Sn. Güngör Uras'ın geçenlerde Milliyet gazetesinde çıkan yazısını yıllardır savunduğum fikirlerin bir özeti olduğundan noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim.
Enerji ve haberleşme özelleştirmelerini sorgulamamız zorunlu
Enerji ve haberleşmede devlete ait tesisleri üç beş dolar bularak günü kurtarmak arayışında, "Babalar gibi" yerliye, yabancıya sattık.
Dolarlar geldi de... O dolarları harcayarak çekirdeği ile yediğimiz hurmalar şimdi boğazımızı tırmalamaya başladı.
Haberleşmede, tellisi ile telsizi ile haberleşme sisteminde yabancılar hâkim. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en önemli "müesseselerinin" başında gelen Kara Harp Okulu'nun kumandanının telli ve telsiz telefonları altı ay dinleniyor.
Hükümet, MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri ve de Emniyet (Kumandanın kişisel durumunu bir yana bırakınız) koskoca Kara Harp Okulu telefonlarının, kumandanın telefonlarının dinlenmesinden habersiz. Dinlendiği tespit ediliyor. Bu defa da kimin, nasıl dinlediği bilinmiyor. Hükümet de, MİT de, Türk Silahlı Kuvvetleri de, emniyet de bunları merak etmiyor.
Bu olay bu ülkede hiç önemsenmiyor. Kişiselleştirilerek, örtbas ediliyor. Olacak şey mi?
Ülke "yol geçen hanı" oldu
Enerji sektöründe özelleştirme başlatıldı. Elektrikte, doğalgazda, petrolde yerli ve yabancı firmalara üretim, dağıtım konularında imkânlar tanındı. Tanınıyor. Elektrik üretiminde yerli yabancı özel yatırımcının, doğalgaz, kömür ve su kullanarak elektrik enerjisi üretmesi teşvik ediliyor.
Toplam elektrik enerjisi üretiminde şimdilik yüzde 15 paya sahip olan, doğalgazdan elektrik üreten "otoprodüktörler", doğalgaz fiyatındaki artışı elektrik fiyatına yansıtamadıkları için üretimi durduruyor. Onlar elektrik üretmeyince elektrik kesintileri başlıyor.
Hükümet "hırçınlaşıyor". "Asarız, keseriz... Basarız, yok ederiz" söylemleri ile sorunun çözüleceği sanılıyor.
Haberleşme sektöründeki sorun "güvenlik" sorunu. Elektrik enerjisi sektöründeki sorun "maliyet " sorunu.
Otoprodüktör adı verilen elektrik üreticileri 1 kwh elektrik üretirken kullandıkları doğalgazın fiyatı iki yılda 3.5 cent'ten 5.8 cent'e yükseldi. Bu nedenle l kwh elektrik maliyeti 5.6 cent'ten 8.0 cent'e yükseldi. Ama hükümet bu üreticilerin elektrik satış fiyatlarını artırmıyor. Otoprodüktörler de zararına üretim yapmamak için üretimi durduruyor.
Regülasyon olmadan olmaz
Gelelim özelleştirmenin "faziletine": (1) Bu iki örnek gösteriyor ki, ayakkabı üreten, iplik yapan kamu tesislerinin özelleştirilmesi ile, enerji ve haberleşme tesislerinin özelleştirilmesi farklı şeyler.
İşte bunun içindir ki, (benim de aralarında bulunduğum) bazı iktisatçılar "stratejik önemi olan" kamu tesis ve kuruluşları özelleştirilirken "uyarıda" bulundu. Ama bu uyarılar, "özelleştirme düşmanlığı" diye küçümsendi. (2) Sağlık, eğitim, enerji, haberleşme, ulaşım gibi konular devletin ana sorumluluk alanına girer.
Bu konularda devlet görev ve sorumluluğunu başkalarına devrederken (özelleştirmeye giderken), özel yatırımcı ve işletmecinin görev ve sorumluluğunu açıklıkla belirlemek zorundadır.
Buna Batı'da "regülasyon" denilir. Regüle etmeden (görev ve sorumluluk sınırını daha baştan çizmeden) özel sektöre bu stratejik sektörlerde faaliyet izni verilirse, sonunda "çıngar" çıkar. Hem halka hem de özel sektöre yazık olur. Devletin saygınlığı yok olur.
Pazartesi, Temmuz 17, 2006
Çarşamba, Temmuz 05, 2006
Ekonomik Kriz! Yine Mi?(son)
60 milyar dolar kasamızda diye caka satan hükümet ve MB bizlere hiç bunun maliyeti nedir diye söylemedi. Hatta anlı şanlı iktisatçılarımız da söylemedi. MB döviz biriktirdikçe piyasada ki net para arzı arttı. Yani Nisan-Mayıs 2006 aylarındaki enflasyon patlaması ve önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak olan enflasyon artışı için her şey hazırlandı.
Şimdi de bağımsız olduğunu iddia ettiğimiz MB faizleri arttırıyor, bu arttırımında enflasyonu kontrol etmek açısından yaptığını beyan ediyor. Yine kuru baskılıyor. Ha bu arada hani dalgalı kur uyguluyorduk, piyasa kuru kendi belirleyecekti? Şimdi sizlere bir komlo teorisi üreteyim. Sakın ülkeden çıkan sıcak para bu yükseltilen faizlerle geri dönüp bir vurgun daha vurmak niyetinde olmasın? Bu arada MB yine döviz rezervlerini yükseltip vurgundan sonraki çıkışta adamların parasını garantiye almasın?
Bakınız bir kez daha yenileyelim. Sıcak para yeniden gelse dahi bu artık sürdürülebilir bir olmayacak ve en geç 1 yıl içerisinde aynı şeyleri yeniden yaşayacağız. Üretmeden ve üretimden elde edeceğimiz gelirin bir kısmını da tasarruf etmeden bir arpa boyu bile yol alamayız.
Pekiyi ne yapmalı?
Herşeyden önce ekonomiye tam anlamıyla kayıt altına almalıyız. Bu olmadığı sürece ülkemizin kalkınması düşe kalka bu şekilde devam eder ve hep gelişmekte olan ülke oluruz. Bakınız ülkemizde 144,000 adet Kurumlar Vergisi mükellefi var. Devletin aldığı bu verginin toplamının %85'ini 10 firma ödemekte! %95'ini ise 100 firma. Böyle bir tablo dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde var? Bu firmaların en az 20 si beğenmediğimiz KİT'lerdir!
Ekonomi kayda girdiğinde kanunsuz rekabet(dikkat haksız değil) ortamı da ortadan kalkacağından şirketler daha verimli çalışacaklar, herşeyden önemlisi emeklerinin tam karşılığını almış olacaklardır.
İhracata dayalı üretimi arttırmalıyız. Montajcı değil, üretici olmalıyız.
Teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak finansal hareketler kontrol edilmelidir. Piyasada dolaşan parayı mümkün olduğu kadar kısıp, tüm hareketlerin sayısal olarak yapılmasını sağlamalı ve vergilendirmeye bunun üzerinden yapmalıyız.
Vergiyi olabildiğince azaltıp özellikle emek üzerindeki şirketlerin rahat hareket etmelerini sağlamalıyız.
Ayrıca, faizleri düşürüp kuru da dalgalanmaya bırakmalıyız. Bunu zaten ABD dahil tüm batılı ülkeler ekonomik krizlerde yapıyorlar.
Evet doğrudur tasarruflarımız yeterli değil hatta eksik, ama ben 70 milyonluk bir ülkenin öyle bir anda batmayacağını düşünüyorum. Hem bunları yapsak bugün yaptıklarımızdan daha mı saçma olur?
Son 7 yazımda ekonomimiz hakkında genel bir yorum yapmaya çalıştım. Umarım sizleri sıkmadım ve karamsarlığa süreklemedim. Ama artık hepimizin bu ülkenin kaderi ile ilgili konularda FB-GS muhabbetine ayırdığımız zamandan daha fazla zaman ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemiz bu duruma düştü ise birazda kabahat bu ülkenin yetişmiş aydın insanlarında...Bu konular ile ilgilenmezsek ve elimizi de taşın altına koymaz ve sadece seçimden seçime görevimizi yaptığımızı düşünürsek, son 50 yıldır yaşadıklarımızın daha da kötüsünü yaşama olasılığı her geçen artar. Unutmayın sizden sonra bu ülkede çocularınız yaşayacak. Onların geleceğinden emin misiniz?
