TBMM'nin Gizli Celse Zabıtlarında, Mustafa Kemal Atatürk'ün Mart 6, 1922 tarihinde yaptığı bir konuşma sanki bugünler için yapılmış gibi!!! Sizlerle paylaşmak istedim.
"Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa'nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran,en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere'nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı."
"Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olması ile yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmıştır, aralarında çıkarları paylaşarak birleşmiş ittifak etmişlerdir.
Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta tahrip edici bir gelenek biçiminde dönüşmüştür.
Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır.
Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir."
"Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür."
Esenlikler dilerim...
Salı, Eylül 19, 2006
Salı, Eylül 12, 2006
Çözüm Kültürü!
Referans Gazetesinden Sn. Faruk Türkoğlu'nun 09/09/2006 da yazdığı yazıyı noktasına virgülüne dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim. Sn. Türkoğlu toplum olarak kurtuluşumuza katkıda bulunacak en önemli reçeteyi kaleme almış...Sonuna kadar okumanızı tavsiye ederim.
Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek.
Sorunların çözümü, ilerlemenin başlıca kaynaklarından biridir. Her sorunun çözümü, daha sonra yeni sorunlar üretir. Üretimdeki sorunlar çözüldükçe, teknoloji ve ekonomi gelişir. Her çözüm girişimi ve deneyimi, dünyayı ve hayatı biraz daha iyi bir şekilde anlamamızı sağlar. Bu arada başarısızlıklardan ve hatalarımızdan da öğreniriz. Ünlü liberal filozof Karl R. Popper’ın son kitabının adında vurgulandığı gibi “Hayat Problem Çözmektir” zaten.
Türkiye’de kişisel ve gündelik sorunlara, pratik çözümler bulma kültürü epey gelişmiş bir düzeydedir. Ancak sosyal ve ekonomik sorunların çözümü konusunda belirli zaaflarımız vardır. Toplumdaki çözüm kültürünün eksikliği ise aşağıdaki nedenlerden kaynaklanır.
-Mazeret üretiminde üstümüze yoktur. Bir şeyleri hiç yapmamak veya eksik yapılan işleri hoş göstermek için üretilen bahane ve özürler, çözüm üretimine giden yolu kapatır. Aksaklıklar için bir mazeret bulduğumuzda rahatlar ve suçun hep başkalarında olduğuna inanırız. Suç başkalarında olduğuna göre, sorunlara çözüm bulma görevi de onlara düşer tabii...
-Karamsarlığın içimize işlemesi de bizi çözüm aramanın çileli yollarından uzak tutar. Çözüm girişimlerinin başarısızlığına daha işin başında inanıldığında, atılan her adım insana akıntıya kürek çekmek gibi gelir. Çözüm aramak yerine, “dertleri zevk edinip” hüzünlenmenin tadını çıkarırız.
-Eğitim sistemimiz her sorunun tek bir cevabı olduğu varsayımına göre kurulmuştur. Testler dahil her tür sınavda öğrencinin ezberlenmiş tek bir “doğru” cevabı vermesi istenir. Oysa gerçek hayatta bir sorunun, birbirinden farklı ve çok sayıda doğru cevabı olabilir. Ayrıca zaman geçtikçe doğru cevaplar da değişir. Okullarda çözüm kültürü eğitimi verilmediği için, sorunlara karşı hazırlıksız yakalanırız.
-Bir görevi hak etmiş sayılma nedeni performans değil de, bir karizma büyüsü, kıdem veya yaş olduğunda çözüm üretimi için kimse kendini yormak istemez.
-Çözümü, bir mesih veya mehdi benzeri tek bir bir kişiden beklemek, bizi parmağımızı taşın altına koymaktan kurtaracağı için işimize gelir.
-Sorunların lafla değil projeler ile çözüleceğini dikkate almayız. Tüm enerjimizi ve zamanımızı tartışmalarda tükettiğimiz için sıra çözüm projelerine gelmez.
-Geleceğin sorunları yerine geçmişin kinlerini gündeme koyan bir düşünce ortamında çözüm önerileri boy atmaz.
Eksik ve hatalı çözümler
Yıllanmış veya yeni ortaya çıkmış sorunlara çözüm bulma kararlılığı gösterdiğimizde de sıkıntılarımız bitmez.
Bu kez sorunlara kestirme çözümler bulmak bize çekici gelir. Kalıcı iyileşmeye yönelik köklü reformların gerektirdiği zahmetten çoğu kez kaçarız.
Çözümler konusunda görüş birliği sağlamak ihmal edilir. “Ben yaptım oldu” zihniyetiyle bulunan çözümler toplumda tepki ve öfke biriktirir. Sonuçta birinin yaptığını diğeri bozar ve yıllar boşa geçer. Kırıp sarma yöntemi ile ulaşılan geçici çözümler ise ancak kısa bir süre yararlı olur. Bir süre sonra sorun daha ağırlaşmış olarak tekrar gündemin ilk sırasına oturur.
Karşı tarafın tezlerini ve görüşlerini iyice inceleyip, analiz etmediğimiz ve gerekli durum değerlendirmesini yapmadığımız için, aklımıza hep komplo teorileri gelir. Komplo teorileri ile olası “düşman” çok güçlü olarak tasvir edildiği için, insanlar bir şeyler yapmak yerine öfkelenmekle veya sızlanmakla yetinir.
Çözüm, çözüm üretiminde
Bu “çözüm” kısırlığı, küreselleşme dönemi öncesinde, ekonomik büyümeyi fazla etkilemiyordu. 1994-2001 dönemindeki çözümsüzlükler üç şiddetli krize yol açınca son beş yılda çözüm kültürünün geliştirilmesi yolunda önemli adımlar atıldı.
Ancak bu adımlar henüz yeterli değil. Çünkü küreselleşme trendinin devam etmesi ve AB’ye tam üyelik süreci, gelecek 10 yılda tüm taşları yerinden oynatacak ve dengeler yeniden kurulacak. Ortaya çıkacak yeni ve devasa sorunlarla başa çıkmak için, her siyasi, sosyal ve ekonomik kuruluşun çözüm ve proje üretiminde ustalaşması gerekiyor.
Bunun için siyasetin duygu, öfke ve tepki ile değil, akılcı çözüm projeleri ile yapılması şart. Demeç yarışları ve laf oturtma gösterileri yerini çözüm önerilerinin tartışılmasına bırakmadıkça, geleceğin sorunları bizi kolayca teslim alıp, elimizi kolumuzu bağlayabilir.
İşe bir “Türkiye Projesi” ile başlayıp, hayatı güzelleştirmek, demokrasiyi derinleştirmek ve çağdaş uygarlığa ulaşmak gibi büyük hedefler için küçüklü-büyüklü çözümlerin geliştirilmesi ise geleceğimizi daha aydınlık kılar. Siyasi partiler ile sendika, oda ve dernek gibi sivil toplum kuruluşları, önemli sorunlar için kalıcı çözüm projeleri ürettikleri takdirde, geleceğin sıkıntıları daha kolay aşılabilir.
ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN SONU ATALET
Çözümsüzlüğün yarattığı çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çözüm arama enerjisini yiyip bitirir. Böylesi bir ortamda çözüm arama kültürünün zayıflığı aşağıdaki olumsuz olgu ve eğilimleri ortaya çıkarır:
-Toplumda dünyadan kopma ve içe kapanma eğilimleri ile mistik arayışlar güçlenir. Şiddetli öfke nöbetleri toplumu ikide bir sarsar.
-İçeride bir çözüm ve proje zenginliği olmadığında dış dinamikler devreye girer. Çözümlerin ve gerekli reformların dışarıdan empoze edilmesi ve tepeden inme uygulanması halk kitleleri tarafından direnç ve tepki ile karşılanır. Her çözüme kuşku ile bakılır ve reform bezginliği yaygınlaşır.
-Bazı aydınların halkın özlem ve istemleri ile örtüşmeyen çözüm yöntemlerini ideolojik zorlama ile kitlelere benimsetmek istemesi de önemli sorunlar yaratır. Küçük bir azınlığın desteklediği radikal, çağdışı ve “sözde” çözümler, toplumdaki gerilimi artırır.
-Fikir hayatında önemli bir ağırlığa sahip sol kökenli aydınların çözüm ve alternatif üretimine soğuk bakması, siyasi ve sosyal hayatın bir ayağının aksamasına yol açar. Sol kesimin ve sosyal demokrat partilerin yalnız eleştirmekle ve tepki göstermekle yetinmesi, siyasi ve ekonomik düşünce ortamını çoraklaştırır.
-Bu ortamda alternatifsiz kaldığını düşünen sağ ve merkez-sağ kökenli aydınlar ile sağ partiler ise derme-çatma ve günü birlik çözümlerin kolaycılığına kapılır.
-Siyasetin çözüm önerileri temelinde değil de öfke ve tepki üzerinde yapılması, popülizmi güçlendirir. Popülizmin sınırsız talepleri ile ekonomik istikrarın tehlikeye girmesi ise yeni sorunlar ortaya çıkarır.
-Çözümsüzlük ortamında, sivil toplum kuruluşlarının toplantıları çoğunlukla bir ağlama platformuna dönüşür. İşlerini yeniden yapılandırmayı ihmal eden şirket yöneticileri ve sektör yetkilileri, sorunlarının çözümü için daha fazla devlet desteği ve teşviki talep etmeye başlar. Ekonomi hayatiyetini ve dinamizmini giderek kaybeder.
-Çözüm kültürünün eksikliği, daima bir kısır döngüyü tetikler. Çözümsüzlük çaresizliğe, çaresizlik ise umutsuzluğa yol açar. Bunların ürün olan atalet ise sorunları iyice artırır ve içinden çıkılmaz hale getirir. Sorunların dağ gibi yığılması, çözümsüzlüğün zararının iyice artırır.
Halk kitlelerinin ve medyanın, tüm siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarından, her fırsatta çözüm önerilerini ve somut projeler talep etmesi ise bu kısır döngüyü bir noktada kırabilir.
ÇÖZÜM ÜRETİMİNİ ZORLAŞTIRAN BOŞ SÖZLER
İnsanlar, çözüm kültüründeki zaafların ve çözümsüzlüklerin esas sorumlusunun politikacılar olduğuna inanır. Hükümetin çözümleri sürekli eleştiriler, muhalefet partilerinden alternatif çözümler talep edilir. Oysa çözüm kültürünün az gelişmişliği temelde kitlelerin tutum ve davranışlarının bir sonucudur. Evlerde, kahvelerde, işyerlerinde bireylerin aşağıdaki sözleri ve düşünceleri, çözüm kültürünün dokusunu gevşek hale getirir:
Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Herkes böyle düşündüğünde hiç kimse bir şey yapmaz.
Eski köye yeni adet getirme! Yenilikçiliğin kınanması, insanları yeni fikirlerden ve çözüm denemelerinden uzak tutar.
Bu millet adam olmaz! Ağızlara sakız olmuş bu lafı kullananlar, “Herkes yetersizse, benim de bir şey yapmama gerek yok” diye düşünüp koltuğuna iyice gömülür.
Onlar aya biz yaya! Aşağılık duygusundan kaynaklanan bu basmakalıp söz, öz güveni yaraladığı için çözüm bulmayı zorlaştırır.
Henüz zamanı değil! Bu cümle “Bence bu çözüm iyi ama herkes benim kadar akıllı olmadığı için uygulanamaz” anlamına gelir.
Benim için hava hoş. Bu boş söz, “Çözüm bulma çabalarına ancak ben zarar gördüğümde katılabilirim” mesajını verir.
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Sorunların ve çözümlerin farkında olmayanlar ve dünyanın nereye gittiğini araştırmayanlar, kendi çaresizliklerini bu tür sözlerle başkalarına da bulaştırır.
Boş ver abi ya… Özellikle bazı gençler arasında yaygın olan bu laf, yaşamayı ciddiye alanların şevkini kırıyor.
Benden sonra tufan! Bazı kurnaz yöneticiler, gerçek ve kalıcı çözümü bilir ama, kitleleri geçici ve kısmi çözümlerle oyalar.
Evet efendim… Olur efendim... Yöneticilerin her dediğinin onaylanması ve tartışma ile ortaya çıkacak alternatif zenginliğinin yokluğu çözüm girişimlerini verimsizleştirir.
Ne yapsam boş! Karamsarlığın yol açtığı çaresizlik ve umutsuzluk, çözüm gayretlerini daha işin başında mahkûm eder.
Çözüm için komite kuralım! Belirli bir hedef ve takvim verilmeden kurulan komiteler, çözüm heyecanını yok eder ve işi sürüncemede bırakır.
Bize güçlü bir lider lazım. Eskiden “Büyüklerimiz bilir” diyerek suya sabuna karışmayanlar, günümüzde kendi parmaklarını taşın altına koymadan, başkalarının işleri düzeltmesini ister.
Enkaz devraldık. Mevcut durumu bilerek göreve gelen yönetici, olası başarısızlığına bahane bulmak için geçmişi kötülemekle işe başlar.
Bakalım başarabilecek mi? Bazıları, çözüm bulmaya gayret edenleri destekleyecek yerde, onların başarısız olmalarını sabırla bekler.
Sana mı kaldı sorunu çözmek? Bazı insanlar sorunları çözmek için bir şeyler yapanları küçümser ve onların cesaretini kırmak için her yolu dener.
Ben demiştim! “Felaket tellalları” olarak bilinen bazı kişiler, riskleri aşırı abartarak, bir şeyler başarmak isteyen kişilerin moralini bozar. Kendileri pozitif bir şey yapmayan bu kişiler, bozulan moraller nedeniyle sorun çözümsüz kalınca, “Ben uyarmıştım” demekten büyük keyif alırlar.
Ah şu sivrisinekler olmasa… Aziz Nesin’in bir öyküsünün kahramanı, önemli sorunlara çözüm bulmayı, günlük hayat ve geçim kaygılarını mazeret göstererek hep erteler. Mazeretler ortadan kalktığında ise çoğumuzun yaptığı gibi o da vasatlığının ve elinden kayıp giden fırsatların bahanesi olarak sivrisinekleri gösterir. Ustanın diğer bir hikayesinde hiç kaleme alınmamış o büyük eserin suçlusu, bu kez ikide bir tıngırdayan masadır…
ÇÖZÜM VE ALTERNATİF ÜRETİMİ İÇİN ADIMLAR
Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek. Çözüm üretiminin aşağıdaki adımlarını, kişisel hayatımızda, işimizde ve ülke sorunlarında uyguladığımızda, üretmenin, sorun çözmenin ve başarının verdiği güzel duyguları hep birlikte yaşayacağız:
Yalnız tepki ile yetinmeyin: Türkiye’de bir sorun ortaya çıktığında çoğunlukla öfkelenme ve bazı tepkiler gösterme yeterli görülür ve çözüm hep başkalarından beklenir. Oysa sorunların çözümü için siz de dahil olmak üzere herkesin kendi çapında çabasına ihtiyaç vardır.
Problemin değil, çözümün bir parçası olun: Sizin çözüme katkınız ne kadar küçük olursa olsun, sorunları azaltır ve çözüm ihtimalini yükseltir.
Hedefinizi ve öncelikleri belirleyin: Sorunu iyi bir şekilde tanımladıktan sonra, çözümün nihai şeklini kafanızda canlandırın ve sorunun çeşitli parçalarının önceliklerini tespit edin.
Sorunun “dışına” çıkın: Albert Einstein’ın vurguladığı gibi “Bir sorunu, o soruna yol açan varsayımları esas alarak çözmek imkansızdır.” Bu nedenle düşünce tarzınızı değiştirmeye, olaya farklı açılardan ve dışarıdan bakmaya gayret edin. Aksi takdirde sorunu bir kısır döngü içinde dolanarak tekrar üretirsiniz.
Sorunu analiz edin: Sorunu her yönüyle analiz ettiğinizde çözümün sandığınız kadar zor olmadığını göreceksiniz. Unutmayın, çözümün yolu çözümlemeden geçer.
Soruna yol açan etkenleri bulun: Bu etkenleri tek tek inceleyin ve bu etkenlerin sorunu yaratmadaki paylarını araştırın.
Dünyadaki çözümleri tarayın: Benzer sorunların ülkenin tarihinde ve diğer ülkelerde nasıl çözüldüğünü kapsamlı bir şekilde araştırın. Bu çözümlerin, yeni sorunlara uygulanabilirliğini irdeleyin.
Hareket noktanız gerçeklik olsun: Hayali çözümler peşinde ömür tüketmemek için gerçek durumu tüm yönleriyle kavramaya çalışın. Eldeki çözüm imkanlarının bir envanterini çıkartın.
Çözüm için en az üç yol geliştirin: Ürettiğiniz alternatif çözüm yöntemleri, işler yolunda gitmediğinizde size yeni bir çıkış yolunun ipuçlarını verebilir.
Çözümü bir “proje” olarak düşünün: Geliştirdiğiniz alternatif çözümleri ete kemiğe büründürün. Bunların ne zaman, nasıl, nerede ve kimler tarafından hayata geçirileceğini belirleyin.
Uygulamayı denetleyin: Çözüm uygulanırken performansınızı ölçün. Geri bildirim (feedback) kanallarını açık tutarak gerekli düzeltmeleri zamanında yapın.
Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek.
Sorunların çözümü, ilerlemenin başlıca kaynaklarından biridir. Her sorunun çözümü, daha sonra yeni sorunlar üretir. Üretimdeki sorunlar çözüldükçe, teknoloji ve ekonomi gelişir. Her çözüm girişimi ve deneyimi, dünyayı ve hayatı biraz daha iyi bir şekilde anlamamızı sağlar. Bu arada başarısızlıklardan ve hatalarımızdan da öğreniriz. Ünlü liberal filozof Karl R. Popper’ın son kitabının adında vurgulandığı gibi “Hayat Problem Çözmektir” zaten.
Türkiye’de kişisel ve gündelik sorunlara, pratik çözümler bulma kültürü epey gelişmiş bir düzeydedir. Ancak sosyal ve ekonomik sorunların çözümü konusunda belirli zaaflarımız vardır. Toplumdaki çözüm kültürünün eksikliği ise aşağıdaki nedenlerden kaynaklanır.
-Mazeret üretiminde üstümüze yoktur. Bir şeyleri hiç yapmamak veya eksik yapılan işleri hoş göstermek için üretilen bahane ve özürler, çözüm üretimine giden yolu kapatır. Aksaklıklar için bir mazeret bulduğumuzda rahatlar ve suçun hep başkalarında olduğuna inanırız. Suç başkalarında olduğuna göre, sorunlara çözüm bulma görevi de onlara düşer tabii...
-Karamsarlığın içimize işlemesi de bizi çözüm aramanın çileli yollarından uzak tutar. Çözüm girişimlerinin başarısızlığına daha işin başında inanıldığında, atılan her adım insana akıntıya kürek çekmek gibi gelir. Çözüm aramak yerine, “dertleri zevk edinip” hüzünlenmenin tadını çıkarırız.
-Eğitim sistemimiz her sorunun tek bir cevabı olduğu varsayımına göre kurulmuştur. Testler dahil her tür sınavda öğrencinin ezberlenmiş tek bir “doğru” cevabı vermesi istenir. Oysa gerçek hayatta bir sorunun, birbirinden farklı ve çok sayıda doğru cevabı olabilir. Ayrıca zaman geçtikçe doğru cevaplar da değişir. Okullarda çözüm kültürü eğitimi verilmediği için, sorunlara karşı hazırlıksız yakalanırız.
-Bir görevi hak etmiş sayılma nedeni performans değil de, bir karizma büyüsü, kıdem veya yaş olduğunda çözüm üretimi için kimse kendini yormak istemez.
-Çözümü, bir mesih veya mehdi benzeri tek bir bir kişiden beklemek, bizi parmağımızı taşın altına koymaktan kurtaracağı için işimize gelir.
-Sorunların lafla değil projeler ile çözüleceğini dikkate almayız. Tüm enerjimizi ve zamanımızı tartışmalarda tükettiğimiz için sıra çözüm projelerine gelmez.
-Geleceğin sorunları yerine geçmişin kinlerini gündeme koyan bir düşünce ortamında çözüm önerileri boy atmaz.
Eksik ve hatalı çözümler
Yıllanmış veya yeni ortaya çıkmış sorunlara çözüm bulma kararlılığı gösterdiğimizde de sıkıntılarımız bitmez.
Bu kez sorunlara kestirme çözümler bulmak bize çekici gelir. Kalıcı iyileşmeye yönelik köklü reformların gerektirdiği zahmetten çoğu kez kaçarız.
Çözümler konusunda görüş birliği sağlamak ihmal edilir. “Ben yaptım oldu” zihniyetiyle bulunan çözümler toplumda tepki ve öfke biriktirir. Sonuçta birinin yaptığını diğeri bozar ve yıllar boşa geçer. Kırıp sarma yöntemi ile ulaşılan geçici çözümler ise ancak kısa bir süre yararlı olur. Bir süre sonra sorun daha ağırlaşmış olarak tekrar gündemin ilk sırasına oturur.
Karşı tarafın tezlerini ve görüşlerini iyice inceleyip, analiz etmediğimiz ve gerekli durum değerlendirmesini yapmadığımız için, aklımıza hep komplo teorileri gelir. Komplo teorileri ile olası “düşman” çok güçlü olarak tasvir edildiği için, insanlar bir şeyler yapmak yerine öfkelenmekle veya sızlanmakla yetinir.
Çözüm, çözüm üretiminde
Bu “çözüm” kısırlığı, küreselleşme dönemi öncesinde, ekonomik büyümeyi fazla etkilemiyordu. 1994-2001 dönemindeki çözümsüzlükler üç şiddetli krize yol açınca son beş yılda çözüm kültürünün geliştirilmesi yolunda önemli adımlar atıldı.
Ancak bu adımlar henüz yeterli değil. Çünkü küreselleşme trendinin devam etmesi ve AB’ye tam üyelik süreci, gelecek 10 yılda tüm taşları yerinden oynatacak ve dengeler yeniden kurulacak. Ortaya çıkacak yeni ve devasa sorunlarla başa çıkmak için, her siyasi, sosyal ve ekonomik kuruluşun çözüm ve proje üretiminde ustalaşması gerekiyor.
Bunun için siyasetin duygu, öfke ve tepki ile değil, akılcı çözüm projeleri ile yapılması şart. Demeç yarışları ve laf oturtma gösterileri yerini çözüm önerilerinin tartışılmasına bırakmadıkça, geleceğin sorunları bizi kolayca teslim alıp, elimizi kolumuzu bağlayabilir.
İşe bir “Türkiye Projesi” ile başlayıp, hayatı güzelleştirmek, demokrasiyi derinleştirmek ve çağdaş uygarlığa ulaşmak gibi büyük hedefler için küçüklü-büyüklü çözümlerin geliştirilmesi ise geleceğimizi daha aydınlık kılar. Siyasi partiler ile sendika, oda ve dernek gibi sivil toplum kuruluşları, önemli sorunlar için kalıcı çözüm projeleri ürettikleri takdirde, geleceğin sıkıntıları daha kolay aşılabilir.
ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN SONU ATALET
Çözümsüzlüğün yarattığı çaresizlik ve umutsuzluk duyguları çözüm arama enerjisini yiyip bitirir. Böylesi bir ortamda çözüm arama kültürünün zayıflığı aşağıdaki olumsuz olgu ve eğilimleri ortaya çıkarır:
-Toplumda dünyadan kopma ve içe kapanma eğilimleri ile mistik arayışlar güçlenir. Şiddetli öfke nöbetleri toplumu ikide bir sarsar.
-İçeride bir çözüm ve proje zenginliği olmadığında dış dinamikler devreye girer. Çözümlerin ve gerekli reformların dışarıdan empoze edilmesi ve tepeden inme uygulanması halk kitleleri tarafından direnç ve tepki ile karşılanır. Her çözüme kuşku ile bakılır ve reform bezginliği yaygınlaşır.
-Bazı aydınların halkın özlem ve istemleri ile örtüşmeyen çözüm yöntemlerini ideolojik zorlama ile kitlelere benimsetmek istemesi de önemli sorunlar yaratır. Küçük bir azınlığın desteklediği radikal, çağdışı ve “sözde” çözümler, toplumdaki gerilimi artırır.
-Fikir hayatında önemli bir ağırlığa sahip sol kökenli aydınların çözüm ve alternatif üretimine soğuk bakması, siyasi ve sosyal hayatın bir ayağının aksamasına yol açar. Sol kesimin ve sosyal demokrat partilerin yalnız eleştirmekle ve tepki göstermekle yetinmesi, siyasi ve ekonomik düşünce ortamını çoraklaştırır.
-Bu ortamda alternatifsiz kaldığını düşünen sağ ve merkez-sağ kökenli aydınlar ile sağ partiler ise derme-çatma ve günü birlik çözümlerin kolaycılığına kapılır.
-Siyasetin çözüm önerileri temelinde değil de öfke ve tepki üzerinde yapılması, popülizmi güçlendirir. Popülizmin sınırsız talepleri ile ekonomik istikrarın tehlikeye girmesi ise yeni sorunlar ortaya çıkarır.
-Çözümsüzlük ortamında, sivil toplum kuruluşlarının toplantıları çoğunlukla bir ağlama platformuna dönüşür. İşlerini yeniden yapılandırmayı ihmal eden şirket yöneticileri ve sektör yetkilileri, sorunlarının çözümü için daha fazla devlet desteği ve teşviki talep etmeye başlar. Ekonomi hayatiyetini ve dinamizmini giderek kaybeder.
-Çözüm kültürünün eksikliği, daima bir kısır döngüyü tetikler. Çözümsüzlük çaresizliğe, çaresizlik ise umutsuzluğa yol açar. Bunların ürün olan atalet ise sorunları iyice artırır ve içinden çıkılmaz hale getirir. Sorunların dağ gibi yığılması, çözümsüzlüğün zararının iyice artırır.
Halk kitlelerinin ve medyanın, tüm siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşlarından, her fırsatta çözüm önerilerini ve somut projeler talep etmesi ise bu kısır döngüyü bir noktada kırabilir.
ÇÖZÜM ÜRETİMİNİ ZORLAŞTIRAN BOŞ SÖZLER
İnsanlar, çözüm kültüründeki zaafların ve çözümsüzlüklerin esas sorumlusunun politikacılar olduğuna inanır. Hükümetin çözümleri sürekli eleştiriler, muhalefet partilerinden alternatif çözümler talep edilir. Oysa çözüm kültürünün az gelişmişliği temelde kitlelerin tutum ve davranışlarının bir sonucudur. Evlerde, kahvelerde, işyerlerinde bireylerin aşağıdaki sözleri ve düşünceleri, çözüm kültürünün dokusunu gevşek hale getirir:
Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Herkes böyle düşündüğünde hiç kimse bir şey yapmaz.
Eski köye yeni adet getirme! Yenilikçiliğin kınanması, insanları yeni fikirlerden ve çözüm denemelerinden uzak tutar.
Bu millet adam olmaz! Ağızlara sakız olmuş bu lafı kullananlar, “Herkes yetersizse, benim de bir şey yapmama gerek yok” diye düşünüp koltuğuna iyice gömülür.
Onlar aya biz yaya! Aşağılık duygusundan kaynaklanan bu basmakalıp söz, öz güveni yaraladığı için çözüm bulmayı zorlaştırır.
Henüz zamanı değil! Bu cümle “Bence bu çözüm iyi ama herkes benim kadar akıllı olmadığı için uygulanamaz” anlamına gelir.
Benim için hava hoş. Bu boş söz, “Çözüm bulma çabalarına ancak ben zarar gördüğümde katılabilirim” mesajını verir.
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Sorunların ve çözümlerin farkında olmayanlar ve dünyanın nereye gittiğini araştırmayanlar, kendi çaresizliklerini bu tür sözlerle başkalarına da bulaştırır.
Boş ver abi ya… Özellikle bazı gençler arasında yaygın olan bu laf, yaşamayı ciddiye alanların şevkini kırıyor.
Benden sonra tufan! Bazı kurnaz yöneticiler, gerçek ve kalıcı çözümü bilir ama, kitleleri geçici ve kısmi çözümlerle oyalar.
Evet efendim… Olur efendim... Yöneticilerin her dediğinin onaylanması ve tartışma ile ortaya çıkacak alternatif zenginliğinin yokluğu çözüm girişimlerini verimsizleştirir.
Ne yapsam boş! Karamsarlığın yol açtığı çaresizlik ve umutsuzluk, çözüm gayretlerini daha işin başında mahkûm eder.
Çözüm için komite kuralım! Belirli bir hedef ve takvim verilmeden kurulan komiteler, çözüm heyecanını yok eder ve işi sürüncemede bırakır.
Bize güçlü bir lider lazım. Eskiden “Büyüklerimiz bilir” diyerek suya sabuna karışmayanlar, günümüzde kendi parmaklarını taşın altına koymadan, başkalarının işleri düzeltmesini ister.
Enkaz devraldık. Mevcut durumu bilerek göreve gelen yönetici, olası başarısızlığına bahane bulmak için geçmişi kötülemekle işe başlar.
Bakalım başarabilecek mi? Bazıları, çözüm bulmaya gayret edenleri destekleyecek yerde, onların başarısız olmalarını sabırla bekler.
Sana mı kaldı sorunu çözmek? Bazı insanlar sorunları çözmek için bir şeyler yapanları küçümser ve onların cesaretini kırmak için her yolu dener.
Ben demiştim! “Felaket tellalları” olarak bilinen bazı kişiler, riskleri aşırı abartarak, bir şeyler başarmak isteyen kişilerin moralini bozar. Kendileri pozitif bir şey yapmayan bu kişiler, bozulan moraller nedeniyle sorun çözümsüz kalınca, “Ben uyarmıştım” demekten büyük keyif alırlar.
Ah şu sivrisinekler olmasa… Aziz Nesin’in bir öyküsünün kahramanı, önemli sorunlara çözüm bulmayı, günlük hayat ve geçim kaygılarını mazeret göstererek hep erteler. Mazeretler ortadan kalktığında ise çoğumuzun yaptığı gibi o da vasatlığının ve elinden kayıp giden fırsatların bahanesi olarak sivrisinekleri gösterir. Ustanın diğer bir hikayesinde hiç kaleme alınmamış o büyük eserin suçlusu, bu kez ikide bir tıngırdayan masadır…
ÇÖZÜM VE ALTERNATİF ÜRETİMİ İÇİN ADIMLAR
Türkiye’de çözüm kültürünün gelişmesi, ekonominin büyüme potansiyelini serbest bırakacak ve uyuyan dev uyanacak. Mazeret ve sızlanma kültürü zayıfladıkça, çözüm üretiminin itibarı yükselecek. Çözüm üretiminin aşağıdaki adımlarını, kişisel hayatımızda, işimizde ve ülke sorunlarında uyguladığımızda, üretmenin, sorun çözmenin ve başarının verdiği güzel duyguları hep birlikte yaşayacağız:
Yalnız tepki ile yetinmeyin: Türkiye’de bir sorun ortaya çıktığında çoğunlukla öfkelenme ve bazı tepkiler gösterme yeterli görülür ve çözüm hep başkalarından beklenir. Oysa sorunların çözümü için siz de dahil olmak üzere herkesin kendi çapında çabasına ihtiyaç vardır.
Problemin değil, çözümün bir parçası olun: Sizin çözüme katkınız ne kadar küçük olursa olsun, sorunları azaltır ve çözüm ihtimalini yükseltir.
Hedefinizi ve öncelikleri belirleyin: Sorunu iyi bir şekilde tanımladıktan sonra, çözümün nihai şeklini kafanızda canlandırın ve sorunun çeşitli parçalarının önceliklerini tespit edin.
Sorunun “dışına” çıkın: Albert Einstein’ın vurguladığı gibi “Bir sorunu, o soruna yol açan varsayımları esas alarak çözmek imkansızdır.” Bu nedenle düşünce tarzınızı değiştirmeye, olaya farklı açılardan ve dışarıdan bakmaya gayret edin. Aksi takdirde sorunu bir kısır döngü içinde dolanarak tekrar üretirsiniz.
Sorunu analiz edin: Sorunu her yönüyle analiz ettiğinizde çözümün sandığınız kadar zor olmadığını göreceksiniz. Unutmayın, çözümün yolu çözümlemeden geçer.
Soruna yol açan etkenleri bulun: Bu etkenleri tek tek inceleyin ve bu etkenlerin sorunu yaratmadaki paylarını araştırın.
Dünyadaki çözümleri tarayın: Benzer sorunların ülkenin tarihinde ve diğer ülkelerde nasıl çözüldüğünü kapsamlı bir şekilde araştırın. Bu çözümlerin, yeni sorunlara uygulanabilirliğini irdeleyin.
Hareket noktanız gerçeklik olsun: Hayali çözümler peşinde ömür tüketmemek için gerçek durumu tüm yönleriyle kavramaya çalışın. Eldeki çözüm imkanlarının bir envanterini çıkartın.
Çözüm için en az üç yol geliştirin: Ürettiğiniz alternatif çözüm yöntemleri, işler yolunda gitmediğinizde size yeni bir çıkış yolunun ipuçlarını verebilir.
Çözümü bir “proje” olarak düşünün: Geliştirdiğiniz alternatif çözümleri ete kemiğe büründürün. Bunların ne zaman, nasıl, nerede ve kimler tarafından hayata geçirileceğini belirleyin.
Uygulamayı denetleyin: Çözüm uygulanırken performansınızı ölçün. Geri bildirim (feedback) kanallarını açık tutarak gerekli düzeltmeleri zamanında yapın.
Pazartesi, Eylül 04, 2006
Türkiye Çıkmaz Sokak'tan Çıkmalı!!!
Bir süredir hemen her platformda Güneydoğu, Kuzey Irak, Kürt sorunu konularında çok düzeyli bir tartışma ortamı var. Sn. Uluç Gürkan'nın ABD Türkiye'den toprak koparmak istiyor yazısı ile başlayan bu tartışma ortamına bende karınca kararınca "Zaten hep sırada değil miydik?" başlıklı yazımla katılmıştım.
Aşağıda birkaç konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum.
Öncelikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bizler için yaşamsal önemde olduğunu ve buralarda kesinlikle yönetsel tavizler vermememiz gerektiğini ifade etmek isterim. Bu bölgelerdeki sorunu konuşurken hep demokrasi, kültürel haklar, oluşan fiil durumdan bahsediliyor ama gözden kaçan ya da unutulan bazı gerçekler var ki Türkiyemiz için yaşamsal öneme sahip.
Enerji konusunda bundan önce sizlere uzun uzun sayısal veriler vermiştim.Bakınız, Türkiye'nin Enerji Tüketimi %85'i genel itibarı ile Samsun-Ankara-Adana-Mersin hattının Batı'sında yapılır. Amma velakin enerji üretimimizin %40'a yakını ise bu hattın Doğu'sunda üretilir. Ayrıca GAP çerçevesinde daha yapılacak olan santralleri de hesaba kattığınızda bu oran %50'lerin üzerine çıkar. Tüm bunların üzerine Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını ve Irak Boru Hattını ve Şahdeniz Boru hattını ve Hazar geçişli Türkmenistan Doğalgaz Boru Hattı projesini ve uzun yıllardır asıl olarak Batı illerimizden elde edilen vergilerle yapılmakta olan GAP projesini ve Urfa Tünelini ve Fıratı ve Dicleyi ve Keban ve Birecik ve Karakaya ve Afşin Elbistan ve Sivas Kangal ve adını istiyenlere vereceğim diğer santralleri koyduğumuzda hepimizin durup bazı şeyleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisindeki haritaya baktığınızda Türkiye'den kopartılmak istenen topraklar üzerinde yukarıda saydığım projelerimiz var!!!
O haritaya neden itimat ediyorsun diyenlere tavsiyem haritayı önlerine alıp, Ortadoğuda olanları ve Irak'da yapılanları da göz önüne aldıktan sonra yorumda bulunmalarıdır. (Haritayı isteyenlerin özel e-ileti adreslerine yollayabilirim). Tüm boru hatları bu topraklardan girip Batı'ya doğru uzanıyor. Neden ABD ve AB bizi parçalamak istesinki diyenlere bir de şu açıdan bakmalarını rica edeceğim. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde AB'nin Hazar havzasından gelecek olan enerji kaynaklarına kesin olarak ihtiyacı var, yoksa yaşam duracak. Bütün sevkiyatta Türkiye üzerinden yapılacak! Güçlü bir Türkiye ileride bunu silah olarak kullanabilir. Bunu önlemenin en güzel yoluda Türkiye'yi kendilerine bağımlı kılmaktan geçer. Ekonomik olarak bunu yaptılar ve yapıyorlar. Fiziki olarak ise bu hatlar üzerinde ne kadar parçalı bir yapı olursa yönetmeleri de o kadar kolay olur. Türkiye'nin bölünmesi ve güzergah üzerinde çok parçalı bir yapı olması Batı'nın işine gelmez mi?
Şimdi açık açık soruyorum değişen dünya koşullarında ve de-facto durum çerçevesinde yeryüzündeki hangi Devlet bu bölgeyi ister yönetsel ister fiziki olarak bırakırdı?
İki sorum daha var daha sonra da çözüm hakkındaki fikrimi açıklayacağım.
Soruların ilki şu, eğer Türkiye bugün bu bölgelerimizde federatif veya adı ne konursa konsun yönetsel yetki devri yaparsa, ileride muhtemel diğer etnik veya dini köken taleplerine yol açmaz mı? O zamanda mı 20 yıldır bu sorunla eski yöntemlerle uğraşıyoruz artık buna bir çözüm bulmak lazım gelir denecek? İkinci sorum tu kaka ilan edilen milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine! Bugün dünyadaki en milliyetçi, en ulusalcı devletleri sıralasanız ilk sıralara hangi devletleri koyardınız? Özellikle de kendi halkının çıkarlarının herşeyden üstün olduğunu açık açık söyleyenleri de hesaba katarak...
Çözüm önerime gelelim. Doğu ve Güneydoğu illerimizde dış kaynaklı olduğu apaçık belli olan ve kökeninde o yörede yaşayan halkımızın refahı ve mutluluğu gibi bir amacı olmayan terörü sıfır pazarlıkla kesin olarak bastırmak. Çünkü, terör bitmeden o yörelerimiz kesinlikle kalkınamaz. Sermaye tüm dünyada korkaktır, huzur, istikrar ve gelecek görmeden o yörelere uğramaz bile. O yüzden bu yörelerimize ancak devlet desteğinde yatırım yapılabilir ve yapılmakta...Özelleştirme şampiyonları Et-Balık Kurumunu yok ettikten sonra neden tekrar kuruyorlar dersiniz...Bu yörelerimizde hayvancılığı bitirdiler de ondan, şimdi de çıkış arıyorlar! Türkiye'nin nasıl Karadeniz yöresi çay-fındık, Akdeniz bölgesi meyve-sebze, Trakya bölgesi bağcılık, Orta Anadolu bölgesi hububat ihtiyacını karşılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde hayvancılık üzerine kendisini geliştirecektir. Tabii GAP sayesinde tarımda ikinci bir Çukurova yaratacaktır. Bu şekilde halkın refahı artacaktır.
Misakı Milli sınırları içerisinde üniter yapımızdan taviz verilmemelidir.
Kuzey Irak'da hangi devlet kurulursa kurulsun ileride oradaki sınırlar yine değişecektir, tıpkı bugün olduğu gibi...Bu arada isteyen olursa Kuzey Irak'da kurulan Kürdistan'a gidebilir... İsterseniz deneyelim açalım kapıları bakalım kaç kişi gidecek...Sakın hamasi bir söylemde olduğum sanılmasın ama her ülke kendi halkının çıkarlarını korur, buna ters davrananları da arasında barındırmak istemez... Tıpkı tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi...
Kuzey Irak'da kurdurulan Kürdistan ile de ekonomik ilişkilerimize devam ettirmekte bir sorun olmaz kanımca, zaten de Türk şirketleri ve devleti bunu yapmakta. Hem bence Kürdistan Türkiye olmadan oralarda yaşamını idame ettiremez...
Etnik köken tartışmalarının artık bitirilmesi gereklidir. Atatürk'ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu topraklar üzerinde yaşayan halka Türk ulusu denir. Hepimiz farklı farklı etnik kökenlerden gelebiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk halkıyız. Yok etnik kökendi yok dindi yok mezhepti yok tarikattı laflarını sürekli edersek parçalanmaya doğru adım adım gideriz. Aslında garip ama ABD'deki yapıda aynen bize benzemiyor mu? Hiç kimse de çıkıp Amerika'daki Alman halkı, İngiliz halkı, Meksika halkı, Polonya halkı demiyor? Acaba bir kişi çıkıp da bunu dese ABD yönetimi ne yapardı?
Hepinize esenlikler dilerim...
Aşağıda birkaç konuya daha dikkatinizi çekmek istiyorum.
Öncelikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bizler için yaşamsal önemde olduğunu ve buralarda kesinlikle yönetsel tavizler vermememiz gerektiğini ifade etmek isterim. Bu bölgelerdeki sorunu konuşurken hep demokrasi, kültürel haklar, oluşan fiil durumdan bahsediliyor ama gözden kaçan ya da unutulan bazı gerçekler var ki Türkiyemiz için yaşamsal öneme sahip.
Enerji konusunda bundan önce sizlere uzun uzun sayısal veriler vermiştim.Bakınız, Türkiye'nin Enerji Tüketimi %85'i genel itibarı ile Samsun-Ankara-Adana-Mersin hattının Batı'sında yapılır. Amma velakin enerji üretimimizin %40'a yakını ise bu hattın Doğu'sunda üretilir. Ayrıca GAP çerçevesinde daha yapılacak olan santralleri de hesaba kattığınızda bu oran %50'lerin üzerine çıkar. Tüm bunların üzerine Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını ve Irak Boru Hattını ve Şahdeniz Boru hattını ve Hazar geçişli Türkmenistan Doğalgaz Boru Hattı projesini ve uzun yıllardır asıl olarak Batı illerimizden elde edilen vergilerle yapılmakta olan GAP projesini ve Urfa Tünelini ve Fıratı ve Dicleyi ve Keban ve Birecik ve Karakaya ve Afşin Elbistan ve Sivas Kangal ve adını istiyenlere vereceğim diğer santralleri koyduğumuzda hepimizin durup bazı şeyleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisindeki haritaya baktığınızda Türkiye'den kopartılmak istenen topraklar üzerinde yukarıda saydığım projelerimiz var!!!
O haritaya neden itimat ediyorsun diyenlere tavsiyem haritayı önlerine alıp, Ortadoğuda olanları ve Irak'da yapılanları da göz önüne aldıktan sonra yorumda bulunmalarıdır. (Haritayı isteyenlerin özel e-ileti adreslerine yollayabilirim). Tüm boru hatları bu topraklardan girip Batı'ya doğru uzanıyor. Neden ABD ve AB bizi parçalamak istesinki diyenlere bir de şu açıdan bakmalarını rica edeceğim. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde AB'nin Hazar havzasından gelecek olan enerji kaynaklarına kesin olarak ihtiyacı var, yoksa yaşam duracak. Bütün sevkiyatta Türkiye üzerinden yapılacak! Güçlü bir Türkiye ileride bunu silah olarak kullanabilir. Bunu önlemenin en güzel yoluda Türkiye'yi kendilerine bağımlı kılmaktan geçer. Ekonomik olarak bunu yaptılar ve yapıyorlar. Fiziki olarak ise bu hatlar üzerinde ne kadar parçalı bir yapı olursa yönetmeleri de o kadar kolay olur. Türkiye'nin bölünmesi ve güzergah üzerinde çok parçalı bir yapı olması Batı'nın işine gelmez mi?
Şimdi açık açık soruyorum değişen dünya koşullarında ve de-facto durum çerçevesinde yeryüzündeki hangi Devlet bu bölgeyi ister yönetsel ister fiziki olarak bırakırdı?
İki sorum daha var daha sonra da çözüm hakkındaki fikrimi açıklayacağım.
Soruların ilki şu, eğer Türkiye bugün bu bölgelerimizde federatif veya adı ne konursa konsun yönetsel yetki devri yaparsa, ileride muhtemel diğer etnik veya dini köken taleplerine yol açmaz mı? O zamanda mı 20 yıldır bu sorunla eski yöntemlerle uğraşıyoruz artık buna bir çözüm bulmak lazım gelir denecek? İkinci sorum tu kaka ilan edilen milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine! Bugün dünyadaki en milliyetçi, en ulusalcı devletleri sıralasanız ilk sıralara hangi devletleri koyardınız? Özellikle de kendi halkının çıkarlarının herşeyden üstün olduğunu açık açık söyleyenleri de hesaba katarak...
Çözüm önerime gelelim. Doğu ve Güneydoğu illerimizde dış kaynaklı olduğu apaçık belli olan ve kökeninde o yörede yaşayan halkımızın refahı ve mutluluğu gibi bir amacı olmayan terörü sıfır pazarlıkla kesin olarak bastırmak. Çünkü, terör bitmeden o yörelerimiz kesinlikle kalkınamaz. Sermaye tüm dünyada korkaktır, huzur, istikrar ve gelecek görmeden o yörelere uğramaz bile. O yüzden bu yörelerimize ancak devlet desteğinde yatırım yapılabilir ve yapılmakta...Özelleştirme şampiyonları Et-Balık Kurumunu yok ettikten sonra neden tekrar kuruyorlar dersiniz...Bu yörelerimizde hayvancılığı bitirdiler de ondan, şimdi de çıkış arıyorlar! Türkiye'nin nasıl Karadeniz yöresi çay-fındık, Akdeniz bölgesi meyve-sebze, Trakya bölgesi bağcılık, Orta Anadolu bölgesi hububat ihtiyacını karşılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde hayvancılık üzerine kendisini geliştirecektir. Tabii GAP sayesinde tarımda ikinci bir Çukurova yaratacaktır. Bu şekilde halkın refahı artacaktır.
Misakı Milli sınırları içerisinde üniter yapımızdan taviz verilmemelidir.
Kuzey Irak'da hangi devlet kurulursa kurulsun ileride oradaki sınırlar yine değişecektir, tıpkı bugün olduğu gibi...Bu arada isteyen olursa Kuzey Irak'da kurulan Kürdistan'a gidebilir... İsterseniz deneyelim açalım kapıları bakalım kaç kişi gidecek...Sakın hamasi bir söylemde olduğum sanılmasın ama her ülke kendi halkının çıkarlarını korur, buna ters davrananları da arasında barındırmak istemez... Tıpkı tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi...
Kuzey Irak'da kurdurulan Kürdistan ile de ekonomik ilişkilerimize devam ettirmekte bir sorun olmaz kanımca, zaten de Türk şirketleri ve devleti bunu yapmakta. Hem bence Kürdistan Türkiye olmadan oralarda yaşamını idame ettiremez...
Etnik köken tartışmalarının artık bitirilmesi gereklidir. Atatürk'ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu topraklar üzerinde yaşayan halka Türk ulusu denir. Hepimiz farklı farklı etnik kökenlerden gelebiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk halkıyız. Yok etnik kökendi yok dindi yok mezhepti yok tarikattı laflarını sürekli edersek parçalanmaya doğru adım adım gideriz. Aslında garip ama ABD'deki yapıda aynen bize benzemiyor mu? Hiç kimse de çıkıp Amerika'daki Alman halkı, İngiliz halkı, Meksika halkı, Polonya halkı demiyor? Acaba bir kişi çıkıp da bunu dese ABD yönetimi ne yapardı?
Hepinize esenlikler dilerim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
