Çağdaş Türkiye'nin kurucusu Atatürk'ü doğumunun 125, aramızdan ayrılışının 68. yılında minnetle anıyorum...En büyük eserin olan Cumhuriyeti her zamankinden daha fazla koruyarak devrimlerinin bekçisi olacağız.
Millet olarak daha çağdaş bir yaşam için neleri yapmamız gerektiğini anlatan bir konuşmasından yaptığım alintıyı bu anlamlı günde sizlerle paylaşmak istiyorum;
"Efendiler milletimizin hedefi, milletimizin ideali, bütün cihanda medeni bir topluluk olmaktır. Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin varlığı, kıymeti, hakkı, hürriyet ve istiklali, malik olduğu ve yapacağı eserlerle münasiptir. Artık duramayız. Behemeal ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitmeye mecburuz. Millet açıkca bilmelidir ki, medeniyet öyle bir ateştir ki, ona yabancı kalanları yakar ve mahveder.
Sarık ve cüppe ile artık dünyada başarılı olmanın imkanı yoktur. Yaptığımız muazzam inkılaplarla, medeni bir millet olduğumuzu cihana ispat ettik....
Gözlerimizi kapayıp, kendi başımıza yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp, dünya ile alakasız yaşayamayız. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız."
Türk milletine olan güvenini de şu sözlerle ifade etmektedir;
"Bu memleket tarihte Türk'tü; bugün Türk'tür ve ebediyette Türk kalacaktır."
Cuma, Kasım 10, 2006
Perşembe, Kasım 02, 2006
Atatürk'ten Sonra
Geçenlerde yazılarını saygı ile okuduğum Sn. Mahir Öztürk'ten aldığım e-iletiyi sizlerle paylaşmak istedim. Yakın tarihimizi kronolojik olarak anlatan ve hepimizi özellikle de gençleri derin derin düşündürmesi gereken bir yazı....
Cumhuriyeti yaşıyoruz tam seksen üç yıl boyunca...
Atatürk’ü kaybettiğimizden bu yana, Cumhuriyetle kavga ede ede...
1938, Kasım’ın 11’inden sonra ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’dür.
Süreci ne güzel anlatır Sevgi Özel “Uğur Olsun!” isimli kitabında:
1939’da savaş söylentileri yayılmıştı. 1 Eylül’de Alman orduları Lehistan’a girmiş, II. Dünya Savaşı başlamıştı. 19 Ekim’de Türkiye-Fransa- İngiltere arasında Türkiye’nin hiçbir devlete karşı olmayacağıyla ilgili Ankara Paktı imzalanmıştı.
Almanya her yeri yaka yıka ilerlemiş. Danimarka, Hollanda, Fransa derken 1941, Almanlar Sovyet sınırını geçmiştir.
Aralık ayında Amerika, Japonya’ya savaş açmıştır.
1942 de Türkiye’de ekmek karnede, ama yine de ülkede yeni okullar, yollar açılmakta.
1945 Mayıs’ında Almanlar teslim olmuş, bundan üç ay sonra Amerikalılar, Hiroşima’ya, üç gün sonra da Nagazaki’ye atom bombası atmıştılar. Yüz binler bir anda buhar olmuştu. Kadın, erkek, bebek... Savaşı durdurmak için demiştiler...
Bir yıl sonra Türkiye’de Demokrat Parti kuruldu. “Yeter söz milletin” diyordu!..
Lozan’da Türkiye, emperyalistlerin her istediğine hayır demiş, emperyalist baron, Lord Curzon’ u kızdırmıştı! Curzon, “Neyi reddederseniz cebimize koyuyoruz! Her birini çıkarıp birer birer size vereceğiz” sözleriyle öfkesini ifade etmişti.