Şimdi kalın sağlıcakla,
Bir süreliğine tatile çıkıyorum, dönünce görüşmek dileği ile...
Şimdi de bağımsız olduğunu iddia ettiğimiz MB faizleri arttırıyor, bu arttırımında enflasyonu kontrol etmek açısından yaptığını beyan ediyor. Yine kuru baskılıyor. Ha bu arada hani dalgalı kur uyguluyorduk, piyasa kuru kendi belirleyecekti? Şimdi sizlere bir komlo teorisi üreteyim. Sakın ülkeden çıkan sıcak para bu yükseltilen faizlerle geri dönüp bir vurgun daha vurmak niyetinde olmasın? Bu arada MB yine döviz rezervlerini yükseltip vurgundan sonraki çıkışta adamların parasını garantiye almasın?
Bakınız bir kez daha yenileyelim. Sıcak para yeniden gelse dahi bu artık sürdürülebilir bir olmayacak ve en geç 1 yıl içerisinde aynı şeyleri yeniden yaşayacağız. Üretmeden ve üretimden elde edeceğimiz gelirin bir kısmını da tasarruf etmeden bir arpa boyu bile yol alamayız.
Pekiyi ne yapmalı?
Herşeyden önce ekonomiye tam anlamıyla kayıt altına almalıyız. Bu olmadığı sürece ülkemizin kalkınması düşe kalka bu şekilde devam eder ve hep gelişmekte olan ülke oluruz. Bakınız ülkemizde 144,000 adet Kurumlar Vergisi mükellefi var. Devletin aldığı bu verginin toplamının %85'ini 10 firma ödemekte! %95'ini ise 100 firma. Böyle bir tablo dünyanın hangi gelişmiş ülkesinde var? Bu firmaların en az 20 si beğenmediğimiz KİT'lerdir!
Ekonomi kayda girdiğinde kanunsuz rekabet(dikkat haksız değil) ortamı da ortadan kalkacağından şirketler daha verimli çalışacaklar, herşeyden önemlisi emeklerinin tam karşılığını almış olacaklardır.
İhracata dayalı üretimi arttırmalıyız. Montajcı değil, üretici olmalıyız.
Teknolojinin tüm nimetlerinden yararlanarak finansal hareketler kontrol edilmelidir. Piyasada dolaşan parayı mümkün olduğu kadar kısıp, tüm hareketlerin sayısal olarak yapılmasını sağlamalı ve vergilendirmeye bunun üzerinden yapmalıyız.
Vergiyi olabildiğince azaltıp özellikle emek üzerindeki şirketlerin rahat hareket etmelerini sağlamalıyız.
Ayrıca, faizleri düşürüp kuru da dalgalanmaya bırakmalıyız. Bunu zaten ABD dahil tüm batılı ülkeler ekonomik krizlerde yapıyorlar.
Evet doğrudur tasarruflarımız yeterli değil hatta eksik, ama ben 70 milyonluk bir ülkenin öyle bir anda batmayacağını düşünüyorum. Hem bunları yapsak bugün yaptıklarımızdan daha mı saçma olur?
Son 7 yazımda ekonomimiz hakkında genel bir yorum yapmaya çalıştım. Umarım sizleri sıkmadım ve karamsarlığa süreklemedim. Ama artık hepimizin bu ülkenin kaderi ile ilgili konularda FB-GS muhabbetine ayırdığımız zamandan daha fazla zaman ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Ülkemiz bu duruma düştü ise birazda kabahat bu ülkenin yetişmiş aydın insanlarında...Bu konular ile ilgilenmezsek ve elimizi de taşın altına koymaz ve sadece seçimden seçime görevimizi yaptığımızı düşünürsek, son 50 yıldır yaşadıklarımızın daha da kötüsünü yaşama olasılığı her geçen artar. Unutmayın sizden sonra bu ülkede çocularınız yaşayacak. Onların geleceğinden emin misiniz?
