Perşembe, Ekim 19, 2006

Orhan Pamuk ve Doğu-Güneydoğu Terörü

Bir süredir Orhan Pamuk, Ermeni sorunu, Güneydoğu, Kuzey Irak, Kürt sorunu konularında Türkiye'de süregelen problemlerle uğraşmaktayız. Bende karınca kararınca birkaç konuya dikkatlerinizi çekmek istiyorum.

Öncelikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerimizin bizler için yaşamsal önemde olduğunu ve buralarda kesinlikle yönetsel tavizler vermememiz gerektiğini ifade etmek isterim. Bu bölgelerdeki sorunu konuşurken hep demokrasi, kültürel haklar, oluşan fiil durumdan bahsediliyor ama gözden kaçan ya da unutulan bazı gerçekler var ki Türkiyemiz için yaşamsal öneme sahip.

Enerji konusunda bundan önce sizlere uzun uzun sayısal veriler vermiştim.Bakınız, Türkiye'nin Enerji Tüketimi %85'i genel itibarı ile Samsun-Ankara-Adana-Mersin hattının Batı'sında yapılır. Amma velakin enerji üretimimizin %40'a yakını ise bu hattın Doğu'sunda üretilir. (Özellikle de tüm doğal kaynaklarımızın %90'ı hidrolik, kömür, linyit, bor, vs. bu bölgededir!!!!)Ayrıca GAP çerçevesinde daha yapılacak olan santralleri de hesaba kattığınızda bu oran %55'lerin üzerine çıkar. Tüm bunların üzerine Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattını ve Irak Boru Hattını ve Şahdeniz Boru hattını ve Hazar geçişli Türkmenistan Doğalgaz Boru Hattı projesini ve Nabucco hattını ve uzun yıllardır asıl olarak Batı illerimizden elde edilen vergilerle yapılmakta olan GAP projesini ve Urfa Tünelini ve Fıratı ve Dicleyi ve Keban ve Birecik ve Karakaya ve Afşin Elbistan ve Sivas Kangal ve adını istiyenlere vereceğim diğer santralleri koyduğumuzda hepimizin durup bazı şeyleri düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

Amerikan Silahlı Kuvvetler dergisindeki haritaya baktığınızda Türkiye'den kopartılmak istenen topraklar üzerinde yukarıda saydığım projelerimiz var!!!
O haritaya neden itimat ediyorsun diyenlere tavsiyem haritayı önlerine alıp, Ortadoğuda olanları ve Irak'da yapılanları da göz önüne aldıktan sonra yorumda bulunmalarıdır. (Haritayı isteyenlerin özel e-ileti adreslerine yollayabilirim). Tüm boru hatları bu topraklardan girip Batı'ya doğru uzanıyor. Neden ABD ve AB bizi parçalamak istesinki diyenlere bir de şu açıdan bakmalarını rica edeceğim. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde AB'nin Hazar havzasından gelecek olan enerji kaynaklarına kesin olarak ihtiyacı var, yoksa yaşam duracak. Bu tüm enerji ile ilgili dokümanlarda vardır ya da bu sektörde faaliyet gösterenler tarafından bilinir.Bütün sevkiyatta Türkiye üzerinden yapılacak! Güçlü bir Türkiye ileride bunu silah olarak kullanabilir. Bunu önlemenin en güzel yoluda Türkiye'yi kendilerine bağımlı kılmaktan geçer. Ekonomik olarak bunu yaptılar ve yapıyorlar. Fiziki olarak ise bu hatlar üzerinde ne kadar parçalı bir yapı olursa yönetmeleri de o kadar kolay olur. Türkiye'nin bölünmesi ve güzergah üzerinde çok parçalı bir yapı olması Batı'nın işine gelmez mi?

Şimdi açık açık soruyorum değişen dünya koşullarında ve de-facto durum çerçevesinde yeryüzündeki hangi Devlet bu bölgeyi ister yönetsel ister fiziki olarak bırakırdı?

İki sorum daha var daha sonra da çözüm hakkındaki fikrimi açıklayacağım.
Soruların ilki şu, eğer Türkiye bugün bu bölgelerimizde federatif veya adı ne konursa konsun yönetsel yetki devri yaparsa, ileride muhtemel diğer etnik veya dini köken taleplerine yol açmaz mı? O zamanda mı 20 yıldır bu sorunla eski yöntemlerle uğraşıyoruz artık buna bir çözüm bulmak lazım gelir denecek? İkinci sorum tu kaka ilan edilen milliyetçilik ve ulusalcılık üzerine! Bugün dünyadaki en milliyetçi, en ulusalcı devletleri sıralasanız ilk sıralara hangi devletleri koyardınız? Özellikle de kendi halkının çıkarlarının herşeyden üstün olduğunu açık açık söyleyenleri de hesaba katarak...

Çözüm önerime gelelim. Doğu ve Güneydoğu illerimizde dış kaynaklı ve bölücü amaçlı olduğu apaçık belli olan ve kökeninde o yörede yaşayan halkımızın refahı ve mutluluğu gibi bir amacı olmayan terörü sıfır pazarlıkla kesin olarak bastırmak. Çünkü, terör bitmeden o yörelerimiz kesinlikle kalkınamaz.
Sermaye tüm dünyada korkaktır, huzur, istikrar ve gelecek görmeden o yörelere uğramaz bile. O yüzden bu yörelerimize ancak devlet desteğinde yatırım yapılabilir ve yapılmakta...Özelleştirme şampiyonları Et-Balık Kurumunu yok ettikten sonra neden tekrar kuruyorlar dersiniz...Bu yörelerimizde hayvancılığı bitirdiler de ondan, şimdi de çıkış arıyorlar!
Türkiye'nin nasıl Karadeniz yöresi çay-fındık, Akdeniz bölgesi meyve-sebze, Trakya bölgesi bağcılık, Orta Anadolu bölgesi hububat ihtiyacını karşılıyorsa, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde hayvancılık üzerine kendisini geliştirecektir. Tabii GAP sayesinde tarımda ikinci bir Çukurova yaratacaktır. Bu şekilde halkın refahı artacaktır.

Burada bir saplama ve önerim daha var. Belki sizlere uçuk gelebilir ama fikirlerinizi almak isterim. Güneydoğu'ya yatırım çekmenin bir yolu da orada mesela Diyarbakır'da aynen Las Vegas örneği gibi kumarhaneleri serbest bırakalım. Türkiye'nin Las Vegas''ı Diyarbakır olamaz mı sizce? Bu sayede hem sermaye gelecektir hem de yöre kalkınacaktır.

Devam;

Misakı Milli sınırları içerisinde üniter yapımızdan taviz verilmemelidir.
Kuzey Irak'da hangi devlet kurulursa kurulsun ileride oradaki sınırlar yine değişecektir, tıpkı bugün olduğu gibi...Bu arada isteyen olursa Kuzey Irak'da kurulan Kürdistan'a gidebilir... İsterseniz deneyelim açalım kapıları bakalım kaç kişi gidecek...Sakın hamasi bir söylemde olduğum sanılmasın ama her ülke kendi halkının çıkarlarını korur, buna ters davrananları da arasında barındırmak istemez... Tıpkı tüm gelişmiş ülkelerde olduğu gibi...

Kuzey Irak'da kurdurulan Kürdistan ile de ekonomik ilişkilerimize devam ettirmekte bir sorun olmaz kanımca, zaten de Türk şirketleri ve devleti bunu yapmakta. Hem bence Kürdistan Türkiye olmadan oralarda yaşamını idame ettiremez...

Etnik köken tartışmalarının artık bitirilmesi gereklidir. Atatürk'ün dediği gibi Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran ve bu topraklar üzerinde yaşayan halka Türk ulusu denir. Hepimiz farklı farklı etnik kökenlerden gelebiliriz ama Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan Türk halkıyız. Yok etnik kökendi yok dindi yok mezhepti yok tarikattı laflarını sürekli edersek parçalanmaya doğru adım adım gideriz. Aslında garip ama ABD'deki yapıda aynen bize benzemiyor mu?
Hiç kimse de çıkıp Amerika'daki Alman halkı, İngiliz halkı, Meksika halkı, Polonya halkı demiyor? Acaba bir kişi çıkıp da bunu dese ABD ne yapardı sizce?

Cuma, Ekim 13, 2006

AB ve Türkiye, Son Olaylar!

Fransa'nın parlamentosundan geçirdiği Ermeni Soykırımı yoktur diyenlere ceza getiren yasa tasarısı, Türkleri aşağılayan ve katil diyen birinin Nobel Edebiyat Ödülüne layık görülmesi, Hollanda TV'larında ilk kez Süryani Soykırım iddialarının tartışılması, ABD'nin PKK ile görüşmeler için koordinatör ataması, Kıbrıs için Finlandiya'nın hazırladığı planın kapalı kapılar ardında işbirlikçi hükümet tarafından kabul edilmesi, Limanlarımızın Rumlara açılma talepleri, Merkel'in hasbelkader bir söz verilmiş e tutacağız artık demesi ama bu arada AB'nin her dediğini yapmanız gerekir demesi, Ağar'ın insan katillerinin dağdan inip ovada siyaset yapmalarına olur demesi, vs., vs., vs. Sanki tüm dünya başta Batılı dost ve müttefik ülkeler olmak üzere Türkiye'ye karşı bir saldırı başlattmışlar gibi geliyor değil mi? Acaba bu işler bugünlerde mi başladı yoksa bu politikaların temelleri 1964'lerde, 1980'lerde mi atıldı. Yoksa AB ve ABD'nin aklında Türkiye için başka planlar mı var? İzninizle sizlerle pek kısa olmayacak bir ufuk turuna çıkalım.

Bildim bileli AB'ye girme ülkemizin en temel hedefi olmuş ve bu hedefe ulaşmak için sözde reformlar yapıldı, yapılıyor. Hep AB'ye girmenin demokratikleşmek ve kalkınmak için şart olduğu bize lanse edildi, ediliyor. Tüm yaklaşımlar ise hep tek bir açıdan maddi nedensellik açısından bize anlatıldı, anlatılıyor. Bunda bile ekonomimize baktığımda biz mi AB'ye giriyoruz, AB'mi bize giriyoru (ekonomik) anlayabilmiş değilim. İşte kanımca hepimizin yanıldığı yerde burası...Neden mi?

Bakınız, örgütler ve bireyleri hayattaki davranışlarında onları motive eden inanışlar, semboller, manevi amaçlar çözümlenmezse, onları doğru anlama, çözümleme uğraşımız sonuçlanamaz. Avrupa Birliği gayet tabii ki siyasi ve ekonomik amaçları olan bir topluluktur ancak onu kuran ve örgütü omuzlayan bireylerin başka boyutları da vardır.Yani dini inanışları, hedefleri ve beklentileri göz ardı edildiği takdirde AB denilen örgütü tam anlamıyla kavramamız mümkün olmayacaktır.

Bu insanlar bayraklarında (AB bayrağındaki 12 yıldız), binalarında (AB'nin Brüksel'deki binasının 12 kapısı vardır)kullandıkları semboller, kullandıkları özel sözcükler ve kurdukları ittifaklarla aslında bize açıkça göstermektedirler, bir anlamda kendilerini bilinçli bir şekilde deşifre etmektedirler. Görmek isteyen bunu görür ve olan biteni gerçekten anlama sürecinde daha güçlü olur. Maalesef bugün Türkiye'de 'gerçeği görmek istemeyenler' hakim durumdadır. Siyasete, medyaya ve iş alemine hakim olan görüş AB'nin Türkiye'ye demokrasi ve büyük özgürlükler getirme hedefi olduğundan ibarettir.

Bizler görüşümüzü bununla sınırladığımızda AB ile ilişkilerde yenilen, kaybeden taraf olmamız kaçınılmazdır. Maalesef Türkiye bu kaybetme sürecine çoktan girmiş durumdadır, bunun işaretleri de gelmektedir. Pekiyi neden AB bu kadar karşı olduğu Müslüman bir ülkeyi kapısında tutmaktadır?

Bu soruya cevabın anahtarı Ortadoğu'dadır ve Kutsal Topraklardadır(sizce neresi?). Temelleri yüzlerce yıldır atılmış olan manevi ve maddi kavgaların çıkış noktası da Ortadoğu'dur, bunların nihai çözümünün de Ortadoğu'da olacağı yolunda inanç da vardır. AB'nin bizimle ilişkilerini tamamen kopartmaması, üyelik sürecimizi aslında olumlu sonuçlandırmak istememesine rağmen bunu bir şekilde oyalamaya bırakmasının tek nedeni Türkiye'siz bunun yapılamayacağının korkularıdır.

'Türkiye kartının' önemini Amerika da çok iyi bilmektedir. Irak savaşı öncesinde Türkiye'nin de savaşın içine çekilmesi için bu kadar uğraş verilmesinin sebebi budur. ABD, sadece Irak için Türkiye'yi yanında görmek istememekteydi. Bölgedeki ilerideki çıkarları açısından ABD, Türkiye'yi mutlaka bölge savaşının içine çekmek zorundadır. Asıl amaç tüm semavi dinlerde Kutsal Topraklar olarak geçen Nil Nehri ile Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan Kutsal Toprakların hakimiyet altına alınması ve mesihe Kutsal Kentin hazırlanmasıdır. (Bunu bir komplo teorisi olarak almayın lütfen ben sadece semavi dinlerin kitaplarında yazanlardan çıkardığım sonucu yazıyorum) Yani anlayacağınız aynı sebeplerle ve aynı hedeflerle bölgeye hükmetmek isteyen AB ve Amerika Ortadoğu üzerinde hükümranlık çatışması içindedirler ve onlar açısından Türkiye sadece bu boyutuyla önemlidir.

Bu süreçte de Türkiye'nin kullanılıp güçsüzleştirilmesi ve bölünüp parçalanması kararı vardır. Bence, Türkiye üzerindeki operasyon sadece kaba kuvvetle yapılmayacak inançlar, manevi bağlantılar, semboller de kullanılacak bizim üzerimizde oynanacak oyunda. Olanlara baktığımızda da bunu işaretlerini hep birlikte görmüyor muyuz?

Bu kadar büyük bir güce karşı gelmek için hazır mıyız? Bence hele son 4 yılda yapılanlardan sonra HAYIR...Çünkü Türkiye kendi içinden güçsüzleştirildi. Eğitim sistemi, sağlık sistemi, altyapısı çöktü, çöktürüldü, insan kalitesi muazzam bozuldu, ulus bilinci yok edildi göz göre göre bu ülkenin. Ve maalesef bu süreç şu anda iktidarı elde tutanlarla daha da hızlandırılmakta. Diyeceksiniz ki yahu bunlar dinci, müslüman olduklarını söylüyorlar, nasıl olur böyle şey?

Arkadaşlar, şu anda bizi yönetenlerin bağlı oldukları tarikatın lideri Said-i Nursi ve onun takipçisi Fettullah Gülen değil mi? İslam tarihinde sadece bu 2 kişi Papa'dan randevu talep etmiş ve saygılarını sunmuştur. Saygılarını sunarken de imzalarının üstüne "Rabbin Aciz Kulu" diye yazmıştır. Hıritiyanlık'da Papa Allahın dünyadaki gölgesidir ve Rab Baba, Oğul, Kutsal Ruh üçlemesi ile tanımlanır. Yani ben senin kulunum diyor, Allah ile arasına birisini koyuyor. Hangi müslüman bir hıristiyana böyle bir şey der!!!Neden Gülen cemaatinin ve iktidarın Batı'dan bu kadar destek aldığını anladınız mı?

Açıkça söylemek gerekirse ben bu ülkenin insanlarının bir bölümünün kendi ülkelerinin yok olma sürecine neden bu kadar aktif katılıyorlar sorusuna inanın cevap bulamıyorum. Klasik hainler, iç düşmanlar söylemi bu fantastik durumu anlatmaya, anlamaya yetmiyor, bana inanın.

Umudun yok mu diyorsanız, yukarıda yazdıklarıma bakarsanız yok gibi gözüküyor. Ama yine de benim inancım "Çılgın Türkler" gibi davralınırsa bunların üstesinden gelinir. Ulus bilincimizden ve ülkemizin kuruluş felsefesinden taviz vermeden, onurlu bir duruşla çağdaş uygarlık yolunda adımlar atarsak bir şansımız olacaktır. Yoksa çocuklarımıza bırakacağımız bir ülke kalır mı, onda kuşkum var.

Bu konuları daha irdelemeye devam edeceğim...

Salı, Ekim 10, 2006

İrtica Tehdidi Var mI?Yok mu?

Günlerdir İrtica Tehdidi ile ilgili olarak yazılanları okuyor, TV'lardaki oturumları izliyor, siyasilerin yaptıkları yorumları yorumlamaya çalışıyorum. Hepsini alt alta koyuyorum ve bu soruna en iyi yanıtı aslında yine Atatürk'ün verdiğini görüyorum.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana bu tehdit hem içten hem de dıştan vardı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile ilgili olarak Atatürk Nutuk'ta şunları söylemiştir. Yalnız sizden ricam okurken Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın bugünkü benzerinin hangi parti ve görüş olduğunu yazıyı okurken düşünmeniz-)))


“Hatıra gelir ki, her hükümet, her zaman gensoruya çekilebilir. Bir gensoruya bu denli önem vermek doğru mudur? Şunu bilginize sunmalıyım ki, söz konusu olan gensoru, olağan bir gensoru değildir. Kötücül düzenin özel bir evresi idi. Bu gensoru oyunundan sonradır ki, karşıcılar maskelerini atmak zorunda bırakıldılar. Bilindiği üzere, “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi” diye bir parti kurdular. Gizli ellerin düzenlediği parti programını da ortaya attılar.

“Cumhuriyet” sözcüğünü söylemekte bile çekinenlerin; Cumhuriyeti, daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye “Cumhuriyet”, hem de “İlerici Cumhuriyet” adını vermeleri, içten gelme ve inanılır bir davranış sayılabilir mi?

Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, “tutucu” diye nitelendirilseydi, belki anlamı olurdu. Ama, bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savlamaya kalkışmaları elbette doğru değildi.

“Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır.” Sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden, iyi niyet beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri, bilisizleri, bağnazları ve boş inananlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri, sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara, hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?

Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak, ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: “Biz halifeliğin yeniden kurulmasını isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize eski yasalar yeter. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü, Mustafa Kemal’in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gavur yapacak, size şapka giydirecek!” diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, gerici haykırışlarla dolu değil midir?

Bu ilkeye bağlı olanlardan birinin, çok zaman önce (yani 10 Mart 1923 günü ) asılan Cebranlı Kürt Halit Bey’e yazdığı mektuptaki şu cümlelere bakınız baylar: “Müslümanlık dünyasının kalımlı olmasını sağlayan ilkelere saldırıyorlar. Bu konudaki açıklamalarınızı arkadaşlara da okudum. Hepsinin çabalarını arttırdı. Batılılaşmak, tarihimizi, uygarlımızı yitirmeyi zorunlu kılar. Halifeliği yıkmak, din işlerine karışmayan bir hükümet kurmayı düşünmek; bunlar Müslümanlığın geleceğini tehlikeye atacak etmenleri yaratmaktan başka bir sonuç veremez.”

Baylar, olup bitenler de gösterdi ve tanıtladı ki, Terakkiperver Cumhuriyet Partisi programı, en hain kafaların ürünüdür. Bu parti, yurtta cana kıyıcıların, gericilerin sığınağı ve dayanağı oldu; dış düşmanların yeni Türk Devletini, körpe Türk Cumhuriyeti’ni yıkmayı öngören planlarının kolaylıkla uygulanmasına yardım etmeye çalıştı. Tarih; gizli amaçlarla düzenlenmiş, genel ve gerici Doğu Ayaklanmasının (Şeyh Sait İsyanı) nedenlerini inceleyip araştırdığı zaman, onun önemli ve belirli nedenleri arasında Terakkiperver Cumhuriyet Partisinin dinsel konularda verdiği sözleri ve doğuya gönderdiği sorumlu yazmanın kurduğu örgütleri ve yaptığı kışkırtmaları bulacaktır.

Günlüğünü, nafile ve gece namazlarının sevabını anlatan hadislerle doldurmuş olan bu sorumlu yazman, doğu illerimizde dinsel kışkırtmalarda bulunurken, kendi partisinin programını uygulamıyor muydu? Suçsuz hakla, beş vakit namazdan başka, geceleri de çokça namaz kılmayı söyleyip öğütleyen adam belki de yaşamı boyunca hiç namaz kılmamış olan bir siyasacı olursa, bu davranışın ereği anlaşılmaz olur mu?

Baylar, yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski kurumların ve boş inançların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, “dinsel düşünce ve inançlara saygılı” olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler ? Öyle ise, ellerine aldıkları din bayrağı ile, ulusu ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken karşılıkta, “uzdilek, aymazlık, umursamazlık” gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.

Baylar, yeni parti, adındaki “İleri ve “Cumhuriyet” sözcüklerinin tam karşıt anlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir. Buna örnek vereyim; Ergani’de, ayaklanıcıların valiliğini kabul eden ve sonradan asılan Kadri, Şeyh Sait’e yazdığı bir mektupta; “Millet saygılı ve dinseverdir. Bize yardım edeceklerine kuşkum yoktur. Dahası, Şeyh Eyup’un yanında bulunan parti sorumlu yazmanı partinin tüzüğünü getirmiştir...” diyor. Şeyh Eyup da, yargılanması sırasında: “Dini kurtaracak biricik partinin, Kazım Karabekir Paşa’nın kurduğu parti olduğunu; din kurallarına uyulacağının, parti tüzüğünde bildirildiğini” söylemiştir.

Baylar, “İlerici” ve “Cumhuriyet” sözcüklerini kullanarak, bizden ve ulus aydınlarından din bayrağını gizlemeye çalışanların, memlekette genel bir gerilemeye ve ayaklanmaya yol açmak için içeride ve dışarıda, türlü düzenleri ve kışkırtmalarla uğraşanların varlığını bilmedikleri düşünülebilir mi? Yeni partiye girenlerin tümü değilse bile, dinsel konularda verilen sözleri başarı için, çok etkili bir etmen sayan ve bununla ilgili hükmü tüzüklerine koyan kimselerin, yurda karşı, bize karşı hazırlanan cana kıyıcı düzenlerden habersiz oldukları kabul edilemez!.

Tutalım ki, bunlar, ayaklanmanın başlamasından aylarca önce, yurdun şurasında burasında yapılan gizli toplantılardan; “Gizli İslam Derneği” örgütünden; İstanbul’da Nakşibendi şeylerinin yaptığı toplantıda hazırlanacak ayaklanmaya yardım için verilen sözden; en sonu, ulusal sınırlarımızın dışında bulunup Doğu Ayaklanmasını (Şeyh Sait İsyanı) kışkırtanların bildirilerinde Kazım Karabekir Paşa’nın partisine umut bağlandığının belirtilmesinden haberli değillerdir. Ama, bunların Fethi Bey Hükümeti zamanında, partilerinin, ayaklanmaya ve geriliğe kışkırtıcı durum ve nitelikte olduğunu ve yurda zarar verdiğini Fethi Beyin kendilerine bildirmesinden sonra olsun, gerçeği görüp anlamaları gerekmez miydi? Hükümetin ve benim, çok temiz yürekle yaptığımız bu uyarmalardan sonra olsun, gerçeği bu kez de, “Dinsel düşünce ve inançlara saygılıyız.” Sözlerini büsbütün karşıt anlamda yorumlamaya kalkıştılar. Sanki bu sözlerle, her dinin ve türlü dinlerden olan kişilerin düşünce ve inançlarına saygılı olduklarını söylemek; geniş ölçüde özgürlük sever olduklarını anlatmak istiyorlarmış.... Baylar, böyle bir tutuma, doğru ve alsız denemez!” (Bk. Gazi Mustafa Kemal, Nutuk (Söylev), Örgün Yayınevi, İstanbul, 2003)

Pazartesi, Ekim 02, 2006

Peynirimi kim Yürüttü??

Uzun zamandır ekonomi ile ilgili kaleme almayı düşündüğüm fikirlerimi, Sn. Yaman Törüner bugünkü yazısında çok güzel bir şekilde dile getirmiş. Bakalım bu işin sonu nereye gidecek??? 26 Yıldır aynı masalı dinliyoruz ve bu masal torunlarımızı da bugün itibarı ile borçlu hale getirdi. Ve hepimiz seyrederken bizim peyniri de birileri yiyor...