İşte o Türkiye 1950’den sonra, yeni bir sürece; Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığında, Adnan Menderes’in Başbakanlığında, “Küçük Amerika olacağız” sloganıyla giriyordu. İlkin Halk Evleri kapatıldı. Kore’ye asker gönderildi. Kore’de Türk askeri en fazla kayıp veren Birleşmiş Milletler askeri oldu. Bu dönemde çocuklara “1.2.3’ler yaşasın Türkler, 4.5.6 Polonya battı, 7.8.9 Almanlar domuz,10.11.12. İngiltere tilki, 13.14.15. Amerika kardeş...” şarkıları öğretiliyor, okullara süttozu dağıtılıyordu. Amerikan filmleriyle tanışıyordu Türkiye, Teknolojidir denerek, Türkiye hızla traktör mezarlığına dönüyordu.
Halkın din duygularını sömürerek kendileri semiren bir kitle oluşmaktaydı.
Bu dönemde Türkiye, yabancı sermayeyle tanıştı. NATO’ya Başvurdu.
Besleme basın yaratıldı, itibarlı... Radyo ise iktidarın borazanıydı. Bir yasayla Köy Enstitüleri kapatıldı. Komünist yuvası dendi!..
Kıbrıs sorunu, İşsizlik belası, üniversitelerde olaylar...
27 Mayıs sabahı marşlarla birlikte uyandığımızda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareyi eline aldığını öğrendik.
1961 Anayasası halka özgürlükler getiriyordu.
67’de işsizlik halkı sarıyor, sokakta kavga artıyor, Amerika patron cakası satıyor, Demirel huzursuzluğun kaynağını 61 Anayasasında görüyor... İktidarlar değişiyordu.
Yoksul halkın, işsizliğin çaresi aranıyor muydu? Halk farkında mıydı?
Kıbrıs Türk’ü katlediliyor, Amerika’yla mektuplaşılyor...Sonuç nafile! Yunanistan’da albaylar cuntası kuruluyordu.
1967 Kasımında Kıbrıs’ta 24 Türk katledildi, Bu kez Demirel, Johnson ile mektuplaştı.
Sol bölünüyor, Uğur Mumcu 24 Şubat 1968 tarihli Akşam Gazetesi’nde, “...sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içersinde kıtalararası sömürü çağı yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonel kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır.” Diyordu.
Ülkücü komando, devrimci gençlik kavgası körükleniyordu.
Uğur Mumcu, Devrim Gazetesi’nin 14 Nisan 1970 tarihli sayısında; “Yabancı sermayeden para kazananlar, yabancı iş çevrelerine uşaklık edenler, gayri milli sermayenin bekçiliğini yapanlar utanmalıdır...” diye yazıyor, Devrim’in yazı işleri müdürlüğünü Hasan Cemal yapıyordu. Çetin Altan, Cengiz Çandar da aynı gazetede yazıyordu.
Ve 12 Mart muhtırası; sıkıyönetim mahkemeleri, aydınlar hapishaneleri... Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi. Ve sonra dönek gazetecilerle tanışacaktı Türk kamuoyu.
74’de Bülent Ecevit, Erbakan koalisyonu; Kıbrıs kaynayan kazan olmuştu. Mektuplaşmayla kaybedecek zaman yoktu. Kıbrıs’ta Barış harekatı gerçekleştirildi. Sadece Kıbrıs’a barış değil, Yunanistan’a da barış ve demokrasi geldi. Harekat sonrası Albaylar Cuntası devrilmişti.
Büyük kentlerde olaylar artıyor, sıkıyönetim ilan ediliyordu. Amerika örtülü gidiyordu. Demirel Amerikan iş çevreleriyle olan yakın ilişkisi dolayısıyla kendisine Morison Süleyman adı takıldı. Demirel Başbakan; I. MC hükümeti kuruldu. Nüfus 40 milyon, işsizler ordusu ise hızla büyüyor. Sokaklarda silahlar konuşuyordu. Demirel durmadan 1961 Anayasası’na yükleniyordu.
1 Mayıs 1977’de İstanbul’un Taksim alanı can pazarıydı; 34 ölü, birçok yaralı. Ecevit’e seçim gezilerinde saldırılıyordu. Sanki birileri bunu önceden planlamıştı.
II. MC Hükümeti, Terör ortaokullara kadar inmiş, Demirel Sokaklar yürümekle aşınmaz demişti.
Ecevit ve AP’den ayrılan 11’lerle hükümet kurdu. Amaç barışı getirmekti. Kenan Evren Genelkurmay Başkanı oldu. Aydınlar öldürülüyor, dışarıda ASALA Ermeni örgütü diplomatlarımıza saldırıyordu. ITT Uluslar arası şirketi Şili’de Allende’yi kanlı bir şekilde deviriyor. Türkiye’de de rüşvet dağıttığı söylentileri dolaşıyordu.
1979’da Kahraman Maraş olayları katliamının acısını yaşadı Türkiye.
11’ler hükümet içinde problemdi. Ara seçimde Demirel önde çıkınca Ecevit istifa etti.
Amerika dünyada elini attığı her yeri kanatıyor, emperyalistin dişlerinden kan damlıyordu...
7 Aralık’da Ecevit; “Böyle giderse biri düdüğü çalar, oyun biter” demişti. Düdük sonunda çaldı. 12 Eylül’de parlamento feshedildi. Sıkıyönetim ilan edildi. Tüm dernekler kapatıldı. Başkan Evren, ekonominin direksiyonunu Turgut Özal’a teslim etmişti.
Evren yurt gezilerine çıkıyor, Sakın ola ki... diye başlayıp netekim diye devam eden sözlerle, ayetli dualı konuşmalarla yeni anayasa reklamı yapıyordu.
3 Aralık’ta Bülent Ecevit, 2.5 ay hapis yatacaktı. Yeni anayasa 1982’de halk oylamasına sunulacak, % 92 evet alacaktı. 83’de seçim yapılacaktı. Yeni anayasayı eleştirmek yasaktı.
7 Kasım’da Anayasa onaylandı. Halkın % 92’si evet dedi. Evren Paşa artık Cumhurbaşkanıydı.
Seçimler yapılacaktı. Vetolar siyasi yasaklar derken 14 parti kuruldu, sadece üçüne seçime katılma izni verildi. Evren’in açıkça desteklediği Turgut Sunalp partisi 71 milletvekili kazanarak üçüncü büyük parti oldu! ANAP iktidar! ANAP, orta direk deyip deyip, orta direğin beline beline vuracaktı. Devir papatyalar devriydi. Yabancı sermaye büyük kurtarıcı gibi tanıtılıyordu.
Turgut Özal dönemi Amerikan destekli Araplaşma süreciydi ve Atatürk’ün getirdiği laiklik, devletçilik, halkçılık modası geçen ilkelerdi. Arap zenginlere toprak satışı, arabesk bir liberalizm doğuyordu. Adına yeşil sermaye denecekti. Aldatma kandırma, bununla köşe dönme, binbir çeşit maske bu dönemde pirimlendi.
1985 Kasım’da HP-SODEP birleşti. DSP siyaset sahnesindeydi.
ABD, Libya’ya gözünü dikmiş, Türkiye arada kalmıştı.
1987’de Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov açıklık politikası, Glostnost kavramını getirdi. Böylece parçalanma sürecinin düğmesine basılmıştı.
Türkiye’de siyasi yasakların kalkması için halk oylaması yapıldı, kılı kılına evet çıktı.
29 kasım 1987 seçimlerinde ANAP yine tek başına iktidardı.
Enflasyon azıyor, işkence haberleri, Güneydoğu’da terör, zamlar, devlet arazileri sudan ucuza pazarlanıyordu. Bankalar hortumlanıyor, batık banklalar birleştiriliyor, akraba kardeş, eş dost zenginleşiyor, bal tutan parmağını yalıyordu. Hayali ihracat, kara para aklanması, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bol döviz girişi sağlayan kapılar olmuştu.
Uğur Mumcu 1988’de Kürt sorunuyla, tarikat, siyaset kıskacına ağırlık vermişti
Bazı gazeteciler, patronların işlerini takip ediyor, incelikleri öğreniyor, liberalizme daha da bir bağlanıyordu. Sonra gelsin yazlıklar, yatlar, villalar.
89 Aralık’da Bush’la Gorbaçov el sıkışıp soğuk savaşın bittiğini ilan etti.
Türkiye giderek karmakarışık bir ülke haline geliyordu. Prof Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok peş peşe faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu.
Daha 1991’de Uğur Mumcu, “Hiç kuşkunuz olmasın; Kuzey Irak’taki Kürt Devleti Planı, düpedüz bir Amerikan oyunudur. Ve bu bir CİA planıdır! ABD yanlısı bir Kürt Devleti, yeni Ortadoğu düzeninin bir parçasıdır. Musul ve Kerkük ile ilgili 10 Ağustos 1920 tarihli Sevres Antlaşmasının 64. Maddesi, ABD ve Talabani ilişkileri ile yeniden işlerlik kazanıyor. Emperyalizmin Kürt siyaseti çok tehlikeli bir oyundur. Bu siyaset Kürdü Türk’e, Türk’ü Araba ve Kürde düşman eden uğursuz bir siyasettir. Biz bu oyunu 1920’lerde görmüştük.” Diye yazıyordu.
7 Kasım 1991’de Süleyman Demirel DYP – SHP koalisyonunu kurdu.
PKK gibi, dinci örgütlerin de Almanya’da kök saldığı neden merak edilmiyordu?
O zamanlar doların sekiz bini aşması, enflasyonun tırmanması ekonomik büyüme diye halka yutturuluyordu.
Büyüye büyüye Türkiye; karıştırılıyor, kanatılıyordu...
Türkiye, Türkiye’nin yağcı basını, boyun eğen politikacısı, suskun halkıyla yuvarlanıp gidiyordu. Derken ABD, Irak’a nokta vuruşlu bombalarıyla, televizyonlardan naklen yayınlarıyla gösteri yapıyor, dünyaya meydan okuyordu.
Uğur Mumcu soruyordu 7 Ocak 1993’de; “Kürtler, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD antiemperyalist savaş yapıyor da dünya bu savaşın farkında mı değil?”
Zamanın Genelkurmay Başkanı yaptığı açıklamada “Şerefim üzerine söz veriyorum. Katilleri bulacağız!” diyordu. Yıl 2006 hala bulunamadı, diğerleri gibi!
24 Ocak 1993’de Reno marka aracına bindiği anda, büyük bir patlamayla....
Uğur Mumcu katledilmişti.
O günü hatırlayan on yaşındaki çocuklar; bu günün yirmi üç yaşındaki sorumluluk sahibi gençleri...
Bu yazı onlaradır.
93’den sonrasını zaten biliyorsunuz, yaşıyorsunuz, artık sizce emperyalist saldırıya karşı dik durabilecek bir iktidar gerekmiyor mu?
Yoksa siz tarihimize, “romantik tarih” deyip gülüp geçenlerden misiniz?
Cumhuriyeti yaşıyoruz tam seksen üç yıl boyunca...
Atatürk’ü kaybettiğimizden bu yana, Cumhuriyetle kavga ede ede...
1938, Kasım’ın 11’inden sonra ikinci Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’dür.
Süreci ne güzel anlatır Sevgi Özel “Uğur Olsun!” isimli kitabında:
1939’da savaş söylentileri yayılmıştı. 1 Eylül’de Alman orduları Lehistan’a girmiş, II. Dünya Savaşı başlamıştı. 19 Ekim’de Türkiye-Fransa- İngiltere arasında Türkiye’nin hiçbir devlete karşı olmayacağıyla ilgili Ankara Paktı imzalanmıştı.
Almanya her yeri yaka yıka ilerlemiş. Danimarka, Hollanda, Fransa derken 1941, Almanlar Sovyet sınırını geçmiştir.
Aralık ayında Amerika, Japonya’ya savaş açmıştır.
1942 de Türkiye’de ekmek karnede, ama yine de ülkede yeni okullar, yollar açılmakta.
1945 Mayıs’ında Almanlar teslim olmuş, bundan üç ay sonra Amerikalılar, Hiroşima’ya, üç gün sonra da Nagazaki’ye atom bombası atmıştılar. Yüz binler bir anda buhar olmuştu. Kadın, erkek, bebek... Savaşı durdurmak için demiştiler...
Bir yıl sonra Türkiye’de Demokrat Parti kuruldu. “Yeter söz milletin” diyordu!..
Lozan’da Türkiye, emperyalistlerin her istediğine hayır demiş, emperyalist baron, Lord Curzon’ u kızdırmıştı! Curzon, “Neyi reddederseniz cebimize koyuyoruz! Her birini çıkarıp birer birer size vereceğiz” sözleriyle öfkesini ifade etmişti.
İşte o Türkiye 1950’den sonra, yeni bir sürece; Celal Bayar’ın Cumhurbaşkanlığında, Adnan Menderes’in Başbakanlığında, “Küçük Amerika olacağız” sloganıyla giriyordu. İlkin Halk Evleri kapatıldı. Kore’ye asker gönderildi. Kore’de Türk askeri en fazla kayıp veren Birleşmiş Milletler askeri oldu. Bu dönemde çocuklara “1.2.3’ler yaşasın Türkler, 4.5.6 Polonya battı, 7.8.9 Almanlar domuz,10.11.12. İngiltere tilki, 13.14.15. Amerika kardeş...” şarkıları öğretiliyor, okullara süttozu dağıtılıyordu. Amerikan filmleriyle tanışıyordu Türkiye, Teknolojidir denerek, Türkiye hızla traktör mezarlığına dönüyordu.
Halkın din duygularını sömürerek kendileri semiren bir kitle oluşmaktaydı.
Bu dönemde Türkiye, yabancı sermayeyle tanıştı. NATO’ya Başvurdu.
Besleme basın yaratıldı, itibarlı... Radyo ise iktidarın borazanıydı. Bir yasayla Köy Enstitüleri kapatıldı. Komünist yuvası dendi!..
Kıbrıs sorunu, İşsizlik belası, üniversitelerde olaylar...
27 Mayıs sabahı marşlarla birlikte uyandığımızda, Türk Silahlı Kuvvetlerinin idareyi eline aldığını öğrendik.
1961 Anayasası halka özgürlükler getiriyordu.
67’de işsizlik halkı sarıyor, sokakta kavga artıyor, Amerika patron cakası satıyor, Demirel huzursuzluğun kaynağını 61 Anayasasında görüyor... İktidarlar değişiyordu.
Yoksul halkın, işsizliğin çaresi aranıyor muydu? Halk farkında mıydı?
Kıbrıs Türk’ü katlediliyor, Amerika’yla mektuplaşılyor...Sonuç nafile! Yunanistan’da albaylar cuntası kuruluyordu.
1967 Kasımında Kıbrıs’ta 24 Türk katledildi, Bu kez Demirel, Johnson ile mektuplaştı.
Sol bölünüyor, Uğur Mumcu 24 Şubat 1968 tarihli Akşam Gazetesi’nde, “...sadece sınıflar arası sömürü değil, dünya küresi içersinde kıtalararası sömürü çağı yaşıyoruz. Bu savaş enternasyonel kapitalizm ile milliyetçiliğin kavgasıdır.” Diyordu.
Ülkücü komando, devrimci gençlik kavgası körükleniyordu.
Uğur Mumcu, Devrim Gazetesi’nin 14 Nisan 1970 tarihli sayısında; “Yabancı sermayeden para kazananlar, yabancı iş çevrelerine uşaklık edenler, gayri milli sermayenin bekçiliğini yapanlar utanmalıdır...” diye yazıyor, Devrim’in yazı işleri müdürlüğünü Hasan Cemal yapıyordu. Çetin Altan, Cengiz Çandar da aynı gazetede yazıyordu.
Ve 12 Mart muhtırası; sıkıyönetim mahkemeleri, aydınlar hapishaneleri... Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam edildi. Ve sonra dönek gazetecilerle tanışacaktı Türk kamuoyu.
74’de Bülent Ecevit, Erbakan koalisyonu; Kıbrıs kaynayan kazan olmuştu. Mektuplaşmayla kaybedecek zaman yoktu. Kıbrıs’ta Barış harekatı gerçekleştirildi. Sadece Kıbrıs’a barış değil, Yunanistan’a da barış ve demokrasi geldi. Harekat sonrası Albaylar Cuntası devrilmişti.
Büyük kentlerde olaylar artıyor, sıkıyönetim ilan ediliyordu. Amerika örtülü gidiyordu. Demirel Amerikan iş çevreleriyle olan yakın ilişkisi dolayısıyla kendisine Morison Süleyman adı takıldı. Demirel Başbakan; I. MC hükümeti kuruldu. Nüfus 40 milyon, işsizler ordusu ise hızla büyüyor. Sokaklarda silahlar konuşuyordu. Demirel durmadan 1961 Anayasası’na yükleniyordu.
1 Mayıs 1977’de İstanbul’un Taksim alanı can pazarıydı; 34 ölü, birçok yaralı. Ecevit’e seçim gezilerinde saldırılıyordu. Sanki birileri bunu önceden planlamıştı.
II. MC Hükümeti, Terör ortaokullara kadar inmiş, Demirel Sokaklar yürümekle aşınmaz demişti.
Ecevit ve AP’den ayrılan 11’lerle hükümet kurdu. Amaç barışı getirmekti. Kenan Evren Genelkurmay Başkanı oldu. Aydınlar öldürülüyor, dışarıda ASALA Ermeni örgütü diplomatlarımıza saldırıyordu. ITT Uluslar arası şirketi Şili’de Allende’yi kanlı bir şekilde deviriyor. Türkiye’de de rüşvet dağıttığı söylentileri dolaşıyordu.
1979’da Kahraman Maraş olayları katliamının acısını yaşadı Türkiye.
11’ler hükümet içinde problemdi. Ara seçimde Demirel önde çıkınca Ecevit istifa etti.
Amerika dünyada elini attığı her yeri kanatıyor, emperyalistin dişlerinden kan damlıyordu...
7 Aralık’da Ecevit; “Böyle giderse biri düdüğü çalar, oyun biter” demişti. Düdük sonunda çaldı. 12 Eylül’de parlamento feshedildi. Sıkıyönetim ilan edildi. Tüm dernekler kapatıldı. Başkan Evren, ekonominin direksiyonunu Turgut Özal’a teslim etmişti.
Evren yurt gezilerine çıkıyor, Sakın ola ki... diye başlayıp netekim diye devam eden sözlerle, ayetli dualı konuşmalarla yeni anayasa reklamı yapıyordu.
3 Aralık’ta Bülent Ecevit, 2.5 ay hapis yatacaktı. Yeni anayasa 1982’de halk oylamasına sunulacak, % 92 evet alacaktı. 83’de seçim yapılacaktı. Yeni anayasayı eleştirmek yasaktı.
7 Kasım’da Anayasa onaylandı. Halkın % 92’si evet dedi. Evren Paşa artık Cumhurbaşkanıydı.
Seçimler yapılacaktı. Vetolar siyasi yasaklar derken 14 parti kuruldu, sadece üçüne seçime katılma izni verildi. Evren’in açıkça desteklediği Turgut Sunalp partisi 71 milletvekili kazanarak üçüncü büyük parti oldu! ANAP iktidar! ANAP, orta direk deyip deyip, orta direğin beline beline vuracaktı. Devir papatyalar devriydi. Yabancı sermaye büyük kurtarıcı gibi tanıtılıyordu.
Turgut Özal dönemi Amerikan destekli Araplaşma süreciydi ve Atatürk’ün getirdiği laiklik, devletçilik, halkçılık modası geçen ilkelerdi. Arap zenginlere toprak satışı, arabesk bir liberalizm doğuyordu. Adına yeşil sermaye denecekti. Aldatma kandırma, bununla köşe dönme, binbir çeşit maske bu dönemde pirimlendi.
1985 Kasım’da HP-SODEP birleşti. DSP siyaset sahnesindeydi.
ABD, Libya’ya gözünü dikmiş, Türkiye arada kalmıştı.
1987’de Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov açıklık politikası, Glostnost kavramını getirdi. Böylece parçalanma sürecinin düğmesine basılmıştı.
Türkiye’de siyasi yasakların kalkması için halk oylaması yapıldı, kılı kılına evet çıktı.
29 kasım 1987 seçimlerinde ANAP yine tek başına iktidardı.
Enflasyon azıyor, işkence haberleri, Güneydoğu’da terör, zamlar, devlet arazileri sudan ucuza pazarlanıyordu. Bankalar hortumlanıyor, batık banklalar birleştiriliyor, akraba kardeş, eş dost zenginleşiyor, bal tutan parmağını yalıyordu. Hayali ihracat, kara para aklanması, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı bol döviz girişi sağlayan kapılar olmuştu.
Uğur Mumcu 1988’de Kürt sorunuyla, tarikat, siyaset kıskacına ağırlık vermişti
Bazı gazeteciler, patronların işlerini takip ediyor, incelikleri öğreniyor, liberalizme daha da bir bağlanıyordu. Sonra gelsin yazlıklar, yatlar, villalar.
89 Aralık’da Bush’la Gorbaçov el sıkışıp soğuk savaşın bittiğini ilan etti.
Türkiye giderek karmakarışık bir ülke haline geliyordu. Prof Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok peş peşe faili meçhul cinayetlere kurban gidiyordu.
Daha 1991’de Uğur Mumcu, “Hiç kuşkunuz olmasın; Kuzey Irak’taki Kürt Devleti Planı, düpedüz bir Amerikan oyunudur. Ve bu bir CİA planıdır! ABD yanlısı bir Kürt Devleti, yeni Ortadoğu düzeninin bir parçasıdır. Musul ve Kerkük ile ilgili 10 Ağustos 1920 tarihli Sevres Antlaşmasının 64. Maddesi, ABD ve Talabani ilişkileri ile yeniden işlerlik kazanıyor. Emperyalizmin Kürt siyaseti çok tehlikeli bir oyundur. Bu siyaset Kürdü Türk’e, Türk’ü Araba ve Kürde düşman eden uğursuz bir siyasettir. Biz bu oyunu 1920’lerde görmüştük.” Diye yazıyordu.
7 Kasım 1991’de Süleyman Demirel DYP – SHP koalisyonunu kurdu.
PKK gibi, dinci örgütlerin de Almanya’da kök saldığı neden merak edilmiyordu?
O zamanlar doların sekiz bini aşması, enflasyonun tırmanması ekonomik büyüme diye halka yutturuluyordu.
Büyüye büyüye Türkiye; karıştırılıyor, kanatılıyordu...
Türkiye, Türkiye’nin yağcı basını, boyun eğen politikacısı, suskun halkıyla yuvarlanıp gidiyordu. Derken ABD, Irak’a nokta vuruşlu bombalarıyla, televizyonlardan naklen yayınlarıyla gösteri yapıyor, dünyaya meydan okuyordu.
Uğur Mumcu soruyordu 7 Ocak 1993’de; “Kürtler, sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD antiemperyalist savaş yapıyor da dünya bu savaşın farkında mı değil?”
Zamanın Genelkurmay Başkanı yaptığı açıklamada “Şerefim üzerine söz veriyorum. Katilleri bulacağız!” diyordu. Yıl 2006 hala bulunamadı, diğerleri gibi!
24 Ocak 1993’de Reno marka aracına bindiği anda, büyük bir patlamayla....
Uğur Mumcu katledilmişti.
O günü hatırlayan on yaşındaki çocuklar; bu günün yirmi üç yaşındaki sorumluluk sahibi gençleri...
Bu yazı onlaradır.
93’den sonrasını zaten biliyorsunuz, yaşıyorsunuz, artık sizce emperyalist saldırıya karşı dik durabilecek bir iktidar gerekmiyor mu?
Yoksa siz tarihimize, “romantik tarih” deyip gülüp geçenlerden misiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
