Yukarıda söylenenlerin ışığında, Osmanlının Balta Limanı Antlaşması’ndan sonraki yaşadığı süreci biz şu anda oldukça hızlı bir şekilde yaşamaktayız. Balta Limanı Antlaşması ile başlayan çöküş süreci o dönemde Sevr ile son bulmuştur. Acaba Sevr’in de bir simetrisi mevcut mu?
Şimdi yakın tarihimize izninizle bir göz atalım ve Batı’nın Küreselleşme adı altında gelişmekte olan ülkeleri nasıl kıskaca aldığını tartışalım.
1978 yılında ABD Hazine Bakanlığı, IMF ve Dünya Bankası “Washington Uzlaşması” adı verilen bir belge üzerinde anlaştı. Bu anlaşma ana hatları ile tüm dünyanın serbest ticarete açılmasını sağlayacak, kamunun ekonomiden eline çekmesi için gerekli politikaları üretecek, özelleştirmeye hız verecek prensipleri içermekteydi. Ne ilginçtir ki bu belgenin teknik ayrıntıları 1979 yılında Turgut Özal tarafından Türk iş insanlarına ve ekonomistlere Otel Pera’da ki bir sempozyumda anlatıldı!!!
O dönemde Afganistan Rus işgali altına girmişti ve Batı’nın Rusya’yı “Yeşil Kuşak” ile çevirme stratejisi delinmişti. Hemen önlem alınmalıydı. İran’da Humeyni devrimi 1979 yılında gerçekleştirildi ve radikal dinciler iktidar oldu. 1980 Yılında ise ülkemizde Washington uzlaşmasının ilk uygulandığı program olan 24 Ocak kararları devreye sokuldu ve 12 Eylül askeri darbesi oldu. Bu darbe sanki aşırı dinciler ile teröre karşı yapılmış bir darbe gibi önceleri lanse edildi ama sonrasında görüldüğü üzere darbe sola karşı yapılmıştı. Yani komünizmin başını ezmek için yapılan bir darbeydi bu!!! Ve Türkiye büyük bir hızla Türk-İslam sentezi adı altında dini yönü ağır basan bir sisteme doğru sürüklendirildi. 1981 yılında da Yunanistan deyim yerindeyse apar topar AET’ye 10. üye olarak alındı. Böylelikle Rusya ile Batı ve Enerji kaynakları arasında ki “Buffer Zone” tamamlanmış oldu…
Gelelim yine ülkemize…
ANAP iktidarı ile uygulanmaya başlanan ekonomik politikaların temeli yine “Düşük kur-yüksek faiz” ile birlikte özelleştirme, küreselleşme ve borç alarak büyüme üzerine oturtuldu. Burada Sn. Ege Cansen’den alıntı yapmadan geçemeyeceğim;
“
•Yaklaşık 160 yıldır, Türk ekonomisine hakim olan zihniyet “Borç almazsak yaşayamayız, borç alamazsak kalkınamayız” şeklindedir.
•Bu aynen sigara tiryakisinin, sigara içmezsem hayat bana cehennem oluyor demesi kadar doğru ve yine onun kadar yanlıştır.
•Yıllardır gözlemlediğimiz üzere dış para girişiyle ayakta duran ekonomimiz, dış para girişi yavaşladığında ve bir de tersine döndüğünde, allak bullak olmaktadır!!!!
•Yabancı para içeri, ekonomi yukarı – yabancı para dışarı ekonomi aşağı
•Bu olgu kendi kendini ispatlayan bir kehanet olarak Türk halkının bilinçaltına her seferinde daha da kuvvetli ve acı bir şekilde yerleşmektedir.”
Özal tarafından uygulanmaya başlanan ekonomik ve siyasi programın temelini oluşturan liberal kapitalizmin iki sihirli kelimesi vardı: Özelleştirme ve küreselleşme.
Soğuk savaşı kazanan liberal kapitalistler artık geleceği tasarlamaya ve yönlendirmeye hazırdı. Üstelik 45 yıl süren Soğuk Savaş’ın galip tarafıydılar. Onlarda büyük bir şevkle hedef seçtikleri ülkeleri “özeleştirmeye” ve “küreselleştirmeye” başladılar. Yani özlerinde mevcut olan sömürgeciliği küresel bir boyuta taşımaya başladılar.
Çok uluslu şirketlerin akıl hocalığında başlatılan özelleştirme hareketi “daha güzel bir hayat” özlemi içine sokulan kitlelere her türlü derdin devası olarak sunuldu.
1980'lerin başında, 12 Eylül İhtilali’nin toplumsal yapımızı “uygunlaştırarak” uluslararası güdümlü liberal-kapitalist operasyona hazır hale getirdiği ülkemizde Özal vasıtasıyla uygulamaya konulan özelleştirme hareketi, hiçbir ciddi tartışma süzgecinden geçirilmeden bütün sorunlarımızı çözecek “sihirli bir formül” olarak sunuldu ve kabul ettirildi.
Hem hepimize sürekli olarak vurgulandığı ve bilinç altımıza işlendiği gibi Özelleştirme sayesinde
Mülkiyet halka yayılacak, Zarar eden kuruluşlar kâr etmeye başlayacak, Halk, ekonomiye doğrudan doğruya katılacak, Ekonomiye canlılık gelecek, Sanayileşme hızlanacak, KİT’ler artık devlete yük olmayacak, İstihdam artacak, Devletin vergi geliri artacak, Yolsuzluklar azalacak idi.
Diğer taraftan, devletin elindeki işletmeler bilerek ve kasten yenilenmeleri durdurularak, ödenekleri kısılarak, partililerle doldurularak cılızlaştırıldı, milletin başına bela olmuş birer kambur haline getirildi. Böylece toplumda “nasıl olursa olsun bunlardan bir an önce kurtulalım” kanaati oluşturuldu ve böylece insanlarımız bu operasyona hazır hale getirilerek milli dirençlerimiz törpülendi.
Devam edecek....
Cuma, Haziran 30, 2006
Perşembe, Haziran 29, 2006
ekonomik Kriz!Yine mi?(3)
1879’da durum daha da kötüleşti. Alınmış olan borç anapara ve faizi karşılığı olarak, damga, içki, balık avı, tuz ve tütün gelirlerine el konuldu.
Duyun-u Umumiye
Eylül 1881’de, devlet borçlarını kapatmak için, Osmanlı Devlet hazinesi, Alman, Avusturya, Fransa ve İtalyan alacaklılarla, Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerini temsilen, 8 kişiden oluşan Duyun-u Umumiye-i Osmanlı İdaresi Meclisi’ne bırakıldı.
Duyun-u Umumiye’den önce, ülkede yabancı sermaye fazla değildi. Bu idare ile birlikte yabancı sermaye, Osmanlı ekonomisinin bütün kesimlerine özellikle demiryolları, sanayi, banka ve sigortacılık, madenler, su, elektrik, tramvay, limanlar ve ticarette yayılmaya başladı.
Altyapı yatırımları ve kamu işletmeciliği tümden yabancıların eline geçti.
1854 – 1881 arasında sayısı ancak 19’u bulan yabancı şirket sayısı, 1882 – 1914 arasında 130’a tırmandı. Bu son dönemde kurulan yabancı şirketlerin ilgi çekici özelliği, Avrupalıların gayrimüslim Osmanlılarla kurdukları ortak girişimler olmasıydı.
Batı, Osmanlı Devletine karşı 100 yıl süreyle sürdürdüğü saldırıda bütün bu bağımsızlık öğelerini sırasıyla yok eder. Sıra “Siyasal Bağımsızlık” a gelmiştir.
1918 Sonbaharı… 1. Dünya Savaşı’nın sonu… Batı, Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasını gizli anlaşmalarla bağlamış. Yönetimi yabancı generallere bırakılan Osmanlı orduları teslim olmuş (Orduların başına Almanlar’ın getirilmesi, askeri bağımsızlığın da kalmadığı anlamına geliyordu)
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi… Osmanlı Devleti, kendisini kayıtsız ve şartsız düşmana teslim ediyor.
13 Kasım, İstanbul müttefik kuvvetlerin işgali altına girer!
10 Ağustos Sevr Antlaşması… Duyun-u Umumiye’nin yanı sıra Osmanlı Devleti üzerinde bu kez de bir “Uluslar arası Mali Denetim Komisyonu” kuruluyor.
Bu son ödünle, “Devlet-i Aliye”, egemenlik hakkını, bir devlet olarak var olma hakkını da yitirmiş oluyor. Bu yıkım, Mustafa Kemal Atatürk’ün çıkışına kadar sürecektir. Lozan Antlaşması ile Duyun-u Umumiye, Türkiye sınırları dışına çıkartılır ve gelir kaynaklarımız bize iade edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulur.
1854’de aldığımız bu borcu 1923’te Atatürk üstüne alır. 1954 yılında, 100 yıl sonra bitirebiliriz bu borcu.
Atatürk ve İnönü’nün siyasi, askeri ve ekonomik başarısıdır bu…
16 Ağustos 1838 Balta Limanı Antlaşması ile başlayan Osmanlı Devleti’nin çöküşünde ortaya Mustafa Kemal çıkmıştı. Ama öyle gözüküyor ki, bu kez çöküş, Türkiye’nin tamamen teslim alınmasına kadar sürecektir.
Osmanlı Devleti’nin önce yavaş yavaş, sonra hızla yuvarlandığı felaketin en etkili anlatımını, Büyük Atatürk’ün sözlerinde buluruz. Şimdi onu dinleyelim:
· “Büyük devletler, şimdiye kadar bize şu veya bu sorunlarda gösterişli yardımlarda bulunuyor görünüyorlar oysa ekonomik tutsaklıklarla bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar; gerçekte ise ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı”
· “Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret dönemi, Avrupa rekabetine karşı kendini savunamayan ekonomimizi bir de ekonomik kapitülasyon zincirleri ile bağlandı. Örgütlenme ve bireysel değer bakımlarından bizden çok güçlü olanlar; ülkemizde, bir de fazla olarak ayrıcalıklı konumda bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman, istedikleri malları, istedikleri koşullar altında ülkemize sokuyorlardı. Bütün ekonomik sektörlerimizin, bu sayede mutlak egemeni olmuşlardı. Bize karşı yapılan rekabet gerçekten çok kahredici idi. Rakiplerimiz, bu şekilde gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler.”
· “Bir devlet ki; kendi yurttaşına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük işlemlerini, vergilerini ülkenin ve ulusun gereksinimlerine göre düzenlemekten alıkonmuştur; bir devlet ki fazla olarak, yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksundur; böyle bir devlete elbette bağımsız denemez. Devletin ve ulusun hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi.
· Ulusun, doğrudan doğruya yaşamsal gereksinimlerinden olan, örneğin demiryolu yapmak için, devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Bundan dolayı, yaşamını teminden men ettirilen bir devlet bağımsız olabilir mi? Devlet, bağımsızlığını çoktan yitirmişti. Osmanlı ülkesi, yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı içindeki Türk ulusu da bütünüyle tutsak bir duruma gelmişti.”
Devam edecek.....Gördüğünüz üzere sanki TARİH TEKERRÜR EDİYOR:::::
Duyun-u Umumiye
Eylül 1881’de, devlet borçlarını kapatmak için, Osmanlı Devlet hazinesi, Alman, Avusturya, Fransa ve İtalyan alacaklılarla, Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerini temsilen, 8 kişiden oluşan Duyun-u Umumiye-i Osmanlı İdaresi Meclisi’ne bırakıldı.
Duyun-u Umumiye’den önce, ülkede yabancı sermaye fazla değildi. Bu idare ile birlikte yabancı sermaye, Osmanlı ekonomisinin bütün kesimlerine özellikle demiryolları, sanayi, banka ve sigortacılık, madenler, su, elektrik, tramvay, limanlar ve ticarette yayılmaya başladı.
Altyapı yatırımları ve kamu işletmeciliği tümden yabancıların eline geçti.
1854 – 1881 arasında sayısı ancak 19’u bulan yabancı şirket sayısı, 1882 – 1914 arasında 130’a tırmandı. Bu son dönemde kurulan yabancı şirketlerin ilgi çekici özelliği, Avrupalıların gayrimüslim Osmanlılarla kurdukları ortak girişimler olmasıydı.
Batı, Osmanlı Devletine karşı 100 yıl süreyle sürdürdüğü saldırıda bütün bu bağımsızlık öğelerini sırasıyla yok eder. Sıra “Siyasal Bağımsızlık” a gelmiştir.
1918 Sonbaharı… 1. Dünya Savaşı’nın sonu… Batı, Osmanlı Devleti’nin paylaşılmasını gizli anlaşmalarla bağlamış. Yönetimi yabancı generallere bırakılan Osmanlı orduları teslim olmuş (Orduların başına Almanlar’ın getirilmesi, askeri bağımsızlığın da kalmadığı anlamına geliyordu)
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi… Osmanlı Devleti, kendisini kayıtsız ve şartsız düşmana teslim ediyor.