Şimdi kalın sağlıcakla,
Bir süreliğine tatile çıkıyorum, dönünce görüşmek dileği ile...
Salı, Temmuz 04, 2006
Ekonomik Kriz! Yine Mi?(6)
Bundan önceki 5 yazımda tarihsel olarak ülkemizin içine düştüğü cendereyi açıklamaya çalıştım. Acı olan 150 yıldır aynı hastalığı farklı yöntemler ama aynı reçeteyle çözmeye çalıştığımız ve hemen her seferinde duvara toslamaktan geri kalmadığımızdır.
Son haftalarda meydana gelen çalkantıdan maalesef yine kimsenin bir ders çıkardığı yok. Ama hepimize yine pompalanan ders, aman IMF programına sahip çıkın (sanki bundan önce 19 defa çıkmışız gibi!), AB ile ilişkileri bozmayın (sanki hep biz bozuyormuşuz gibi!), ha bir de bütçeyi sıkın yatırım yapmayın vs. vs. vs. Aba altından gösterilen sopada "yabancı sermaye girişi yavaşlar hatta durur bir de üstüne üstlük çıkmaya başlar" söylemidir. Buradan anladığım mesele esrar içmek değil ama giderek artan bir şekilde daha fazla esrar bulamamak!!!
Hem IMF destekli istikrar programı incelendiğinde, siz hiç üretim artışına dayalı bir döviz bolluğunun hedef alındığını gördünüz mü? Program tamamen dışarıdan yabancı sermaye ve sıcak para girişine dayalı bir programdı. Dolayısı ile döviz bolluğu sağlanacak ve enflasyon tabiiatı ile yenilecekti. Ama bu her 4-5 senede başımıza gelenden farklı bir olay değildi ki. Bu progrma(lar) hep cari açığı yükseltti, cari açık yükseldikçe de biz bu krizlere hep yakalandık.
Üretim bolluğu olmadan döviz bolluğu olabilir mi? Daha doğrusu bunun tersi hormonlu bir bolluk değil midir? Haydi bunu sokaktaki vatandaş bilmiyor diyelim Büyük Türk Büyükleri de mi bilmezler, anlı şanlı iktisatçılarımız da mı bilmezler?
Benim gözlemlediğim IMF'nin asıl amacı uluslararası sermayenin gelişmiş ülkelerde sıkışan kar oranlarına alternatif yüksek getiri alanları yaratmaktır. Bunu da en güzel ve en karlı şekilde Türkiye gibi yükselen pazarlar diye lanse edilen ülkelerde yapabilirdi. Sıcak para kendi ülkesinde elde edemediği tatlı karı geçen 3 yıllık dönemde Türkiye'de elde etti. Tabii çıkarken de bunu garantiye alması gerekiyordu. O zaman da döndüler MB'na rezervlerinizi yükseltin dediler. MB rezervlerini 60 milyar dolara yakın yükseltti. Böylece uluslararası sermaye 2002-2005 arası elde ettiği tatlı kardan hiç ödün vermeden ülkeden çıkarken de parasını garantiye aldı!
Devamı edecek...
Son haftalarda meydana gelen çalkantıdan maalesef yine kimsenin bir ders çıkardığı yok. Ama hepimize yine pompalanan ders, aman IMF programına sahip çıkın (sanki bundan önce 19 defa çıkmışız gibi!), AB ile ilişkileri bozmayın (sanki hep biz bozuyormuşuz gibi!), ha bir de bütçeyi sıkın yatırım yapmayın vs. vs. vs. Aba altından gösterilen sopada "yabancı sermaye girişi yavaşlar hatta durur bir de üstüne üstlük çıkmaya başlar" söylemidir. Buradan anladığım mesele esrar içmek değil ama giderek artan bir şekilde daha fazla esrar bulamamak!!!
Hem IMF destekli istikrar programı incelendiğinde, siz hiç üretim artışına dayalı bir döviz bolluğunun hedef alındığını gördünüz mü? Program tamamen dışarıdan yabancı sermaye ve sıcak para girişine dayalı bir programdı. Dolayısı ile döviz bolluğu sağlanacak ve enflasyon tabiiatı ile yenilecekti. Ama bu her 4-5 senede başımıza gelenden farklı bir olay değildi ki. Bu progrma(lar) hep cari açığı yükseltti, cari açık yükseldikçe de biz bu krizlere hep yakalandık.
Üretim bolluğu olmadan döviz bolluğu olabilir mi? Daha doğrusu bunun tersi hormonlu bir bolluk değil midir? Haydi bunu sokaktaki vatandaş bilmiyor diyelim Büyük Türk Büyükleri de mi bilmezler, anlı şanlı iktisatçılarımız da mı bilmezler?
Benim gözlemlediğim IMF'nin asıl amacı uluslararası sermayenin gelişmiş ülkelerde sıkışan kar oranlarına alternatif yüksek getiri alanları yaratmaktır. Bunu da en güzel ve en karlı şekilde Türkiye gibi yükselen pazarlar diye lanse edilen ülkelerde yapabilirdi. Sıcak para kendi ülkesinde elde edemediği tatlı karı geçen 3 yıllık dönemde Türkiye'de elde etti. Tabii çıkarken de bunu garantiye alması gerekiyordu. O zaman da döndüler MB'na rezervlerinizi yükseltin dediler. MB rezervlerini 60 milyar dolara yakın yükseltti. Böylece uluslararası sermaye 2002-2005 arası elde ettiği tatlı kardan hiç ödün vermeden ülkeden çıkarken de parasını garantiye aldı!
Devamı edecek...
Pazartesi, Temmuz 03, 2006
Ekonomik Kriz! Yine Mi?(5)
Bunlara ilave olarak özellikle yazılı ve görsel basın vasıtasıyla Türkiye’nin en fazla memur istihdam eden, ekonomide kamunun ağırlığının en yüksek olduğu, hatta, dünyanın kalan en son sosyalist ülkelerinden biri olduğuna inandırıldık. Hepimiz özelleştirme adlı o büyülü kelimenin etkisinde kaldık.
Halbuki gerçekler bambaşkaydı!
“Türkiye en fazla memur istihdam eden ülkedir” tezi gerçekleri yansıtmıyordu.
Türkiye'de, 30 kişiden biri memur iken ABD'de 13 kişiden biri, Finlandiya'da her 10 kişiden biri, Kanada'da her 12 kişiden biri, Almanya ve Hollanda'da 19 kişiden biri ve İtalya'da 25 kişiden biri memur idi. Bu söylem hala daha sürmektedir ve yine gerçekleri yansıtmamaktır.
“Türkiye Kamunun ekonomide en fazla olduğu ülkedir” tezi de yalandı. Ekonomik hayat içinde devletin payı, Amerika'da yüzde 32,3, Almanya'da yüzde 49, Avusturya'da yüzde 51,7, Belçika'da yüzde 54.3, Fransa'da yüzde 54.25, İngiltere'de yüzde 41, İspanya'da yüzde 42.2,İsviçre'de yüzde 48.8, İtalya'da yüzde 50.2 Japonya'da yüzde 35, Kanada'da yüzde 42.3, Norveç'te yüzde 43.6, Türkiye'de ise yüzde 26.6 idi. ( Kaynak: Economic outlook, June 1998, OECD; Analatic Databank)
Bu yalanlar üzerine inşa edilen özelleştirme hareketimiz 25 yıl sürdü. 25 yıllık özelleştirme macerası umduklarımızın hiçbirini vermedi bize. 25 yıllık bu süreçte; özelleştirme kamu malının yağmalanması olarak gerçekleşti.
Hemen size yakın tarihimizden bir kaç örnek vereyim;
TEKEL’in alkollü içecek bölümü 292 milyon dolara özel sektöre satıldıktan sonra ki yıl içerisinde 950 milyon dolara Amerikalılara satıldı.
Ne oldu da şirketin değeri bu kadar arttı?
Afşin-Elbistan Termik Santrali
Bu santral 1994'de ERG-VERBURD Üretim ve Ticaret AŞ'ye satıldı. Bakanlar kurulu kararından önce fiyat teklifi veren, görüşmelere katılan Erg-Verburd şirketinin aslında var olmadığı daha sonra anlaşıldı. Kararın alındığı tarihte şirket henüz kurulmamıştı. Karardan 19 gün sonra kuruldu. Bu usulsüzlüğün arkasındaki iddialar basına hiç yansımadı.
Hani özelleştirme yolsuzlukları ortadan kaldıracaktı?
Antalya Limanı
Bu liman 1995'de işadamı Süha Süren'e devredildi. Süren'e yapacağı ödemeler için de Sümerbank'tan kredi verildi. Süren kredileri hiç ödemedi. 4 yıl sonra Sümerbank satıldı. Borçları nedeniyle Antalya Limanı, bankanın yeni sahibi Garipoğlu'na geçti. Sümerbank'a el konunca liman devlete geri döndü. Cebinden hiç bir ödeme yapmayan Süren, 4 yılda limandan 50 milyon dolar kazandı. Özelleştiren devlet ise satış parası bir yana bu gelirinden de oldu.
Hani özelleştirme kamuya gelir sağlayacaktı?
Et ve Balık Kurumu
1995 yılında Et balık Kurumu'nun Ankara kombinası satışa sunuldu. Tesisin en cazip yanı Yenimahalle semtine yakın 100 dönümlük arsasıydı. Tesisi ve arsası Gimat adlı bir kooperatife çalıştırma şartıyla 22.3 milyon dolara satıldı. Satış gerçekleşir gerçekleşmez kooperatifi dağıtan işadamları anonim şirket kurdular ve kombinanın arsasının 50 dönümünü 126 milyon dolara Migros'a devrettiler. Arsaya Balkanların en büyük alışveriş merkezi kuruldu. Arsanın kalan 50 dönümlük bölümü de bir şirkete 100 milyon dolara devredildi.
Hani özelleştirme toplumsal yarar sağlayacaktı?
Özelleştirildiği 2002 yılına kadar en çok kurumlar vergisi ödeyen ilk on firma arasında bulunan POAŞ özelleştirildikten sonra hiç kurumlar vergisi ödemedi.
Hani özelleştirme devletin vergilerini arttıracaktı?
Maalesef Türkiye’de ki özelleştirmeler iş insanlarının zenginleşmesine bir başka deyişle devlet eliyle bazılarının zenginleşmesine yol açtı. Pekiyi bunun halkımıza veya ekonomimize sonuç olarak etkisi ne oldu?
Ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk dışında hiçbir şey…
Arkadaşlar,
Buraya kadar 1950’lerden bu yana ülkemizde uygulanan veya uygulatılan ekonomik ve siyasi politikalar hakkında genel olarak bir takım bilgiler vermeye çalıştım. Belki de karamsarlığa düşmenize sebebiyet verdim.
Pekiyi bu politikalar ülkemize hiç mi katkı sağlamadı? Tabii ki sağladı. Sonuçta 1923’de sıfır olarak devir alınan neredeyse hiçbir şeyi olmayan, borç içerisinde ve savaştan çıkmış bir ülkeden bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi haline geldik. Ama bu büyüklük dış borç-düşük kur ile yaratılan hormonlu bir büyüklüktür. O kadar büyüksek neden 18 milyon vatandaşımız açlık sınırında yaşıyor ve bir o kadarı da günlük 2 doların altında yaşamını sürdürüyor?
Türkiye Kalkınma Yarışı’nın bugün neresinde? H. Özdalga’nın “Kötü Yönetilen Türkiye” adlı kitabında yaptığı araştırmaya bir bakalım isterseniz;
• Öncelikle kişi başı milli gelire göre 1970-2003 arasındaki artış ne olmuştur ona bakalım. Türkiye ile kıyaslayacağımız 15 ülke şunlardır;
– Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Norveç, Portekiz ve Yunanistan
• Avrupa ile Türkiye arasındaki fark hem mutlak olarak hem de orantılı olarak giderek büyümektedir. Şöyle ki,
– 1970 yılında arasında kişi başı milli gelirdeki fark (2,453USD-580 USD)1,873 USD olurken
– 2003 yılında fark (26,414 USD – 2,800 USD) 23,614 USD olmuştur.
– Avrupa’da kişi başına ortalama gelir 1970’de Türkiye’nin 4.2 katı iken, 2003’de 9.4 katı oldu.
– 1970-2003 yılları arasında Türkiye’de kişi başına gelir yılda ortalama %4,9 artarken, Avrupa’da ortalama %7,5 artmıştır.
• Bu gelişme geçmiş 33 yıldaki gibi aynı şekilde devam ederse 33 yıl sonra aradaki fark 21 katına çıkacaktır.
Aynı dönemler arasında, Milli Gelirde ki artış katsayısı Türkiye için 4.9 iken Dünya ortalaması 6.1 kat olmuştur.
Bu rakamlar herkes tarafından ve özellikle de çok başarılı olduk diyen siyaset bezirganları tarafından da kabul edilmesi gereken bir başarısızlıktır.
Pekiyi ne yapmalı? Bundan sonraki yazılarımda karınca kararınca bu konudaki fikirlerimi yazacağım. Sizler de katkıda bulunursanız sevinirim.
Devam edecek……
Halbuki gerçekler bambaşkaydı!
“Türkiye en fazla memur istihdam eden ülkedir” tezi gerçekleri yansıtmıyordu.
Türkiye'de, 30 kişiden biri memur iken ABD'de 13 kişiden biri, Finlandiya'da her 10 kişiden biri, Kanada'da her 12 kişiden biri, Almanya ve Hollanda'da 19 kişiden biri ve İtalya'da 25 kişiden biri memur idi. Bu söylem hala daha sürmektedir ve yine gerçekleri yansıtmamaktır.
“Türkiye Kamunun ekonomide en fazla olduğu ülkedir” tezi de yalandı. Ekonomik hayat içinde devletin payı, Amerika'da yüzde 32,3, Almanya'da yüzde 49, Avusturya'da yüzde 51,7, Belçika'da yüzde 54.3, Fransa'da yüzde 54.25, İngiltere'de yüzde 41, İspanya'da yüzde 42.2,İsviçre'de yüzde 48.8, İtalya'da yüzde 50.2 Japonya'da yüzde 35, Kanada'da yüzde 42.3, Norveç'te yüzde 43.6, Türkiye'de ise yüzde 26.6 idi. ( Kaynak: Economic outlook, June 1998, OECD; Analatic Databank)
Bu yalanlar üzerine inşa edilen özelleştirme hareketimiz 25 yıl sürdü. 25 yıllık özelleştirme macerası umduklarımızın hiçbirini vermedi bize. 25 yıllık bu süreçte; özelleştirme kamu malının yağmalanması olarak gerçekleşti.
Hemen size yakın tarihimizden bir kaç örnek vereyim;
TEKEL’in alkollü içecek bölümü 292 milyon dolara özel sektöre satıldıktan sonra ki yıl içerisinde 950 milyon dolara Amerikalılara satıldı.
Ne oldu da şirketin değeri bu kadar arttı?
Afşin-Elbistan Termik Santrali
Bu santral 1994'de ERG-VERBURD Üretim ve Ticaret AŞ'ye satıldı. Bakanlar kurulu kararından önce fiyat teklifi veren, görüşmelere katılan Erg-Verburd şirketinin aslında var olmadığı daha sonra anlaşıldı. Kararın alındığı tarihte şirket henüz kurulmamıştı. Karardan 19 gün sonra kuruldu. Bu usulsüzlüğün arkasındaki iddialar basına hiç yansımadı.
Hani özelleştirme yolsuzlukları ortadan kaldıracaktı?
Antalya Limanı
Bu liman 1995'de işadamı Süha Süren'e devredildi. Süren'e yapacağı ödemeler için de Sümerbank'tan kredi verildi. Süren kredileri hiç ödemedi. 4 yıl sonra Sümerbank satıldı. Borçları nedeniyle Antalya Limanı, bankanın yeni sahibi Garipoğlu'na geçti. Sümerbank'a el konunca liman devlete geri döndü. Cebinden hiç bir ödeme yapmayan Süren, 4 yılda limandan 50 milyon dolar kazandı. Özelleştiren devlet ise satış parası bir yana bu gelirinden de oldu.
Hani özelleştirme kamuya gelir sağlayacaktı?