Sn. Yaman Törüner'in 02.10.2006 tarihli yazısı...

Dünyanın en pahalı borçlanmasını yapıyor, beklenen enflasyon oranının 5 katı faiz veriyoruz. İnanılmaz bir şey. Önümüzdeki 2 yıl için hedeflediğimiz enflasyon % 4. Gelecek 5 yıl için, sabit faiz % 20.89 oranıyla borçlanıyoruz. Yani, 16.89 puan reel faiz ödüyoruz. Üstelik, ihtiyacımızdan fazla borçlanıyoruz. Reel faizin yüksek olduğu durumlarda, "kısa vadeli" borçlanılır. Biz ise "uzun vadeli" borçlanıyoruz.
İşçiye, memura, köylüye gelince; ücrete, maaşa, ürüne enflasyonun altında artışlar yapıyor; rantiyeye enflasyonun 5 misli faiz ödüyoruz.
Peki bu anlaşılmaz işi neden yapıyoruz?
- Ya, kafamız çalışmıyor.
- Ya, bizi zorlayan var.
- Ya, bu politika birilerinin çıkarına geliyor.
- Ya, ekonomide bizim bilmediğimiz ama borçlananların bildiği bir risk var.
- Ya da hepsi.

Vatandaşın peyniri
Polis, suçluyu yakalamak için, paranın izini sürer. Biz de öyle yapalım. Bu politikadan kimlerin çıkarı var, bunları inceleyelim. Böylece, vatandaşın peynirini kimin çaktırmadan yürüttüğünü anlamaya çalışalım.

Birinci şüpheli: Hükümet. Önümüzdeki süreçte bir siyasi ve ekonomik kriz olasılığı olduğunu biliyor. Ne pahasına olursa olsun, borçlanma vadelerini seçim sonrasına atmak peşinde.
İkinci şüpheli: Sıcak para getiren Türk ve yabancı rantiyeler. Doğal olarak, çıkarlarını düşünüyor ve fırsatlardan faydalanıyorlar. Nerede fırsat varsa, o ülkeye yelken açıyorlar.
Üçüncü şüpheli: Dövizle borçlu olan şirket ve kişiler. Döviz fiyatının artmaması için, faizlerin alabildiğince yükseltilmesini ve ülkeye sıcak para girişinin artmasını istiyorlar. Borçlarından başka hiçbir şey umurlarında değil.
Dördüncü şüpheli: IMF. Globalizasyonu sağlamak ve gelişmiş ekonomilerin çıkarını gözetmek uğruna, gelişmekte olan ülke ekonomilerini feda ediyor.
Beşinci şüpheli: Merkez Bankası. Enflasyon hedeflemesiyle ilgili hedefler tutsun da, isterse ülke batsın diye düşünüyor. Bu yüzden, sırf döviz fiyatı artmasın diye, gelecek yıl beklenen enflasyon kadar oranda, bir defada faiz artırabiliyor.
Altıncı şüpheli: Yabancı devletler. Her zaman olduğu gibi, Türkiye'nin ve ekonomisinin zayıflaması işlerine geliyor.
Yedinci şüpheli: İthalatçı. Borçlanma için astronomik yüksek faiz verilince, sıcak para geliyor, Türk Lirası değer kazanıyor, ithal malları ucuzluyor, servetine servet katıyor.
Sekizinci şüpheli: Türk halkı. Acı çekmekten, çaresizlikten, kandırılmaktan ve kısırdöngülerden zevk alıyor.
Dokuzuncu şüpheli: Hepsi.

Peyniri yürütülen biziz.
Biz kim miyiz?
İşçiyiz, memuruz, köylüyüz, küçük esnafız, ihracatçıyız, yan gelip yatan askeriz, Irak'a gitmek zorunda olan şoförüz, canını dişine takan polisiz, üreticiyiz, ulusal parayla borçlananlarız, kandırıldığının bilincinde olan kişileriz, ülkesini canından çok sevenleriz.