13 Kasım, İstanbul müttefik kuvvetlerin işgali altına girer!
10 Ağustos Sevr Antlaşması… Duyun-u Umumiye’nin yanı sıra Osmanlı Devleti üzerinde bu kez de bir “Uluslar arası Mali Denetim Komisyonu” kuruluyor.
Bu son ödünle, “Devlet-i Aliye”, egemenlik hakkını, bir devlet olarak var olma hakkını da yitirmiş oluyor. Bu yıkım, Mustafa Kemal Atatürk’ün çıkışına kadar sürecektir. Lozan Antlaşması ile Duyun-u Umumiye, Türkiye sınırları dışına çıkartılır ve gelir kaynaklarımız bize iade edilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulur.
1854’de aldığımız bu borcu 1923’te Atatürk üstüne alır. 1954 yılında, 100 yıl sonra bitirebiliriz bu borcu.
Atatürk ve İnönü’nün siyasi, askeri ve ekonomik başarısıdır bu…
16 Ağustos 1838 Balta Limanı Antlaşması ile başlayan Osmanlı Devleti’nin çöküşünde ortaya Mustafa Kemal çıkmıştı. Ama öyle gözüküyor ki, bu kez çöküş, Türkiye’nin tamamen teslim alınmasına kadar sürecektir.
Osmanlı Devleti’nin önce yavaş yavaş, sonra hızla yuvarlandığı felaketin en etkili anlatımını, Büyük Atatürk’ün sözlerinde buluruz. Şimdi onu dinleyelim:
· “Büyük devletler, şimdiye kadar bize şu veya bu sorunlarda gösterişli yardımlarda bulunuyor görünüyorlar oysa ekonomik tutsaklıklarla bizi felce uğratıyorlardı. Öteden beri bize bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi bir durum alırlar; gerçekte ise ekonomide elimizi kolumuzu bağlarlardı”
· “Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret dönemi, Avrupa rekabetine karşı kendini savunamayan ekonomimizi bir de ekonomik kapitülasyon zincirleri ile bağlandı. Örgütlenme ve bireysel değer bakımlarından bizden çok güçlü olanlar; ülkemizde, bir de fazla olarak ayrıcalıklı konumda bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman, istedikleri malları, istedikleri koşullar altında ülkemize sokuyorlardı. Bütün ekonomik sektörlerimizin, bu sayede mutlak egemeni olmuşlardı. Bize karşı yapılan rekabet gerçekten çok kahredici idi. Rakiplerimiz, bu şekilde gelişmeye elverişli sanayimizi de mahvettiler.”
· “Bir devlet ki; kendi yurttaşına koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz; gümrük işlemlerini, vergilerini ülkenin ve ulusun gereksinimlerine göre düzenlemekten alıkonmuştur; bir devlet ki fazla olarak, yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksundur; böyle bir devlete elbette bağımsız denemez. Devletin ve ulusun hayatına yapılan müdahaleler yalnız bu kadar değil, daha fazla idi.
· Ulusun, doğrudan doğruya yaşamsal gereksinimlerinden olan, örneğin demiryolu yapmak için, devlet serbest değildi. Mutlaka müdahale vardı. Bundan dolayı, yaşamını teminden men ettirilen bir devlet bağımsız olabilir mi? Devlet, bağımsızlığını çoktan yitirmişti. Osmanlı ülkesi, yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi ve Osmanlı içindeki Türk ulusu da bütünüyle tutsak bir duruma gelmişti.”
Devam edecek.....Gördüğünüz üzere sanki TARİH TEKERRÜR EDİYOR:::::
Salı, Haziran 27, 2006
Ekonomik Kriz..Yine Mi?(2)
Dünden devam...
Balta Limanı Antlaşması sonunda neler oldu, bir bakalım;
Devletin bağımsız dış ticaret politikası izleme seçeneği ortadan kalktı. Çünkü Balta Limanı Anlaşması, yalnızca gümrük vergilerini daha düşük düzeylere çekmekle kalmıyor, Osmanlı Devleti artık, kendi gümrük vergilerini Avrupa devletleriyle birlikte saptamayı kabul ediyordu.
Hükümet, dış ticarete olağanüstü vergi koyma hakkını da yitirdi. Bu kayıp; devleti, hükümetlerin mali kriz dönemlerinde başvurabilecekleri önemli bir gelir kaynağından yoksun bıraktı.
İthal malları, iç pazarı adeta istila etti.
Ekonominin eski yeni bütün sanayileri yok oldu. Fabrikaların çoğu, Avrupalılarla imzalanan serbest ticaret anlaşmaları uyarınca yapılan ithalatla baş edemeyerek kapandı.
Ticaret ve sanayi yabancıların eline geçti.
Zanaatlara dayalı yerli üretim, Batı kaynaklı mallarla rekabet edemediğinden geriledi.
Ekonomide tarımsal üretim ile tarım – dışı üretim arasındaki tamamlayıcılık ortadan kalktı.
Osmanlı üreticisi hammadde darlığı ile karşı karşıya geldi.
Bilgi birikimi ve teknolojisi yetersiz olduğundan, üretici çaresiz bir duruma düştü.
1840’dan itibaren yüzlerce yabancı tüccar, İmparatorluk içine yerleşti.
Osmanlı tüccarı, İngiliz tüccara oranla daha fazla vergi öder duruma düştü. Bu onun rekabet gücünü kırdı.
Zaten sıfıra yakın bütçe tükendi, hazine gelirleri kurudu. Halk yoksullaştı.
Nasıl bütün bu maddeler hepimize tanıdık geliyor ve bir şeyler çağrıştırıyor değil mi? Şimdi tarihte biraz daha ilerleyelim ve kendimize soralım; Tarihimizde İlk Dış Borcu Ne zaman aldık?
1854 Kırım Savaşı’nda!!
İngilizler’den borç aldık. Osmanlı’nın borcu sıfır o güne kadar. Padişah almamakta direniyor ama Sadrazam, “Alacağız. Kırım Savaşı’na giriyoruz” diyor. 3 milyon sterlinlik devlet tahvili veriyoruz onlara, 2 milyon 514 bin 963 sterlin alıyoruz.
KIRIM SAVAŞI SONUNDA YAPILAN ANTLAŞMANIN BAZI MADDELERİ;
Devlet, iyi örgütlenmiş, tüm tebaasına adil davranan, modern bir devlet haline gelecektir.
Müslüman olamayan tebaaya tam eşitlik sağlanacaktır.
Azınlıkların okul, hastane ve kiliseleri düzenlenecektir.
Hıristiyanlar, il meclisine üye olabileceklerdir.
Hıristiyan ve Yahudiler, orduya alınacak hatta isteyenler subay olabilecektir.
Azınlıklar ve yabancılar, gayrimenkul alabileceklerdir.
Azınlıklar ve yabancılar, banka kurabilecektir.
Gayrimüslim din adamları ve kurmaylarının menkul ve gayri menkulleri devlet güvencesine alınacaktır.
Gayrimüslimlere ait mabetlerin tamir ve yeniden yapılanmalarına izin verilecektir.
Gayrimüslimlerin ayin ve törenleri serbest bırakılacaktır.
Yabancılara yol yapma ve toprak edinme hakkı tanınacaktır.
Bakınız bu maddelerde bana tanıdık geliyor!-)))Hele bundan sonrası daha da ilginç olacak, izleyin...
Batı’dan aldığımız borçları ödeyemedikçe, yeni borçlar aldık. Yeni borçlar aldıkça, yeni ödünler verdik. 1862 borçlanması sayesinde İngiliz sermayesi denetimindeki Osmanlı Bankası’na, Fransız sermayesi de katıldı; böylece “Bank-ı Osman-i Şahane” oldu. Kağıt para basma tekelini elde etti. Bütün vergilerden muaftı.
Osmanlı Devleti, 1874 yılına kadar geçen 20 yıl içinde 15 dış borçlanmaya başvurmuştu. Borçların geri ödenmesi gittikçe zorlaşıyordu. Devlet 1863’de bütçe gelirlerinin %17’si dış borç anapara ve faiz ödemesine ayrılırken, bu oran 1875’de %75’ ulaşmıştı.
1875’de borcumuzu ödeyemedik. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, Moratoryum ilan etti. Faiz ve anapara taksitleri beş yıl süreyle yarıya indirildi. Osmanlı iflas etti, tüm ödemeler durduruldu.
Sonuç: Gelsin siyasi ödünler… İngiltere, Ayastafanos Antlaşması’nın koşullarını hafifletmeyi taahhüt ediyor ama; karşılığında KIBRIS ADASI’nı istiyor.
Devam edecek -)))
Sevgiyle kalın...
Balta Limanı Antlaşması sonunda neler oldu, bir bakalım;
Devletin bağımsız dış ticaret politikası izleme seçeneği ortadan kalktı. Çünkü Balta Limanı Anlaşması, yalnızca gümrük vergilerini daha düşük düzeylere çekmekle kalmıyor, Osmanlı Devleti artık, kendi gümrük vergilerini Avrupa devletleriyle birlikte saptamayı kabul ediyordu.
Hükümet, dış ticarete olağanüstü vergi koyma hakkını da yitirdi. Bu kayıp; devleti, hükümetlerin mali kriz dönemlerinde başvurabilecekleri önemli bir gelir kaynağından yoksun bıraktı.
İthal malları, iç pazarı adeta istila etti.
Ekonominin eski yeni bütün sanayileri yok oldu. Fabrikaların çoğu, Avrupalılarla imzalanan serbest ticaret anlaşmaları uyarınca yapılan ithalatla baş edemeyerek kapandı.
Ticaret ve sanayi yabancıların eline geçti.
Zanaatlara dayalı yerli üretim, Batı kaynaklı mallarla rekabet edemediğinden geriledi.
Ekonomide tarımsal üretim ile tarım – dışı üretim arasındaki tamamlayıcılık ortadan kalktı.
Osmanlı üreticisi hammadde darlığı ile karşı karşıya geldi.
Bilgi birikimi ve teknolojisi yetersiz olduğundan, üretici çaresiz bir duruma düştü.
1840’dan itibaren yüzlerce yabancı tüccar, İmparatorluk içine yerleşti.
Osmanlı tüccarı, İngiliz tüccara oranla daha fazla vergi öder duruma düştü. Bu onun rekabet gücünü kırdı.
Zaten sıfıra yakın bütçe tükendi, hazine gelirleri kurudu. Halk yoksullaştı.
Nasıl bütün bu maddeler hepimize tanıdık geliyor ve bir şeyler çağrıştırıyor değil mi? Şimdi tarihte biraz daha ilerleyelim ve kendimize soralım; Tarihimizde İlk Dış Borcu Ne zaman aldık?
1854 Kırım Savaşı’nda!!
İngilizler’den borç aldık. Osmanlı’nın borcu sıfır o güne kadar. Padişah almamakta direniyor ama Sadrazam, “Alacağız. Kırım Savaşı’na giriyoruz” diyor. 3 milyon sterlinlik devlet tahvili veriyoruz onlara, 2 milyon 514 bin 963 sterlin alıyoruz.
KIRIM SAVAŞI SONUNDA YAPILAN ANTLAŞMANIN BAZI MADDELERİ;
Devlet, iyi örgütlenmiş, tüm tebaasına adil davranan, modern bir devlet haline gelecektir.
Müslüman olamayan tebaaya tam eşitlik sağlanacaktır.
Azınlıkların okul, hastane ve kiliseleri düzenlenecektir.
Hıristiyanlar, il meclisine üye olabileceklerdir.
Hıristiyan ve Yahudiler, orduya alınacak hatta isteyenler subay olabilecektir.
Azınlıklar ve yabancılar, gayrimenkul alabileceklerdir.
Azınlıklar ve yabancılar, banka kurabilecektir.
Gayrimüslim din adamları ve kurmaylarının menkul ve gayri menkulleri devlet güvencesine alınacaktır.
Gayrimüslimlere ait mabetlerin tamir ve yeniden yapılanmalarına izin verilecektir.
Gayrimüslimlerin ayin ve törenleri serbest bırakılacaktır.
Yabancılara yol yapma ve toprak edinme hakkı tanınacaktır.
Bakınız bu maddelerde bana tanıdık geliyor!-)))Hele bundan sonrası daha da ilginç olacak, izleyin...
Batı’dan aldığımız borçları ödeyemedikçe, yeni borçlar aldık. Yeni borçlar aldıkça, yeni ödünler verdik. 1862 borçlanması sayesinde İngiliz sermayesi denetimindeki Osmanlı Bankası’na, Fransız sermayesi de katıldı; böylece “Bank-ı Osman-i Şahane” oldu. Kağıt para basma tekelini elde etti. Bütün vergilerden muaftı.
Osmanlı Devleti, 1874 yılına kadar geçen 20 yıl içinde 15 dış borçlanmaya başvurmuştu. Borçların geri ödenmesi gittikçe zorlaşıyordu. Devlet 1863’de bütçe gelirlerinin %17’si dış borç anapara ve faiz ödemesine ayrılırken, bu oran 1875’de %75’ ulaşmıştı.
1875’de borcumuzu ödeyemedik. Sadrazam Mahmut Nedim Paşa, Moratoryum ilan etti. Faiz ve anapara taksitleri beş yıl süreyle yarıya indirildi. Osmanlı iflas etti, tüm ödemeler durduruldu.
Sonuç: Gelsin siyasi ödünler… İngiltere, Ayastafanos Antlaşması’nın koşullarını hafifletmeyi taahhüt ediyor ama; karşılığında KIBRIS ADASI’nı istiyor.
Devam edecek -)))
Sevgiyle kalın...
Pazartesi, Haziran 26, 2006
Ekonomik Kriz! Yine Mi?!?!?!?!
Eminim hepimiz ekonomide son haftalarda olanları anlama çabasındayız. Hem IMF’nin dediklerini harfiyen yerine getirmiş ve ekonomimizi sağlam temellere oturtmuş bir ülkeydik! hem Büyük Türk Büyüklerimiz hepimize “önümüzdeki 10 yılı görebiliyoruz” demişlerdi hem de anlı şanlı iktisatçılarımız ve basınımız ekonomimiz artık sağlam temellere oturdu dememiş miydi?
Pekiyi ne oldu da dünyada başlayan dalgalanma bizleri herkesten daha fazla etkiledi, etkiliyor ve etkileyecek?
Grubumuzda katıldığım tartışmalarda bu krizin yaklaşmakta olduğunu ve bizleri zor günlerin beklediğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. İçimden de inşallah olmaz diye de temennilerde bulunuyordum. Maalesef olmadı ve kriz beklenenden 2-3 ay önce çıktı.
Tüm bunları sizce ülke olarak önceden tahmin edemez miydik? Sıcak para girerken hepimiz seviniyoruz ama ya birden çıkmaya başlarsa ne olur, ne yapmalıyız diye önlemler düşünemez miydik? Türkiye’nin rekabet gücü zayıflıyor, üretimimiz artan ithalat karşısında çökecek, döviz açığı artacak ve ülkemiz bu açığı kapatmak için daha da borçlanacak dolayısıyla hem IMF’ye hem de uluslar arası finans kuruluşlarına daha da bağımlı hale gelecek diye neden hem siyasi hem medyatik hem de sivil Büyük Türk Büyükleri tahminlerde bulunamadı? Yoksa “düşük kur- yüksek faiz” sarmalında halkımız 160 yıldır inlerken Büyük Türk Büyüklerimiz hep bizlere serbest ekonomi ve fiyat istikrarının bizim için çok iyi olduğunu söylemişlerdi ama bu metodu uygulayıp da gelişen tek bir ekonomiden dahi bize örnek vermemişlerdi!
Affınıza sığınarak önümüzdeki birkaç gün özellikle 1980’den sonra yaşanan krizlerin nedenlerini tarihsel bir bakış açısı ile değerlendirmek istiyorum.
Önce yakın tarihimizle ile ilgili aklımızın bir köşesinde dursun diye hatırlatma yapacağım; 1989 yılında AET’ye olan üyelik başvurumuz reddedilince zamanın Başbakanı Turgut Özal, bu yoldan vazgeçmeyeceğiz, şimdi yapmamız gereken Gümrük Birliği’ne girmektir demişti. Daha sonra ki yıllarda ekonomimiz buna göre düzenlendi ve 1994 yılında ekonomik krize yakalandık. Akabinde 6 Mart 1995 yılında Gümrük Birliği’ne girdik. Zamanın Başbakanı Tansu Çiller “İddia ediyorum en geç 1998 yılında Avrupa Birliğindeyiz” dedi! Gümrük Birliğinin devreye girmesi ile ekonomimiz daha da dışa bağımlı hale geldi. 1999-2000 yılında ise ABD’nin Irak’a müdahelesi gündeme geldi. 1999 Helsinki zirvesi ile AB ile yeni bir döneme girildi ve 2001 krizine yakalandık, seçimler oldu ve AK parti iktidarı ile tanıştık. Hedefimiz AB onun için IMF programına sıkı sıkıya bağlıyız dendi ve 3-4 yıl pembe hayalleler yaşadık. Ekim 2005 ve Aralık 2005 AB ile müzakerelere başladık ve 2006 yılında yine ekonomik krize girdik! Tüm bu tarihlerde IMF ile hep anlaşmalar yapmış olmamızı ve bunlara sıkı sıkıya bağlı kaldığımızı da belirtmenden geçemeyeceğim.
Şimdi biraz gerilere gidelim yaklaşık 160 yıl önceye-)
İngilizler 1820 li yıllarda sanayi devrimini tamamlar, mallarını satmak ve zenginleşmek için yeni pazarlara ihtiyaç duyar. İlk olarak diğer zengin ABD’ye ve daha az zengin olan Avrupa ülkelerine mal satmak için girişimde bulunur. Ama, Avrupa ülkeleri ve ABD, hemen gümrük duvarlarını yükseltirler. İngiltere bu kez diğer ülkelere yönelir, kimini silah zoruyla kimini ise TİCARİ Anlaşmalar yolu ile kendi mallarını satmaya razı eder!!!
Bizim de 160 YILLIK SERÜVENİMİZ BAŞLAR…
O yıllarda Osmanlı tahtında II. Mahmut (1808 – 1839) oturmaktadır. Sadrazamı ise Mustafa Reşit Paşa’dır ve İngilizler ile iyi ilişkiler içindedir! Avrupalılaşmanın kurtuluş olduğuna yürekten inanıyor ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“ Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
Pekiyi Avrupalılar ve özellikle de İngilizler bu işe ne diyordu? İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston:
“ Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın tebaasının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.”
Sonunda 16 Ağustos 1838’de Mustafa Reşit Paşa, Balta Limanı Antlaşmasını “kalkınma yolunu açacak” bir belge olarak İngilizlerle imzalar.
Balta Limanı Antlaşması nelere yol açtı?
Osmanlı’nın iç pazarı, Batı’nın sanayi ürünlerine açıldı, dış ticaret dengesi bozuldu. O yılki ihracatımız 1 milyon 81 bin sterlindi. İthalatımız, 3 milyon 85 bin sterlindi. Makas, 2 milyon sterlindi. Hemen anlaşmanın akabinde bu makas, 11 milyon sterline çıktı.
Bu antlaşmanın aşağıda sıralayacağım bazı maddeleri ise bilmem sizlere tanıdık geldi mi?
·Gümrük vergi oranları ihracatta %12’ye, ithalatta ise % 5’e düşürülecekti.
· İngilizler, dünyanın neresinden olursa olsun istedikleri malları ülkeye rahatlıkla gümrüksüz sokabilecekti.
· Yed-i Vahit (TEKEL) usulü kaldırılacaktı.
· Mal alım ve nakli için belge istenmeyecekti.
· İngiliz tüccarı iç ticarette en ayrıcalıklı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecekti.
· Yabancı mallar, Boğazlar’dan serbestçe geçecek, Osmanlı limanlarında bir gemiden öbürüne aktarılacak, transit ticaret serbest olacaktı. Bu işlemlerden ayrıca hiçbir vergi alınmayacaktı.
· İngilizler, demiryollarından ücretsiz faydalanacaktı.
· Kapitülasyonlar devam edecek, anlaşma ile tanınan yeni ayrıcalıklar öncekilere eklenecekti.
· Anlaşma hükümlerinden diğer devletler de yararlanabilecekti.
· Anlaşma sonsuza kadar yürürlükte ve geçerli kalacaktı.
Sürecek....
Pekiyi ne oldu da dünyada başlayan dalgalanma bizleri herkesten daha fazla etkiledi, etkiliyor ve etkileyecek?
Grubumuzda katıldığım tartışmalarda bu krizin yaklaşmakta olduğunu ve bizleri zor günlerin beklediğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. İçimden de inşallah olmaz diye de temennilerde bulunuyordum. Maalesef olmadı ve kriz beklenenden 2-3 ay önce çıktı.
Tüm bunları sizce ülke olarak önceden tahmin edemez miydik? Sıcak para girerken hepimiz seviniyoruz ama ya birden çıkmaya başlarsa ne olur, ne yapmalıyız diye önlemler düşünemez miydik? Türkiye’nin rekabet gücü zayıflıyor, üretimimiz artan ithalat karşısında çökecek, döviz açığı artacak ve ülkemiz bu açığı kapatmak için daha da borçlanacak dolayısıyla hem IMF’ye hem de uluslar arası finans kuruluşlarına daha da bağımlı hale gelecek diye neden hem siyasi hem medyatik hem de sivil Büyük Türk Büyükleri tahminlerde bulunamadı? Yoksa “düşük kur- yüksek faiz” sarmalında halkımız 160 yıldır inlerken Büyük Türk Büyüklerimiz hep bizlere serbest ekonomi ve fiyat istikrarının bizim için çok iyi olduğunu söylemişlerdi ama bu metodu uygulayıp da gelişen tek bir ekonomiden dahi bize örnek vermemişlerdi!
Affınıza sığınarak önümüzdeki birkaç gün özellikle 1980’den sonra yaşanan krizlerin nedenlerini tarihsel bir bakış açısı ile değerlendirmek istiyorum.
Önce yakın tarihimizle ile ilgili aklımızın bir köşesinde dursun diye hatırlatma yapacağım; 1989 yılında AET’ye olan üyelik başvurumuz reddedilince zamanın Başbakanı Turgut Özal, bu yoldan vazgeçmeyeceğiz, şimdi yapmamız gereken Gümrük Birliği’ne girmektir demişti. Daha sonra ki yıllarda ekonomimiz buna göre düzenlendi ve 1994 yılında ekonomik krize yakalandık. Akabinde 6 Mart 1995 yılında Gümrük Birliği’ne girdik. Zamanın Başbakanı Tansu Çiller “İddia ediyorum en geç 1998 yılında Avrupa Birliğindeyiz” dedi! Gümrük Birliğinin devreye girmesi ile ekonomimiz daha da dışa bağımlı hale geldi. 1999-2000 yılında ise ABD’nin Irak’a müdahelesi gündeme geldi. 1999 Helsinki zirvesi ile AB ile yeni bir döneme girildi ve 2001 krizine yakalandık, seçimler oldu ve AK parti iktidarı ile tanıştık. Hedefimiz AB onun için IMF programına sıkı sıkıya bağlıyız dendi ve 3-4 yıl pembe hayalleler yaşadık. Ekim 2005 ve Aralık 2005 AB ile müzakerelere başladık ve 2006 yılında yine ekonomik krize girdik! Tüm bu tarihlerde IMF ile hep anlaşmalar yapmış olmamızı ve bunlara sıkı sıkıya bağlı kaldığımızı da belirtmenden geçemeyeceğim.
Şimdi biraz gerilere gidelim yaklaşık 160 yıl önceye-)
İngilizler 1820 li yıllarda sanayi devrimini tamamlar, mallarını satmak ve zenginleşmek için yeni pazarlara ihtiyaç duyar. İlk olarak diğer zengin ABD’ye ve daha az zengin olan Avrupa ülkelerine mal satmak için girişimde bulunur. Ama, Avrupa ülkeleri ve ABD, hemen gümrük duvarlarını yükseltirler. İngiltere bu kez diğer ülkelere yönelir, kimini silah zoruyla kimini ise TİCARİ Anlaşmalar yolu ile kendi mallarını satmaya razı eder!!!
Bizim de 160 YILLIK SERÜVENİMİZ BAŞLAR…
O yıllarda Osmanlı tahtında II. Mahmut (1808 – 1839) oturmaktadır. Sadrazamı ise Mustafa Reşit Paşa’dır ve İngilizler ile iyi ilişkiler içindedir! Avrupalılaşmanın kurtuluş olduğuna yürekten inanıyor ve başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu:
“ Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.”
Pekiyi Avrupalılar ve özellikle de İngilizler bu işe ne diyordu? İngiliz Dışişleri Bakanı Palmerston:
“ Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın tebaasının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.”
Sonunda 16 Ağustos 1838’de Mustafa Reşit Paşa, Balta Limanı Antlaşmasını “kalkınma yolunu açacak” bir belge olarak İngilizlerle imzalar.
Balta Limanı Antlaşması nelere yol açtı?
Osmanlı’nın iç pazarı, Batı’nın sanayi ürünlerine açıldı, dış ticaret dengesi bozuldu. O yılki ihracatımız 1 milyon 81 bin sterlindi. İthalatımız, 3 milyon 85 bin sterlindi. Makas, 2 milyon sterlindi. Hemen anlaşmanın akabinde bu makas, 11 milyon sterline çıktı.
Bu antlaşmanın aşağıda sıralayacağım bazı maddeleri ise bilmem sizlere tanıdık geldi mi?
·Gümrük vergi oranları ihracatta %12’ye, ithalatta ise % 5’e düşürülecekti.
· İngilizler, dünyanın neresinden olursa olsun istedikleri malları ülkeye rahatlıkla gümrüksüz sokabilecekti.
· Yed-i Vahit (TEKEL) usulü kaldırılacaktı.
· Mal alım ve nakli için belge istenmeyecekti.
· İngiliz tüccarı iç ticarette en ayrıcalıklı yerli tüccardan fazla vergi ödemeyecekti.
· Yabancı mallar, Boğazlar’dan serbestçe geçecek, Osmanlı limanlarında bir gemiden öbürüne aktarılacak, transit ticaret serbest olacaktı. Bu işlemlerden ayrıca hiçbir vergi alınmayacaktı.
· İngilizler, demiryollarından ücretsiz faydalanacaktı.
· Kapitülasyonlar devam edecek, anlaşma ile tanınan yeni ayrıcalıklar öncekilere eklenecekti.
· Anlaşma hükümlerinden diğer devletler de yararlanabilecekti.
· Anlaşma sonsuza kadar yürürlükte ve geçerli kalacaktı.
Sürecek....
Çarşamba, Haziran 21, 2006
Türkçemiz
Bir süre önce adını şimdi hatırlayamadığım bir arkadaşımdan aldığım e-iletiyi sizlerle paylaşmak istedim. Türkçemizin yıllardır upradığı saldırıyı ve bu konuda toplum olarak gösterdiğimiz özensizliği vurgulamak açısından acı bir tebessümle okuyacaksınız...
Karaman oğlu Mehmet Beyi arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayımlamıştı;
Bu günden sonra divanda, dergahta, bergahta, mecliste, meydanda,
Türkçe’den başka dil konuşulmaya diye,
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey,
Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gros market
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tabelasının skorboard,
Bilgi akışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduguna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome,
Çıkışında good-bye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body-guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Seki’nin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İş hanımızı plaza, bedestenimizi galleria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast-food,
Yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezintisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag,
Pekalayı, olur’u okey diye söyleyeniniz var mı?
Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri oley oley
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe-show levhasının altında,
Acının da acısı, neskaaaave içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik.
Türkçe’miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karaman oğlu Mehmet Bey’i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?
Karaman oğlu Mehmet Beyi arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayımlamıştı;
Bu günden sonra divanda, dergahta, bergahta, mecliste, meydanda,
Türkçe’den başka dil konuşulmaya diye,
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım, merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun discjokey,
Hanım ağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gros market
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlan tahtasının billboard, sayı tabelasının skorboard,
Bilgi akışının brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduguna güleniniz var mı?
Bırakın eli, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde welcome,
Çıkışında good-bye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body-guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Seki’nin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İş hanımızı plaza, bedestenimizi galleria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast-food,
Yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezintisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag,
Pekalayı, olur’u okey diye söyleyeniniz var mı?
Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri oley oley
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe-show levhasının altında,
Acının da acısı, neskaaaave içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik.
Türkçe’miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karaman oğlu Mehmet Bey’i arıyorum,
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı...
Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?
Pazartesi, Haziran 19, 2006
Çağdaşlaşmanın Prensipleri ve Paradigmalarımız
Sitemizin amacı 21. Yüzyıl ile yeniden düzenlenmeye başlanan dünyamızda, Türkiye'nin geleceğinin ne olacağını sorgulamak ve bu konu hakkında bir forum oluştururak Türk insanın geleceğine, ülkesine, laik ve demokratik Cumhuriyetine nasıl sahip çıkması gerektiği konusunda düşünce egzerzisi yapmasını sağlamaktır.
İlk konu başlığımız paradigmalarımız!!! Sebebi ise ülkemizde hemen hemen tüm konularda özellikle de siyasi, ekonomik ve tarihi konularda kalıplaşmış paradigmalara sahip olunması dolayısıyla yapılan yanlış değerlendirmelerdir.
Hemen herkeste olan bir paradigma konusunda tartışmaya başlayalım isterseniz;
Bizlere yıllarca Türk ulusunun 1071 milat olarak alınırsa 935 yıldır bu topraklarda olduğu ancak bir türlü zenginleşemediği anlatıldı durdu. Pekiyi neden zenginleşemedik;
Zengin ve fakir ülkeler arasındaki fark ülkelerin yaşı değildir. Mesela, Hindistan ve Mısır gibi ülkelerin iki bin yıldan fazla geçmişi vardır ve fakirdirler. Öbür taraftan, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi 150 sene önce isimleri bilinmeyen ülkeler kalkınmış ve zengin ülkelerdir. Doğal kaynakların var olup olmaması da zengin ülke fakir ülke arasındaki farkı yaratmaz!
Japonya; ufacık bir adaya sıkışmış, %80 arazisi tarıma ve hayvancılığa uygun olmayan bir ülkedir ama aynı zamanda dünyanın ikinci büyük ekonomisidir. Ülke dev bir yüzer fabrika gibidir, bütün dünyadan ham madde ithal eder, sonra da bütün dünyaya bitmiş ürün ihraç eder.
Diğer bir örnek, Kakao yetiştiremeyen ancak dünyanın en kaliteli çikolatasını üreten İsviçre’dir. 4 ay sürse de kısa yaz döneminde toprağı da ekerler, hayvancılık ta yaparlar. Bu yetersizlikte bile ürettikleri süt ürünleri en iyi kalitededir. Bu ufak ülke yansıttığı güvenli, düzenli ve çalışkan ülke imajı sayesinde dünyanın para kasası olmayı da başarmıştır.
