Bunlara ilave olarak özellikle yazılı ve görsel basın vasıtasıyla Türkiye’nin en fazla memur istihdam eden, ekonomide kamunun ağırlığının en yüksek olduğu, hatta, dünyanın kalan en son sosyalist ülkelerinden biri olduğuna inandırıldık. Hepimiz özelleştirme adlı o büyülü kelimenin etkisinde kaldık.
Halbuki gerçekler bambaşkaydı!
“Türkiye en fazla memur istihdam eden ülkedir” tezi gerçekleri yansıtmıyordu.
Türkiye'de, 30 kişiden biri memur iken ABD'de 13 kişiden biri, Finlandiya'da her 10 kişiden biri, Kanada'da her 12 kişiden biri, Almanya ve Hollanda'da 19 kişiden biri ve İtalya'da 25 kişiden biri memur idi. Bu söylem hala daha sürmektedir ve yine gerçekleri yansıtmamaktır.
“Türkiye Kamunun ekonomide en fazla olduğu ülkedir” tezi de yalandı. Ekonomik hayat içinde devletin payı, Amerika'da yüzde 32,3, Almanya'da yüzde 49, Avusturya'da yüzde 51,7, Belçika'da yüzde 54.3, Fransa'da yüzde 54.25, İngiltere'de yüzde 41, İspanya'da yüzde 42.2,İsviçre'de yüzde 48.8, İtalya'da yüzde 50.2 Japonya'da yüzde 35, Kanada'da yüzde 42.3, Norveç'te yüzde 43.6, Türkiye'de ise yüzde 26.6 idi. ( Kaynak: Economic outlook, June 1998, OECD; Analatic Databank)
Bu yalanlar üzerine inşa edilen özelleştirme hareketimiz 25 yıl sürdü. 25 yıllık özelleştirme macerası umduklarımızın hiçbirini vermedi bize. 25 yıllık bu süreçte; özelleştirme kamu malının yağmalanması olarak gerçekleşti.
Hemen size yakın tarihimizden bir kaç örnek vereyim;
TEKEL’in alkollü içecek bölümü 292 milyon dolara özel sektöre satıldıktan sonra ki yıl içerisinde 950 milyon dolara Amerikalılara satıldı.
Ne oldu da şirketin değeri bu kadar arttı?
Afşin-Elbistan Termik Santrali
Bu santral 1994'de ERG-VERBURD Üretim ve Ticaret AŞ'ye satıldı. Bakanlar kurulu kararından önce fiyat teklifi veren, görüşmelere katılan Erg-Verburd şirketinin aslında var olmadığı daha sonra anlaşıldı. Kararın alındığı tarihte şirket henüz kurulmamıştı. Karardan 19 gün sonra kuruldu. Bu usulsüzlüğün arkasındaki iddialar basına hiç yansımadı.
Hani özelleştirme yolsuzlukları ortadan kaldıracaktı?
Antalya Limanı
Bu liman 1995'de işadamı Süha Süren'e devredildi. Süren'e yapacağı ödemeler için de Sümerbank'tan kredi verildi. Süren kredileri hiç ödemedi. 4 yıl sonra Sümerbank satıldı. Borçları nedeniyle Antalya Limanı, bankanın yeni sahibi Garipoğlu'na geçti. Sümerbank'a el konunca liman devlete geri döndü. Cebinden hiç bir ödeme yapmayan Süren, 4 yılda limandan 50 milyon dolar kazandı. Özelleştiren devlet ise satış parası bir yana bu gelirinden de oldu.
Hani özelleştirme kamuya gelir sağlayacaktı?
