Çarşamba, Ağustos 23, 2006

Zaten hep sırada değil miydik?

ABD'nin Türkiye'den toprak koparıp, yıllardır oluşturmaya çalıştığı kukla Kürt Devleti'ne vereceği ile ilgili yorumlar üzerine görüşlerimi ifade etmek istedim.

Okuduğum yazılarda ki konu başlığı olarak geçen "bize sıra gelmez" cümlesini yazımın başlığındaki "Zaten hep sırada değil miydik" diye çevirmek benim bu konudaki ana fikrimin temelini oluşturur.

Gelelim sadede; Soğuk savaş sonrası tek kutuplu dünyada ABD ve AB, BOP çerçevesinde Türkiye'ye yeni bir elbise biçti. Bunun içinde yöntemi önce ekonomimizi dibe vurdurmak daha sonra da ileride açıklayacağım darbeleri uygulamak olacaktı.

Burada bir parantez açıp "sınırların artık önemsiz olduğu, globalleşen dünya" yorumlarına karşı kendi görüşümü ifade etmek isterim.

"Benim anladığım esas itibarı ile devletler mal ve hizmet hareketlerini kendi toplumlarının refahını kollayacak ve yükseltecek şekilde denetimleri altında tutarlar. Devletlerin, hukuk düzeni, sosyal ve kültürel düzenleri daha da önemlisi güvenliği ancak ve ancak iktisadi sınırların devlet tarafından korunması ile mümkündür. Örnek vermek gerekirse, ABD'de eyaletler arasında trafik cezalarından, kürtaja, ölüm cezalarından, çevreyi kirletme cezalarına kadar farklılıklar vardır. Ama tek bir şey vardır ki her eyalet için değişmez. ABD'nin tek bir dış ticaret uygulaması vardır. O da ABD kurumlarının egemenliği ve denetimi altındadır. Atatürk'ün de çeşitli zamanlarda dile getirdiği gibi İktisadi sınırlarına egemen olamayan bir ülke, çağdaş anlamda bir devlet olamaz. Çünkü bu sınırlar yoksa siyasi, askeri ve kültürel sınırlar da olamaz." Hem nedense büyük devletler şu globalleşen dünyada en fazla ulusalcılık yapan devletler oldular değil mi?

Şimdi ABD ve AB'nin ekonomiyi bizi AB'ye sokmadan Gümrük Birliği ile Brüksel üzerinden hakimiyetleri altına aldıktan sonra hangi darbeleri vuracağına gelelim. Öncelikle özelleştirme adı altında iç piyasa, tarım, bankalar, borsalar ele geçirilmektedir. Aynı zamanda da iletişim, enerji, eğitim, ve tabii ki medya olmak üzere stratejik alanlar da "babalar gibi satılarak" ele geçirilince ülkenin bölünmesi konusu gündeme gelecektir.Tüm bunları daha kolay yapabilmek için de Batı önce Ermeni terörünü, sonra PKK terörünü, şimdilerde de dincilik-laiklik konusunu kullanmıştır. Sırada Kürtlere ve Ermenilere toprak, Rum Pontus sorununun tekrar günedeme getirilmesi ve tabii ki Alevi-Sunni ayırımı vardır.

Bu da nerden çıktı diyenlere, öncelikle şunu sormak gerekir. Son 15 yılda doğumuzdan batımıza yani Avrupa'dan Orta Asya'ya kadar olan coğrafyada yanılmıyorsam 20 küsur devlet kuruldu. Güneyimizde Irak 3 devlete bölünmüş durumda. Şimdi de Lübnan ve İsrail'de ABD güdümünde bir yapılanma mevcut. Tüm bu olanların üzerine American Armed Forces dergisinde geçenlerde yayınlanan Ortadoğu'nun yeni haritasını koyarsanız, o zaman sırada kimin/kimlerin olduğunu görürsünüz. Komplo demeyin çünkü harita yavaş yavaş gerçekleşmeye başladı bile....Unutmadan bir de zahmet edip Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını bu haritanın üzerine koyun bakalım ne göreceksiniz?(isteyenlere bu çalışmanın yapıldığı haritayı yolluyabilirim)

Pekiyi neden?

Enerji kaynaklarının ve enerjinin nakil hatları üzerinde büyük devletler kendilerine problem yaratacak ve/veya güçlenecek devletler istemezler. Enerjisiz hiçbir devlet yaşamını idame ettiremez. ABD/AB bu enerji kaynaklarına muhtaç...Bundan dolayı bu bölgeleri her zaman hakimiyetleri altında tutmak isterler. Bunu ya kukla yönetimlerle ya iç karışıklıklar çıkartarak ya doğrudan müdahale ile ya da devletleri küçük parçalara bölerek yaparlar. Küçük parçalara böldükleri ülkeleri kolayca yönlendirme olanağına kavuşurlar. Türkiye ve Türk ulusu üzerinde oynanan oyun da budur zaten.

Gelelim Kürt sorununu halletmemiz gerek söylemlerine. Daha önceki bir yazımda belirttiğim gibi öncelikle Türkiye Türklüğü kavramı üzerinde durmak da fayda vardır. 1000 yıl önce bu topraklara gelindiğinde burada Ermeni, Rum, Kürt ve Araplarla karşılaşıldı ve 1000 yıllık süreçte oluşan karışımla bu topraklarda yaşayan Türk ulusu meydana geldi. Hemen hepimizin seceresine bir bakmasını tavsiye ederim, o zaman ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Aynen ABD'de olduğu gibi...Orada da etnik kökenler var hepsi ben Amerikalıyım der...

O yüzden ortada Kürt sorunu diye bir şey yok aslında ortada dış kaynaklı bir kışkırtma var. Olaya Kürt sorununu çözmeliyiz artık diye başlarsak bu tuzağa da düşmüş oluruz. Sorarım herkese dünyada hangi gelişmiş devlet böyle bir şeye müsaade eder. Ortada ülkeyi bölmeyi amaçlayan dış kaynaklı bir kışkırtma mevcuttur tıpkı Kurtuluş Savaşı sırasında ve 1930'larda olduğu gibi...Bu kışkırtmaya alet olanlar ve iş birlikçileri de şimdilerde demokrasi kisvesi altında ve din sömürüsü ile başta bugünkü iktidar olmak üzere bunu desteklemektedirler.

Özellikle gençlerin tarihi iyi okumalarını ve atalarımızın bu topraklar için verdikleri savaşı ve özverileri unutmamalarını tavsiye ederim. Tarihten ders almayan uluslar yok olmaya her zaman mahkumlardır.

Esenlikler dilerim...

Pazartesi, Ağustos 21, 2006

Tarikatların Murit Sayısı Neden Artıyor?(2)

Pekiyi ne yapılmalı da toplumun her kesimini laiklik etrafında toplamalı ve cumhuriyetimize yapılan bu dış kaynaklı iç saldırıyı durdurmalı?

Din söyleminin özellikle de sağ ve dinci partiler ile sadece kendi çıkarını düşünen dinci akımların elinden kurtarmanın başlıca anahtarı din eğitiminin ve öğretiminin Türkçeleştirilmesinden geçmektedir. Bildiğim kadarı ile dünyada kendi dili haricinde dinini yaşayan bizden başka bir ülke vatandaşı yoktur. Dini vecibelerini yerine getiren halkımızın önemli çoğunluğu ettiği duanın anlamını bilmeden dua etmektedir. Bu durum dinci bağnazların bulanık sudan yararlanarak halkımızın beynini hurafelerle doldurmasını sağlamaktadır.

Din konusunda bugüne kadar hep türban üzerinden yapılan ve yasaklamaya dayalı politikalar terk edilmelidir. Onun yerine özellikle dinci yobazların ikilemleri her yerde dillendirilmelidir. Örneğin, 1970’lerden önce neden Türban yoktu? O zaman Türban takmayan kadınlar Müslüman değil miydi? Ya da Kuran'da faiz örtünmeden daha da kesin bir ifade ile yasakken, özellikle dinci yobazların bundan neden yararlandıkları vurgulanmalıdır.

Ayrıca, eğitim ve öğrenim olarak donanımlı kesimin dini konulara daha fazla eğilmesi, okuması ve etrafına da öğrendiklerini anlatması gereklidir. Bu kesim genelde bu konudaki yanlışlıkları ve sömürüyü görüp bu konulardan uzak durmayı tercih etmekte bu da dolaylı olarak dinci yobazların meydanı boş bulmasına sebebiyet vermektedir.

Dinimizde ruhban sınıfı yoktur ama imamlık yapan zümre maalesef eğitim yönünden eksiktir. Bu konuya doğru bir şekilde yaklaşıp, bu eksikliğin giderilmesi elzemdir. Doğrusu imam-hatip ve ilahiyat fakültesi mezunlarının bu işi yapmalarıdır. Tabii bu kurmlardaki eğitimin de çağdaş olması şartı ile...

Ama her şeyden önemlisi kadınlarımızın kendi haklarına sahip çıkmalarıdır. Ancak kadınlarımız ikna olduğunda ve kendi bireysel özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip çıktıklarında din sömürüsü sona erecektir. Türban takan kadınlarımız incelediğimizde ilginç bulgulara ulaşırız. Aşağıdaki 2 paragrafta bu konu hakkındaki kendi tespitlerimi anlatacağım.

Türban takan kadınlarımızla yaptığım söyleşilerde edindiğim izlenimlerimle başlamak istiyorum. Öncelikle kendi aralarında bariz bir şekilde ikiye ayrılmış durumdalar. Hane geliri açısından iyi durumda olanlar ve geliri düşük olanlar. Hane geliri yüksek olanların eşleri siyaseti ve dini çıkar amaçlı kullanarak zenginleşmişlerdir. Zenginliğin getirdiği tüm imkânlardan yararlanmaktadırlar. Genel olarak bu kesimde olan kadınlarımızın gelecek korkusu yok gibi gözükmektedir ve türbanı hem kimlik hem de statü olarak takmaktadır. Ama sürekli olarak bir sorgulama ve kuşku içerisindedirler. Ya eşleri kendilerini aldatıyorsa ya bırakıp giderse ne olacaklar ne yapacaklar gibi sorular kafalarının bir yanında sürekli vardır. Özgürlüklerini hemen her fırsatta kullanmaya ve genişletmeye çalışmakta bir anlamda kendilerini garantiye almak istemektedirler. İlginç olan bu kesimdeki kadınlarımızı büyük çoğunluğu da eğitimli ama çalışmamaktadır. Eşleri çalışmalarını kesinlikle istemez. Ekonomik açıdan kendilerine bağımlı olmalarını ister. Çalışmaya başlayan ve bir nebze de olsa ekonomik gelir elde etmeye başlayan türbanlı kadınların bir süre sonra evlilik hayatlarında sorunlar çıkmaya başlamaktadır.

Hane geliri açısından geliri düşük olan kesimde ise durum daha farklıdır. Bu kesimdeki kadınlarımızın büyük çoğunluğu genel anlamda temizlikçilik, bulaşıkçılık, hazır giyim atölyelerinde işçilik, vb. işlerde çalışmaktadırlar. Aile bütçesine katkıları eşlerinden çoğu zaman daha fazladır. Fakat kazandıkları parayı olduğu gibi eşlerine vermekte ve ekonomik olarak eşlerine bağımlı kalmaktadırlar. Vermedikleri ya da biriktirmek istedikleri takdirde dayak ve baskı görmektedirler. Gelecek korkuları o kadar büyüktür ki neredeyse kocalarının yanında köle gibi yaşamaktadırlar. Türbanı da öncelikle giyecek bir şeyleri olmadığından takmaktadırlar. Eşleri de türban takmalarını istemekte, türban takmadıkları takdirde gözlerinin açılacağından ve şehirli kadınlar gibi yaşamalarından korkmaktadırlar. Bu gerçekleştiği takdirde kadınlar daha fazla özgürlük isteyecekler ve ekonomik bağımsızlık talepleri giderek de artacaktır. Böyle yaşayan kadınlarımızın hemen hepsi kocalarına diş bilemekte ama çaresizlikten kaderlerine boyun eğmiş şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Aslında tam anlamıyla toplumsal bir dramdır yaşadıkları ve işin acısı şu andaki sistemimizle başka çareleri de yoktur.

Saptamalar bunlar ise çözüm yolları nelerdir? Yukarıda teşhisi yapılan sorunlara nasıl bir çözüm getirmeli ve baskılar karşısında bunalan kadınlarımıza nasıl bir çıkar yol göstermelidir? Bu sorunların çözümleri ile ilgili öneriler aşağıda dikkatinize sunulmaya çalışılacaktır.

• Kadınlarımızın toplum için değeri ortaya çıkarılmalıdır. Çocuklarımızın karakteri ve zekâsının %70’i 3 ile 5 yaş arası oluşmaktadır. Burada babadan çok anneye görev düşmektedir. Annelerin vereceği eğitim, çocuklarımızın geleceğini dolayısı ile ülkemizin geleceğini şekillendirecektir. Bunun ne kadar önemli olduğu topluma ve kadınlarımıza anlatılmalıdır.
. Kadınlarımızın çalışma hayatına daha da fazla katılması sağlanmalıdır. Gerekirse şirketlere kota uygulaması bile düşünülmelidir.
• Kadınlarımızın geleceğini güvence altına alacak bir sigorta sisteminin geliştirilmesi sağlanmalıdır. Özellikle evlerde temizlikçi ve dadı olarak çalışanlar için ev sahiplerinin bu katkı payını onların adına yatırmalarını sağlamak sistemin önemli yaptırımlarından bir tanesi olabilir. (Kocaların paraya el koymasını önlemek amacı ile).
• Çalışmayıp evinde oturan kadınlarımızı da zorunlu olarak sigortalı yapmak bir diğer çözümdür. Böylelikle hem bu kadınlarımızı çalışmaya zorlayacak hem de evin erkeğinin bu primleri yatırmaya mecbur olacaklardır.
• Her ilde mutlak surette baskı gören kadınların tam bir gizlilik içerisinde başvurabilecekleri merkezlerin kurulması sağlanmalıdır. Bu merkezler güvenlik birimleri ile ortak çalışarak mağdur olan kadınlarımızı korumaya almalı ve sorunlarını çözecek şekilde yapılandırılmalıdır.

Yukarıda sıralanan öneriler daha kapsamlı hale getirilebilir, değiştirilebilir ya da genişletilebilir. Önemli olan bu konuda kamuoyunu da bilgilendirerek gerekli adımların atılmasını sağlamaktır.

Yoksa türban üzerinden politika sürekli olarak bu işten çıkar sağlayanlar tarafından gündemde tutulacak ve kullanılacaktır. Türban üzerinden yapılan propaganda ise Tarikatların gücünü arttıracaktır.

Esenlikler dilerim...

Perşembe, Ağustos 17, 2006

Tarikatların Murit Sayısı Neden Artıyor?(1)

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesinden bugüne kadar ülkemiz BOP’un içerisindeki “Ilımlı İslam Devleti” projesi kapsamında hızla demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Toplumumuzun büyük çoğunluğu tarafından ret edilen bu yaklaşım maalesef AKP’nin kadrolaşması ile devletin tüm kurumlarına da sirayet etmiş bulunmaktadır.

Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinden sapma Türkiye’nin dünyadaki yerini ve önemini aslında en önemli “Marka” olma özelliğini de kaybettirecektir. Malumunuz üzere burada anlatmak istediğim dünyadaki “tek laik-Müslüman devlet” olma özelliğidir. Laiklikten vazgeçme durumunda toplumumuzda büyük kırılmalar ve parçalanmaların yaşanacağı aşikârdır.

Dinimizde ruhban sınıfının olmaması nedeniyle tarikatlar ve mezhepler yüzyıllar içinde oluşmuş, bunun sonucunda da cemaat bağlılığı kavramı oluşmuştur. Cemaat liderlerinin kesin hâkimiyeti ve cemaat içerisinde ki biat kültürü zaman içerisinde cemaatler arası çıkar çatışmalarına ve daha da önemlisi kanlı çarpışmalara sebebiyet verecektir. Bu tip yaklaşımların AKP’nin kadrolaşması süresince gözlemlendiği de herkes tarafından bilinmektedir. Ülkemiz için büyük tehlike olan bu durumdan en ivedi şekilde kurtulmamız gerekmektedir.

Pekiyi neden AKP bu kadar oy aldı ve hala anketlerde 1. parti konumunda gözükmekte? Neden halkımız diğer partilere istenilen oranda yönelmiyor? Bunun cevabını bulabilmek için 1980’den itibaren halkımızın yaşadıklarını irdelemek gerekir;

24 Ocak kararları ile birlikte ülkemiz güya serbest piyasa ekonomisine açıldı. Böylelikle ekonomik olarak gelişeceğimiz, tarım toplumu olmaktan çıkıp sanayileşmiş toplum olacağımız ve bunun sonucunda da kentli nüfusun artacağı ve çağdaş uygarlık seviyesine yükseleceğimiz irdelendi. Bu konuda sanki bir fikir birliği oluşturuldu ve tüm sistem buna göre yeniden şekillendirildi. Yaklaşık 26 yıldır da bu sistem içerisinde tabir yerindeyse debelenmekteyiz, ama bir türlü de beklenen (söylenen) gelişmişliğe ulaşamıyoruz. 26 yıldır Gelişmekte olan Ekonomiler içerisinde yer almaktayız.

Sanayileşmenin ilk koşulu olarak kent nüfusu artmalı, köy nüfusu azalmalı dendi. Burada bir parantez açıp AB'deki nüfusun %75'nin köylerde yaşadığını ifade etmek isterim! Tarımdan kopuşlar başlayıp kent nüfusu arttıkça sevindik, sanayileşiyoruz, gelişiyoruz dedik. Hâlbuki durum hiç de sanıldığı gibi olmadı. Tarımda çalışanların büyük çoğunluğu eğitimsiz ve mesleksiz olduğundan kente göç ettiklerinde büyük bir ikilem yaşadılar. Bu insanlar şehre geldiklerinde önce başlarını sokacak bir yer aradılar, ekonomik durumları kötü olduğundan hemşeri ve/veya arazi mafyası yardımıyla gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar. Evin erkeği iyi kötü bir iş buldu. Genelde mesleki beceri gerektirmeyen işlerdi buldukları. Ama gene de geçinemediler, şehir hayatı köy hayatından daha pahallıydı! Artık üretici olmaktan daha fazla tüketici olmuşlardı. Bu durumda evin kadını da çalışmak zorunda kaldı ve onlarda yine ülke ekonomisine katkı sağlamayan ev temizliği, bulaşıkçılık vb. gibi işlerde çalışmaya başladı.

Bu insanlar iş dışında ise birden yalnız olduklarını ve hatta yaşadıkları şehirde okyanustaki bir damla bile olamadıklarını fark ettiler. Kendilerini yabancı bir ülkede yaşıyormuş gibi hissettiler. Köyde ki hayatlarında ise hep bir topluluk içindeydiler ve dayanışma en üst düzeyde olurdu. Bir yerlere aidiyet duygusu ile bağlanmak zorunda hissettiler kendilerini ve tarikatlar da bu boşluklarını doldurmak için biçilmiş kaftandı. Böylelikle “Tarikat üyesi” olarak toplumda bir yer edinecekler ve kendilerine değer verilecekti. Tarikatlar da bunu çok iyi bir şeklide kullandılar ve cemaatlerini arttırdılar. Kadınlar türbana sarıldı ve cemaate kabul edildiler. Ayrıca, bu kıyafet şekli ile giyim maliyetleri de azalacaktı! Erkekler için ise şehirde gördükleri kadın-erkek eşitliği ve bunun sonucunda da kadının söz hakkı ancak bu şekilde bastırılabilirdi. Çünkü kadınlar temizlik işi de yapsalar kendileri ile eşit bazen de daha fazla eve para getirmeye başlamışlardı!

Böylelikle büyük şehirlerimizde İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Bursa gibi kent nüfusu artmaya başladı. Tabii bu kadar bir nüfusu barındırmanın zorlukları ve neredeyse imkânsızlığı yaşadığımız sorunları da beraberinde getirdi. Din söylemini kullanan partiler eskiden sol partilerin doldurduğu alanı etkileri altına aldılar. Bu etki halen de tüm hızıyla sürmektedir. Bu arada şehirlerimizde yaşanamaz duruma gelmeye başladı.

Burada kendisini merkez, ortanın solu ya da ortanın sağı diyen partiler maalesef bir çözüm üretemedi. Bu insanları kucaklayacak ve onların yaşadıkları bu sarsıntıyı karşılayacak önlemler ortaya koyamadı. Uygulanan iletişim stratejisinin yanlışlığı bir türlü gözlemlenemedi. Sürekli olarak bu konuda türbana karşı sert bir tavır alındı.(Sakın türban taraftarı olduğum sanılmasın)

Bu söylem karşı tarafta tepkisel bir birlikteliğe ve mevcut tarikat bağlarını daha da birbirine bağladı. Sanki laik kesim dinsizdir veya dinin kurallarına karşı geliyormuş gibi bir hava yaratılmasına ortam sağlandı. Kadınların örtünmesi daha da teşvik edilir bir hal aldı ve bugünlere gelindi. Meclis Başkanı, Başbakan, Bakan ve devlet kurumlarının kadroları eşleri türbanlı din söylemini siyasetlerinde öncelikli konu yapanların eline geçti. AKP önderliğinde laiklik ilkesi türban üzerinden yıpratılmaya ve yoruma açıldı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa kendini laik diye tanımlayan kesim kendini tehlike de görmeye başladı. Tepkiler yükseldi ve toplum gerildi.

Devam edecek...

Perşembe, Ağustos 10, 2006

Enerji Darboğazı...Büyük Oyun!!!(2)

Enerji darboğazı ile ilgili bir önceki yazımı hatırlarsanız şu şekilde bitirmiştim "Komik olan resmi makamlar dahil herkes Enerji açığı 2010 dan sonra diye cevap verdiler. Yani resmi makamlar resmen "Planlanan Enerji Açığı 2010'dadır" dediler...Siz hiç planlanan açık diye bir şey duydunuz mu? "

Bugünlerde gazetelerden de okuduğunuz gibi Enerji açığının 2009 yılında ortaya çıkacağı söyleniyor. Pekiyi bu duruma nasıl gelindi? İş bilir ve alternatifi olmayan hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki Enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!! Bu söylemin 3 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu.

Bakınız Türkiye'nin yıllık enerji talebi %8 civarında artar, kriz yıllarında bu oran yarıya iner, ama trend budur. Bu piyasada bulunan herkes de bunu bilir. Bir de bizim gibi akarsu rejimi düzenli olmayan bu nedenle hidrolik enerjiye çok fazla bel bağlamaması gereken ve doğalgaza aşırı bir şekilde bağlanılan ülkelerde yedek kapasitenin yaklaşık olarak %25-30 lar civarında olması gerektiğidir. Enerji yatırımlarının da bu çerçevede ve ulusal çıkarlar doğrultusunda planlanlanması gerektiğidir. Ama eğer siz herşeyi özel sektörün yapacağı yatırımlara bağlarsanız, kısa zamanda krize sürüklenirsiniz.(Özel sektör ya yatırımı yapmazsa diye önlem almanız gereklidir. Devleti idare edenlerin bunu bilmesi gerekir)

AK parti heryerde 2002'den bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, enerji konusunu devletin üzerinde yük olmaktan kurtardık derken nedense bu işten sorumlu devletin resmi kurumları 2009 yılında enerji açığımız var demeye başladılar. Nedeni neydi biliyor musunuz? Evet 2002 yılından bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, ama EPDK bunların 7000 MW'a karşılık gelenine lisans verdi. Pekiyi verilen bu lisansların ne kadarı sizce işletmeye bu yıl itibarı ile girdi, sadece 652 MW'ı!!!!...Bir de üstüne popülist yaklaşımla 3 yıldan bu yana elektriğe zam yapmayınca, özel üretim şirketleri(otoprodüktörler) de artık zarar etmeye başlayınca üretimden çıkmaya ya da durdurmaya ya da azaltmaya başladılar. Alın size Enerji Darboğazı....

TEİAŞ 2005 yılnda bir rapor yayınladı ve dedi ki "Şu an işletmede, inşaa halinde ve lisans almış işletmeler dahil 2009 yılında kurak hidrolik koşullarda, 2011 yılında da normal hidrolik koşullarda güvenilir enerji yedeği kalmayacaktır" Cümleyi dikkatlice okursanız bu öngörüde lisans almış olan 7,000 MW'lık santralın işletmeye gireceği dikkate alınmıştır. Lisans almış olan santralların EPDK'nın web sayfasından izlenebileceği üzere Mayıs 2006 itibarı ile ilerleme raporlarına bakılınca son 4 yıldaki yatırımların gerçekleşme oranları yüzde 10 larda !!! Yani özel sektör lisansını almış, yatırımına başlamış ama parası bol ya, yavaş yavaş yapıyor santralını...)))

Hepimizin bildiği gibi özel sektör tamamen ticari kaygılarla hareket eder. Piyasa fiyatlarının yatırımların geri dönüşünü garanti altına alacak seviyede olup olmadığına bakar. Üretilen enerjinin satılabileceği yeterli sayıda ve mali açıdan güçlü alıcılarının bulunup bulunmadığına bakar. Ama AK partinin yarattığı ortam yatırımcıların bu beklentilerine cevap verememektedir. Böyle olunca da enerji arz güvenliğimiz tehlikeli bir boyuta gelmiştir. 2009 yılı kriz beklentisi bu nedenle 2007 yılı ortalarından itibaren başlayacaktır ve en önemlisi de güvenilir güç yedeği olmadan! Asıl sorun da budur. Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten...

Bugün itibarı ile ülkemiz bu oyuna gelmiş durumdadır. 2007 yılında karanlık günlere hazırlıklı olunuz. Jeneratör işine girmek isteyenleriniz varsa hiç durmasınlar, sektör iyi kar getirecek gibi gözüküyor))

Yazımı bitirmeden son komplo teorimi görüşlerinize sunayım isterseniz); Geçenlerde Başbakan üretimlerini sona erdiren ve erdirmek isteyen otoprodüktörleri biz alabiliriz dedi. Tam da Dağıtım özelleştirmelerinin arefesinde...Acaba diyorum hani doğalgaz kontrat devirlerini almaya hak kazanan Rus şirketleri bu santralları da ehven bir fiyata almak istemesin! Hem aldıktan sonra da Dağıtım şirketlerine elektrik satarken doğalgaz maliyetlerini!!! düşürerek katmerli kazanç elde ederler kim bilir!! Böylelikle ilk yazımda bahsettiğim 3,700 milyon USD'delik ilave doğalgaz parasından yolladıkları pardon kaybettikleri))! kısmı da bu şekilde telafi etmiş olurlar..

Hepinize esenlikler dilerim...

Pazartesi, Ağustos 07, 2006

Enerji Darboğazı...Büyük Oyun!!!

Yaratılan Enerji Darboğazı ve arkasındaki Büyük Oyun ile ilgili görüşlerimi 2 yazı ile sizlerle paylaşmak istedim. İlk yazım aşağıdadır;

Temmuz ayında 13 ilimizi karanlıkda bırakan enerji krizinin ardından hem Hükümet hem de özel sektör temsilcileri karşılıklı olarak birbirlerini suçladılar. Bu suçlamaların ardından hükümet ve sektör temsilcileri biraraya geldiler ve yine anlaşamadan birbirlerinden ayrıldılar...Sanki 1-2 toplantı yapmakla, karşılıklı tavizler vermekle Türkiye'nin enerji sorunu çözülecekmiş gibi...

2002 yılından bu yana sürdürülen Enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef uzun süredir kendi çapımda anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir. Haydi karanlıkta kaldığımızda mum ışıkları ve gaz lambaları ile idare ettik diyelim de ya tezgahlanan oyunla yine Türk halkının cebinden çıkacak olan dolarlar için ne yapacağız???

Enerji oyunu dünyada her zaman oynanan ve oyuncuları en yetenekli, en eğitimli ve en paralı kişilerce oynanan bir oyundur. Bu oyunda devletler iflas ettirilir, kurulur, yıkılır, borca sokulur ve oyuncuların elinde oyuncak olur. Çünkü Enerji olmadan hayatınızı devam ettiremezsiniz, evinizde yaşayamaz, hastalarınızı tedavi edemez, fabrikalarınızı çalıştıramaz, toprağınızı dahi işleyemezsiniz...Bu oyunu oynayanlara da kızma hakkı kimsenin yoktur. Sonuçta bu insanlar ve şirketler kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarını ve halklarının yaşamını ve geleceğini korurlar, bunun için savaşım verirler. Siz de ulus olarak bu oyuna istesenizde istemesenizde dahilsinizdir. O zaman oyununuzu da iyi oynamak zorundasınızdır. Devleti yönetenlerin bu bilinçle doğru insanları göreve getirmeleri ve ulusal bir Enerji stratejisi oluşturmaları gerekir!!!!Yani öncelikle kendi çıkarlarını değil ulusal çıkarları gözetmeleri gerekir.

Pekiyi ülkemizde ne yapılıyor? Tahmin edeceğiniz gibi herkes ve özellikle de Ak parti kendi ve yakınlarının çıkarlarını ön plana alıyor. Şimdi oynanan oyunu dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım;

Ak parti iktidara geldiğinde hemen doğalgaz anlaşmaları çok pahallı anlaşmalar, ülkeyi satmışlar deyip herkesi Yüce Divana yolladı. Sonra da kalktı Rusya ile pazarlığa oturdu ve çıkıp dedi ki "Ey halkımız ben iyi pazarlık yaptım, artık Rusya'dan doğalgazı 3 farklı fiyattan değil tek fiyattan alıyorum, bu fiyat 123 USD'dir". Vay be dedirten bir hareket!! Aslında kazın ayağı öyle değildi tabii ki...

Rusya'dan biz 3 farklı fiyatla doğalgaz alıyorduk. Batı'dan gelen 2 farklı fiyat 128 USD ve 143 USD, Mavi Akım'dan aldığımız gaz ise 109 USD idi. Bizim iş bilen hükümetimiz gitti bunları aritmetik ortalamaya yakın olan 123 USD'ye işi bağladı. İş bilirler ya!! Bakınız Batı'dan gelen doğalgaz miktarı 14 milyar m3 ve anlaşmamız da 7 yıl sonra bitiyor. Mavi Akım'dan ise 16 milyar m3 alıyoruz ve anlaşmamız 22 yıl sonra bitiyor. İşin püf noktası da burada zaten; Batı'dan gelen gaza önümüzdeki 7 yıl boyunca ortalama (128+143)/2 x 14 x 7 = 13,279 milyon, Mavi Akım'dan gelen gaza da 109 x 16 x 7= 12,208 milyon olmak üzere toplam 25,487 milyon USD ödeyecektik. Şimdi ne ödeyeceğiz 123 x 30 x 7 = 25,830 milyon USD, sadece 343 milyon dezavantajlı durumdayız gibi gözüküyor değil mi? Ama kazın ayağı daha da beter, çünkü Mavi Akım anlaşması 7 yıldan sonra 15 yıl daha devam edecek. Hesaba devam edelim, daha önceki anlaşmaya göre 109 x 15 x 16 = 26,160 milyon USD ödeyecekken, yeni hesapla 123 x 15 x 16 = 29,520 milyon USD ödeyeceğiz, 3,360 milyon USD daha fazla ödüyoruz. Pekiyi toplamda ne oldu (343 + 3,360 = 3,703 milyon USD ) fazla cebimizden para çıkacak!!!! Ayrıca 7 sene sonra Batı'dan alacağımız gaz sözleşmesi bitince fiyat pazarlığı etme şansımız da ortadan kalkmış oldu!

Bu durum tabii ki doğalgaz ile üretim yapan santralları ve özellikle de özel üretim santrallarını(otoprodüktörler) etkiledi. 2004 yılından bu yana doğalgaza %75'e varan oranda zam yapıldı ve hükümet elektriğe zam yapmayacağım diye de tutturunca, özel üreticiler zarar etmeye başladılar. Bir şeyin hammadesine zam gelecek ama satış fiyatına populizm gereği zam yapmayacaksınız. Aynen 1970 lerin sonunda Demirel'in yaptığı gibi. Hani daha sonra 70 cente muhtaç olmuştuk ya. O zamanda Demirel hükümeti artan petrol fiyatlarını popülizm gereği fiyatlara yansıtmayıp bütçeden kaynak aktararak karşılamaya çalışınca olanlar olmuştu. Şimdi birer birer Özel Üretim Santralları üretimden çıkmaya ve santralları kapatmaya başladılar! Yani yaklaşan enerji krizini daha da öne alma yolunda hep beraber ilerliyoruz.

Ben yaklaşık 2 senedir dilim döndüğünce 2007 yılında bir Enerji Krizi yaşanacaktır diye söyleyip durdum, ilgili kişilere e-postalar attım... Ama her defasında çok bilir basınımız başta olmak üzere herkesden "Enerji fazlamız var, toprağa gömüyoruz, enerji krizi falan yok" diye cevaplandırıldım. Komik olan resmi makamlar dahil herkes Enerji açığı 2010 dan sonra diye cevap verdiler. Yani resmi makamlar resmen "Planlanan Enerji Açığı 2010'dadır" dediler...Siz hiç planlanan açık diye bir şey duydunuz mu?

Bir sonraki yazımda bu konuyu detayı ile irdelemeye çalışacağım...