Et ve Balık Kurumu
1995 yılında Et balık Kurumu'nun Ankara kombinası satışa sunuldu. Tesisin en cazip yanı Yenimahalle semtine yakın 100 dönümlük arsasıydı. Tesisi ve arsası Gimat adlı bir kooperatife çalıştırma şartıyla 22.3 milyon dolara satıldı. Satış gerçekleşir gerçekleşmez kooperatifi dağıtan işadamları anonim şirket kurdular ve kombinanın arsasının 50 dönümünü 126 milyon dolara Migros'a devrettiler. Arsaya Balkanların en büyük alışveriş merkezi kuruldu. Arsanın kalan 50 dönümlük bölümü de bir şirkete 100 milyon dolara devredildi.
Hani özelleştirme toplumsal yarar sağlayacaktı?
Özelleştirildiği 2002 yılına kadar en çok kurumlar vergisi ödeyen ilk on firma arasında bulunan POAŞ özelleştirildikten sonra hiç kurumlar vergisi ödemedi.
Hani özelleştirme devletin vergilerini arttıracaktı?
Maalesef Türkiye’de ki özelleştirmeler iş insanlarının zenginleşmesine bir başka deyişle devlet eliyle bazılarının zenginleşmesine yol açtı. Pekiyi bunun halkımıza veya ekonomimize sonuç olarak etkisi ne oldu?
Ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk dışında hiçbir şey…
Arkadaşlar,
Buraya kadar 1950’lerden bu yana ülkemizde uygulanan veya uygulatılan ekonomik ve siyasi politikalar hakkında genel olarak bir takım bilgiler vermeye çalıştım. Belki de karamsarlığa düşmenize sebebiyet verdim.
Pekiyi bu politikalar ülkemize hiç mi katkı sağlamadı? Tabii ki sağladı. Sonuçta 1923’de sıfır olarak devir alınan neredeyse hiçbir şeyi olmayan, borç içerisinde ve savaştan çıkmış bir ülkeden bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi haline geldik. Ama bu büyüklük dış borç-düşük kur ile yaratılan hormonlu bir büyüklüktür. O kadar büyüksek neden 18 milyon vatandaşımız açlık sınırında yaşıyor ve bir o kadarı da günlük 2 doların altında yaşamını sürdürüyor?
Türkiye Kalkınma Yarışı’nın bugün neresinde? H. Özdalga’nın “Kötü Yönetilen Türkiye” adlı kitabında yaptığı araştırmaya bir bakalım isterseniz;
• Öncelikle kişi başı milli gelire göre 1970-2003 arasındaki artış ne olmuştur ona bakalım. Türkiye ile kıyaslayacağımız 15 ülke şunlardır;
– Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Norveç, Portekiz ve Yunanistan
• Avrupa ile Türkiye arasındaki fark hem mutlak olarak hem de orantılı olarak giderek büyümektedir. Şöyle ki,
– 1970 yılında arasında kişi başı milli gelirdeki fark (2,453USD-580 USD)1,873 USD olurken
– 2003 yılında fark (26,414 USD – 2,800 USD) 23,614 USD olmuştur.
– Avrupa’da kişi başına ortalama gelir 1970’de Türkiye’nin 4.2 katı iken, 2003’de 9.4 katı oldu.
– 1970-2003 yılları arasında Türkiye’de kişi başına gelir yılda ortalama %4,9 artarken, Avrupa’da ortalama %7,5 artmıştır.
• Bu gelişme geçmiş 33 yıldaki gibi aynı şekilde devam ederse 33 yıl sonra aradaki fark 21 katına çıkacaktır.
Aynı dönemler arasında, Milli Gelirde ki artış katsayısı Türkiye için 4.9 iken Dünya ortalaması 6.1 kat olmuştur.
Bu rakamlar herkes tarafından ve özellikle de çok başarılı olduk diyen siyaset bezirganları tarafından da kabul edilmesi gereken bir başarısızlıktır.
Pekiyi ne yapmalı? Bundan sonraki yazılarımda karınca kararınca bu konudaki fikirlerimi yazacağım. Sizler de katkıda bulunursanız sevinirim.
Devam edecek……
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