Et ve Balık Kurumu
1995 yılında Et balık Kurumu'nun Ankara kombinası satışa sunuldu. Tesisin en cazip yanı Yenimahalle semtine yakın 100 dönümlük arsasıydı. Tesisi ve arsası Gimat adlı bir kooperatife çalıştırma şartıyla 22.3 milyon dolara satıldı. Satış gerçekleşir gerçekleşmez kooperatifi dağıtan işadamları anonim şirket kurdular ve kombinanın arsasının 50 dönümünü 126 milyon dolara Migros'a devrettiler. Arsaya Balkanların en büyük alışveriş merkezi kuruldu. Arsanın kalan 50 dönümlük bölümü de bir şirkete 100 milyon dolara devredildi.
Hani özelleştirme toplumsal yarar sağlayacaktı?
Özelleştirildiği 2002 yılına kadar en çok kurumlar vergisi ödeyen ilk on firma arasında bulunan POAŞ özelleştirildikten sonra hiç kurumlar vergisi ödemedi.
Hani özelleştirme devletin vergilerini arttıracaktı?
Maalesef Türkiye’de ki özelleştirmeler iş insanlarının zenginleşmesine bir başka deyişle devlet eliyle bazılarının zenginleşmesine yol açtı. Pekiyi bunun halkımıza veya ekonomimize sonuç olarak etkisi ne oldu?
Ekonomik krizler, yoksulluk, işsizlik ve yolsuzluk dışında hiçbir şey…
Arkadaşlar,
Buraya kadar 1950’lerden bu yana ülkemizde uygulanan veya uygulatılan ekonomik ve siyasi politikalar hakkında genel olarak bir takım bilgiler vermeye çalıştım. Belki de karamsarlığa düşmenize sebebiyet verdim.
Pekiyi bu politikalar ülkemize hiç mi katkı sağlamadı? Tabii ki sağladı. Sonuçta 1923’de sıfır olarak devir alınan neredeyse hiçbir şeyi olmayan, borç içerisinde ve savaştan çıkmış bir ülkeden bugün dünyanın 17. büyük ekonomisi haline geldik. Ama bu büyüklük dış borç-düşük kur ile yaratılan hormonlu bir büyüklüktür. O kadar büyüksek neden 18 milyon vatandaşımız açlık sınırında yaşıyor ve bir o kadarı da günlük 2 doların altında yaşamını sürdürüyor?
Türkiye Kalkınma Yarışı’nın bugün neresinde? H. Özdalga’nın “Kötü Yönetilen Türkiye” adlı kitabında yaptığı araştırmaya bir bakalım isterseniz;
• Öncelikle kişi başı milli gelire göre 1970-2003 arasındaki artış ne olmuştur ona bakalım. Türkiye ile kıyaslayacağımız 15 ülke şunlardır;
– Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, Norveç, Portekiz ve Yunanistan
• Avrupa ile Türkiye arasındaki fark hem mutlak olarak hem de orantılı olarak giderek büyümektedir. Şöyle ki,
– 1970 yılında arasında kişi başı milli gelirdeki fark (2,453USD-580 USD)1,873 USD olurken
– 2003 yılında fark (26,414 USD – 2,800 USD) 23,614 USD olmuştur.
– Avrupa’da kişi başına ortalama gelir 1970’de Türkiye’nin 4.2 katı iken, 2003’de 9.4 katı oldu.
– 1970-2003 yılları arasında Türkiye’de kişi başına gelir yılda ortalama %4,9 artarken, Avrupa’da ortalama %7,5 artmıştır.
• Bu gelişme geçmiş 33 yıldaki gibi aynı şekilde devam ederse 33 yıl sonra aradaki fark 21 katına çıkacaktır.
Aynı dönemler arasında, Milli Gelirde ki artış katsayısı Türkiye için 4.9 iken Dünya ortalaması 6.1 kat olmuştur.
Bu rakamlar herkes tarafından ve özellikle de çok başarılı olduk diyen siyaset bezirganları tarafından da kabul edilmesi gereken bir başarısızlıktır.
Pekiyi ne yapmalı? Bundan sonraki yazılarımda karınca kararınca bu konudaki fikirlerimi yazacağım. Sizler de katkıda bulunursanız sevinirim.
Devam edecek……
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder