Salı, Haziran 12, 2007

Enerjide Ampül Sorunu!


Mart 2007 tarihinde yazdığım Enerji’de Ampül Sıkıntısı başlıklı yazımda dikkatinizi çekmeye çalıştığım yaklaşan Enerji Krizi ile ilgili olarak meydana gelen gelişmeleri dikkatinize sunmak isterim.


İlk gelişme hatırlanacağı üzere; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Dünya Bankası tarafından ortaklaşa düzenlenen 'Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği Çalıştayı'nda dile getirilmiş ve enerji bürokratları, özel sektör temsilcileri, gerekli önlem alınmazsa 2008 yılı yaz aylarında pik saatlerde elektrik talebinin karşılanmasında zorlanılacağını ve 2009 yılından itibaren elektrik arz açığı yaşanmaya başlanacağını bildirmişlerdi.

30-31 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen ICCI konferansında da sektor temsilcileri ve Enerji bürokratları deyim yerindeyse kavgaya varan tartışmalarda bulundular.

Dün de ülkemizde düzenlenen “Türkiye ve AB; Avrupa Enerji Politikası için Hep Birlkte Elele” konferansında da açıklama yapan Avrupa Komisyonu Enerji ve Ulaşım Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Fabrizio Barbaso aynen şunları söyledi;
“Enerji Sektörü AB’nin ve Türkiye’nin ekonomik gelişimi için HAYATİ öneme sahiptir Türkiye’deki serbestleşmenin rekabetçi bir piyasa yaratması açısından hala eksiklikleri var. Devletin enerji piyasasındaki rolü çok fazla. Türkiye için en önemli sorun ise fiyatların ÇOK DÜŞÜK olması; fiyatları belirleyen mekanizmaların iyi işlememesi ve bunun sonucu olarak ÖZEL SEKTÖRÜN enerjiye yatırım yapmaması. Türkiye kısa bir süre sonra DÜŞÜK KAPASİTE sorunu yaşayabilir…”

Şimdi, biraz geçmişe gidelim ve bir ufuk turuna çıkalım. İş bilir AKP hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!!

Bu söylemin 3-4 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu. 2002 yılından bu yana sürdürülen populist enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir.

Bakınız Enerji Bakanımız her yerde halkımızın cebine zam yapmayarak 10 milyar dolar koyduk diye caka satıyor da, son 4 yılda kümulatif enflasyonun %55 civarında gerçekleştiğini, üstüne üstlük doğalgaz fiyatlarında da bunun neredeyse 2 katı bir artış olduğunu düşünürsek, 4 yıldır bize fahiş fiyatla elektrik sattıkları da ortaya çıkmıyor mu? Ya da bu politika sonucunda ülkemizi Enerji'de çok daha kötü bir duruma düşürdüklerini görmüyor mu?

Neyse biz devam edelim... AKP popülist bir yaklaşımla maliyet artışından kaynaklanan zammı yapmayınca devlet bu işi sübvanse etmeye başladı, tasarruf edip yatırım yapamadı, özel sektörde yatırım yapmayınca alın size Enerji'de arz güvenliği sorunu....

Biraz da teknik bilgi verelim. TEİAŞ’ın Aralık 2006 tarihinde yapığı üretim kapasite projeksiyonlarında “döner yedek” oranı %3-4 alınarak krizi kağıt üstünde 2008 sonu 2009 başına taşımış. “Döner yedek” de ne derseniz, o da şudur; Santral işletmeciliğinde kullanılan bu terim bir anlamda yedekte tuttuğunuz güç demektir. Bu oran AB ülkelerinde %10 ile %25 arasında değişir. Bizim gibi Enerji’de dışa bağımlı ülkelerde bu oranın %25’e yakın olması gerekir ki herhangibir santral herhangibir nedenle devreden çıktığında sisteminiz çökmesin. Bugün itibarı ile üretim-tüketim dengesi eşit seviyeye gelmiştir ve 1000 MW’lık bir kesinti de Türkiye üzerinde dolaştırılarak halkımıza hissettirilmemeye çalışılmaktadır!

Pekiyi şimdi ne olacak? Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten... Baksanıza ziyaretlerini sıklaştırmaya başladılar bile...

Bugün itibarı ile ülkemiz alternatifsiz, projeli ve vizyon sahibi AKP sayesinde bu oyuna gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 10 yılda akut hale gelebilecek karanlık günlere hazırlıklı olunuz. Önümüzdeki dönemde kim iktidara gelirse gelsin, kucağında bulacağı en önemli sorun “Enerji” sorunu olacaktır. Ama çözüm her zaman olduğu gibi pahallıya mal olacaktır!

Dini Türban ettiler!


Geçen hafta oğlumu okulundan almaya gittiğimde okul müdiresi ile bir velinin konuşmalarına dahil oldum. Bu konuşmanın içeriği o kadar önemli ve aynı zamanda o kadar ezber bozan bir hikaye içeriyor ki sizlerle paylaşmadan edemedim. Kendisi ile bundan bir sure önce “türban” üzerinden hararetli bir tartışma yaşamış olduğumuzu da belirteyim.


Oğlumun sınıf arkadaşının annesi Avukat ve geçen hafta içinde 3 günlük bir iş için Erzurum’a 2 Avukat arkadaşı ile birlikte bir seyahat yapar. Bundan sonrasını kendisinden aktarıyorum;
“Herşey Sabiha Gökçen Havalimanın’da başladı… Önümde peçeli, çarşaflı, türbanlı bir grup bayan vardı, bu bayanlar güvenlikten hiçbir müdahale ile karşılaşmadan geçtiler ve sıra bana geldi. Bende aynı şekilde geçecekken, polis memuru; “Lütfen ceketinizi çıkartın ve sepete koyun”dedi. Ben de önümdeki bayanlar da pardesü, ceket ve çarşaf vardı ama böyle bir istekte bulunmadınız diye itiraz ettim. O zaman bana onlardan böyle bir talepte bulunamayacaklarını, çünkü pardesü ve diğer giysilerin elbiselerinin bir aksesuarı olduğunu ve uygulamanın bu şekilde olması için yukarıdan talimat aldıklarını ifade etti!


Erzurum’a indikten sonra dehşetim devam etti. Başı örtülü olmayan neredeyse tek kadın bendim ve insanların bana bakışlarından o kadar rahatsız oldum ki anlatamam. Bu bakışlarda başımın açık olmasından dolayı bir sevecenlik yoktu, bu bakışlarda bir nefret ve aşağılama vardı. Devlet dairelerindeki işlemlerde yanımda 2 Avukat arkadaşım olmasa neredeyse dövecek gibi bakan memurlarla ve türbanlı memurelerle karşılaştım… İşimiz bitip İstanbul’a dönerken nereden nerelere geldiğimizin ayırdına daha kolay vardım bu sefer dedi.”

Evet, şimdi gelelim sadede ve Türban demokratlarına!!!

Bugün itibarı ile Türkiye Cumhuriyeti laik-antilaik ayrışması adı altında şekillenen büyük bir tehlikenin içindedir. Ve maalesef bizi bugünlere kadar 1950’den bu yana iktidar olmuş olan sağ partiler getirmiştir. Dini kullanarak, dini söylemler ve dini semboller üzerinden politika yaparak dinci kesimi özellikle de tarikatları ve cemaatleri kontrol altına alabileceklerini düşünmüşler ama sonunda devleti kendi elleri ile bu kesimin eline adeta teslim etmişlerdir. Ve toplumda "daha dindar olma ya da daha dindar" görünme yarışının başlamasına sebebiyet vermişlerdir.
İslam dinine de en büyük kötülüğü “Dini Türban Ederek” yapmışlar ve inancı semboller üzerinden bir siyasi söylem ve siyasi çıkar haline getirmişlerdir. Bunun en güzel kanıtı ise bu söylemin bayraktarlığını yapan kişilerin şahit olunduğu üzere önce MÜCAHİT, sonra MÜŞAHİT şimdilerde ise MÜTEAHHİT olmalarıdır. Oysa ki Anadolu’muzda 1, 000’lerce yıldır kadınlarımız Sümerlerden bu yana başörtüsünü, yemeniyi, yazmayı, tülbenti, eşarbı sever ve başına takar. Siyasal İslamın simgesi değildir bu örtünme yönetimi ve hiçbir zamanda olmamıştır. Aynen yazının ekinde bulunan fotoğraftaki yaşlı ninenimiz gibi...