Zengin ve fakir ülkelerin yöneticilerini birbirleriyle karşılaştırdığınızda aralarında önemli bir fark bulamazsınız. Irk ve deri rengi de önemli değildir. Kendi ülkelerinde tembel olarak tanınan işçiler aslında zengin Avrupa ülkelerinin arkasındaki ana üretici güçtür. Pekiyi, o zaman aradaki fark nereden gelmektedir? Fark, uzun yıllardır kültür ve eğitim ile içlerine işlenen değişik bakış açısıdır. Zengin ve kalkınmış ülke insanlarının davranışlarını incelediğimizde, büyük bir çoğunluğun şu prensiplere kalben inandığını görüyoruz.
1. Bilime Saygı
2. Temel ahlaki kurallara bağlılık
3. Dürüstlük ve Sorumluluk
4. Kanun ve kurallara uyma ve saygı
5. Başkalarının hakkına saygı
6. Çalışkanlık
7. Tasarruf ve yatırıma inanç
8. İrade
9. Dakiklik
10. Analitik düşünce
11. Ulusal çıkar gözetme
12. Vatanına ve milletine bağlılık
Geri kalmış ülkelerde nüfusun çok küçük bir azınlığı bu prensiplere inanmaktadır. Biz, doğal kaynaklarımız olmadığı için veya doğa bize karşı zalim davrandığı için fakir değiliz. Biz, doğru bakış açısına sahip olmadığımız için fakiriz.
Zengin ve kalkınmış ülkeleri o noktaya getiren işlevsel prensiplere uymak ve bunları çocuklarımıza öğretmek azmimiz olmadığı için hala fakiriz.
Gözlemlerimde bu prensiplerin çoğunluğuna eğitimli, eğitimsiz, zengin, fakir toplumumuzun hemen hiçbir kesiminin uymadığını saptadım. Acı olan öğrenim ve kültür seviyesi arttıkça bu prensiplere uymamanın daha da artmasıdır. Bu kesimde olanların büyük çoğunluğu maalesef kendini toplumun diğer kesimlerinden soyutlamakta ve hemen her konuda önceliği olduğuna inanmaktadır. Halbuki, asıl bu kesim yukarıdaki prensipleri uygulayacak ki toplumun diğer kesimleri bu prensipleri uygulamayı kendine örnek alacak.
Özet olarak, ne kadar çok kişi doğru prensipleri benimserse o kadar çabuk düze çıkılacaktır.
İlk konu başlığımız paradigmalarımız!!! Sebebi ise ülkemizde hemen hemen tüm konularda özellikle de siyasi, ekonomik ve tarihi konularda kalıplaşmış paradigmalara sahip olunması dolayısıyla yapılan yanlış değerlendirmelerdir.
Hemen herkeste olan bir paradigma konusunda tartışmaya başlayalım isterseniz;
Bizlere yıllarca Türk ulusunun 1071 milat olarak alınırsa 935 yıldır bu topraklarda olduğu ancak bir türlü zenginleşemediği anlatıldı durdu. Pekiyi neden zenginleşemedik;
Zengin ve fakir ülkeler arasındaki fark ülkelerin yaşı değildir. Mesela, Hindistan ve Mısır gibi ülkelerin iki bin yıldan fazla geçmişi vardır ve fakirdirler. Öbür taraftan, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi 150 sene önce isimleri bilinmeyen ülkeler kalkınmış ve zengin ülkelerdir. Doğal kaynakların var olup olmaması da zengin ülke fakir ülke arasındaki farkı yaratmaz!
Japonya; ufacık bir adaya sıkışmış, %80 arazisi tarıma ve hayvancılığa uygun olmayan bir ülkedir ama aynı zamanda dünyanın ikinci büyük ekonomisidir. Ülke dev bir yüzer fabrika gibidir, bütün dünyadan ham madde ithal eder, sonra da bütün dünyaya bitmiş ürün ihraç eder.
Diğer bir örnek, Kakao yetiştiremeyen ancak dünyanın en kaliteli çikolatasını üreten İsviçre’dir. 4 ay sürse de kısa yaz döneminde toprağı da ekerler, hayvancılık ta yaparlar. Bu yetersizlikte bile ürettikleri süt ürünleri en iyi kalitededir. Bu ufak ülke yansıttığı güvenli, düzenli ve çalışkan ülke imajı sayesinde dünyanın para kasası olmayı da başarmıştır.
Zengin ve fakir ülkelerin yöneticilerini birbirleriyle karşılaştırdığınızda aralarında önemli bir fark bulamazsınız. Irk ve deri rengi de önemli değildir. Kendi ülkelerinde tembel olarak tanınan işçiler aslında zengin Avrupa ülkelerinin arkasındaki ana üretici güçtür. Pekiyi, o zaman aradaki fark nereden gelmektedir? Fark, uzun yıllardır kültür ve eğitim ile içlerine işlenen değişik bakış açısıdır. Zengin ve kalkınmış ülke insanlarının davranışlarını incelediğimizde, büyük bir çoğunluğun şu prensiplere kalben inandığını görüyoruz.
1. Bilime Saygı
2. Temel ahlaki kurallara bağlılık
3. Dürüstlük ve Sorumluluk
4. Kanun ve kurallara uyma ve saygı
5. Başkalarının hakkına saygı
6. Çalışkanlık
7. Tasarruf ve yatırıma inanç
8. İrade
9. Dakiklik
10. Analitik düşünce
11. Ulusal çıkar gözetme
12. Vatanına ve milletine bağlılık
Geri kalmış ülkelerde nüfusun çok küçük bir azınlığı bu prensiplere inanmaktadır. Biz, doğal kaynaklarımız olmadığı için veya doğa bize karşı zalim davrandığı için fakir değiliz. Biz, doğru bakış açısına sahip olmadığımız için fakiriz.
Zengin ve kalkınmış ülkeleri o noktaya getiren işlevsel prensiplere uymak ve bunları çocuklarımıza öğretmek azmimiz olmadığı için hala fakiriz.
Gözlemlerimde bu prensiplerin çoğunluğuna eğitimli, eğitimsiz, zengin, fakir toplumumuzun hemen hiçbir kesiminin uymadığını saptadım. Acı olan öğrenim ve kültür seviyesi arttıkça bu prensiplere uymamanın daha da artmasıdır. Bu kesimde olanların büyük çoğunluğu maalesef kendini toplumun diğer kesimlerinden soyutlamakta ve hemen her konuda önceliği olduğuna inanmaktadır. Halbuki, asıl bu kesim yukarıdaki prensipleri uygulayacak ki toplumun diğer kesimleri bu prensipleri uygulamayı kendine örnek alacak.
Özet olarak, ne kadar çok kişi doğru prensipleri benimserse o kadar çabuk düze çıkılacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
