süren, 4 yılda limandan 50 milyon dolar kazandı. Özelleştiren devlet ise satış parası bir yana bu gelirinden de oldu.
Hani özelleştirme kamuya gelir sağlayacaktı?

Et ve Balık Kurumu
1995 yılında Et balık Kurumu'nun Ankara kombinası satışa sunuldu. Tesisin en cazip yanı Yenimahalle semtine yakın 100 dönümlük arsasıydı. Tesisi ve arsası Gimat adlı bir kooperatife çalıştırma şartıyla 22.3 milyon dolara satıldı. Satış gerçekleşir gerçekleşmez kooperatifi dağıtan işadamları anonim şirket kurdular ve kombinanın arsasının 50 dönümünü 126 milyon dolara Migros'a devrettiler. Arsaya Balkanların en büyük alışveriş merkezi kuruldu. Arsanın kalan 50 dönümlük bölümü de bir şirkete 100 milyon dolara devredildi.
Hani özelleştirme toplumsal yarar sağlayacaktı?

Özelleştirildiği 2002 yılına kadar en çok kurumlar vergisi ödeyen ilk on firma arasında bulunan POAŞ özelleştirildikten sonra hiç kurumlar vergisi ödemedi.
Hani özelleştirme devletin vergilerini arttıracaktı?

Maalesef Türkiye’de ki özelleştirmeler iş insanlarının zenginleşmesine bir başka deyişle devlet eliyle bazılarının zenginleşmesine yol açtı. Pekiyi bunun halkımıza veya ekonomimize sonuç olarak etkisi ne oldu?
Ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk dışında hiçbir şey…

Arkadaşlar,

Buraya kadar 1950’lerden bu yana ülkemizde uygulanan veya uygulatılan ekonomik ve siyasi politikalar hakkında genel olarak bir takım bilgiler vermeye çalıştım. Belki de karamsarlığa düşmenize sebebiyet verdim.

Pekiyi bu politikalar ülkemize hiç mi katkı sağlamadı? Tabii ki sağladı. Sonuçta 1923’de sıfır olarak devir alınan neredeyse hiçbir şeyi olmayan, borç içerisinde ve savaştan çıkmış bir ülkeden bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi haline geldik. Ama bu büyüklük dış borç-düşük kur ile yaratılan hormonlu bir büyüklüktür. O kadar büyüksek neden 18 milyon vatandaşımız açlık sınırında yaşıyor ve bir o kadarı da günlük 2 doların altında yaşamını sürdürüyor?

Türkiye Kalkınma Yarışı’nın bugün neresinde? H. Özdalga’nın “Kötü Yönetilen Türkiye” adlı kitabında yaptığı araştırmaya bir bakalım isterseniz;

• Öncelikle kişi başı milli gelire göre 1970-2003 arasındaki artış ne olmuştur ona bakalım. Türkiye ile kıyaslayacağımız 15 ülke şunlardır;
– Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Norveç, Portekiz ve Yunanistan
• Avrupa ile Türkiye arasındaki fark hem mutlak olarak hem de orantılı olarak giderek büyümektedir. Şöyle ki,
– 1970 yılında arasında kişi başı milli gelirdeki fark (2,453USD-580 USD)1,873 USD olurken
– 2003 yılında fark (26,414 USD – 2,800 USD) 23,614 USD olmuştur.
– Avrupa’da kişi başına ortalama gelir 1970’de Türkiye’nin 4.2 katı iken, 2003’de 9.4 katı oldu.
– 1970-2003 yılları arasında Türkiye’de kişi başına gelir yılda ortalama %4,9 artarken, Avrupa’da ortalama %7,5 artmıştır.
• Bu gelişme geçmiş 33 yıldaki gibi aynı şekilde devam ederse 33 yıl sonra aradaki fark 21 katına çıkacaktır.

Aynı dönemler arasında, Milli Gelirde ki artış katsayısı Türkiye için 4.9 iken Dünya ortalaması 6.1 kat olmuştur.

Bu rakamlar herkes tarafından ve özellikle de çok başarılı olduk diyen siyaset bezirganları tarafından da kabul edilmesi gereken bir başarısızlıktır.
Pekiyi ne yapmalı? Bundan sonraki yazılarımda karınca kararınca bu konudaki fikirlerimi yazacağım. Sizler de katkıda bulunursanız sevinirim.

Devam edecek……