Türbanı bir demokrasi ve bireysel özgürlük diye savunanların anlamadığı veya anlamak istemediği nokta işte yukarıda anlattığım hikayede gizli aslında. Türban dinin politize edilmesinde kullanılmaktadır. Siyasi bir sembol haline getirilmiştir ve artık bir baskı aracı haline dönüştürülmektedir. Başbakan’ın her insanın bir dini olması gerektiğine, kimsenin laik olamayacağına inanması ve en korkutucusu da herkesin dinin aynı yorumunu paylaşacağını sanmasıdır. Bu nedenle ülkemizde Türban için istenen özgürlüğün ve mağduriyet söyleminin din ve vicdan özgürlüğünün temel koşulu olduğunu söyleyebilmek inandırıcı ve gerçekçi değildir.
Laikliğin Cumhuriyetimizin temel bir ilkesi olarak korunacağının unutulmaması ve inancı, düşüncesi, dünya görüşü ve felsefesi ne olursa olsun tüm bireylerin laiklik prensibini geri dönüşsüz bir şekilde özümsemesi ve böylelikle Türbanı siyasal İslam’ın dini sembolü olmaktan kurtarması gerekir ki, Türban ne takan için sıkıntı ne de takmayan için bir rejim veya sistem sorunu olsun.

Unutmayalım demokratik bir ülkede devletin dini olmaz. Ancak o ülkede yaşayan vatandaşların inançları, dinleri vardır. Devletin görevi din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde vatandaşlarının inançlarına saygı duymak ve dini ibadetlerini rahatça gerçekleştirebilmelerine olanak tanımaktır. Bu da ancak özde ve sözde LAİK olunarak korunur. Yoksa laik olmadan laik bir devleti yönetmek nasıl oluru cevaplamak durumunda kalırsınız ve ülkenizin benden olan olmayan, dindar olan olmayan gibi gruplara bölünmesine yol açarsınız.

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

CHP GERİLİMİ Mİ?

Sürekli olarak ülkemizde LAİKLİK üzerinden GERİLİM poiltikası uygulandığı ve bundan yararlanılmak istendiğini basınımızın güzide köşe yazarları ile bazı aydınlar dile getirmekteler...Bunun da vebalini her zaman olduğu gibi CHP'ye ve Sn. Baykal'a atıyorlar!
Bir bakalım acaba GERİLİM POLİTİKASINI aslında kimler yürütüyor?
Mesela, aşağıdaki sözler kimlerindi hatırlayanınız var mıdır?
“Laik sistemin sonu geldi, artık devleti daha İslami bir yapıya dönüştürmek lazım”
“Laik düzen başarısız oldu bu düzeni değitireceğiz” (Danıştayın ve AİHM’nin türban kararı sonrası)"Efendi bu senin işin değil, ulemanın işi, ona sorsana”
“Hitler’de Laikti”
“Yeni Cumhurbaşkanı adayımız İslam Alemine Kutlu Olsun”
“Sivil, dindar ve demokrat bir Cumhurbaşkanı seçeceğiz”
“Cumhurbaşkanlığı seçimi için herkesin eline çelik-çomak verdik oynasınlar”“Cumhurbaşkanını biz seçeceğiz, yeni Türkiye’ye hazırlıklı olun”
“Sindire sindire geliyoruz, 15 sene sonra her şey daha farklı olacak”
“Halk isterse laiklik tabii ki gidecek”
“9 yaşına gelen kızlar evlenebilirler”
“Bu vakıf işleri Allah’ın rızasını uygundur”
“Milli Görüş ve Fettullah Gülen Cemaat örgütlerine her türlü yardım yapılsın”
Ama tabii ki bütün bunların GERİLİM ile ilgisi ne ki? Bunlar demokratik söylemler..Hem ekonomide iyi değil mi?O kadar iyi ki mesela Devletin İç borcu 190 milyar dolar, dış borcu 70 milyar dolar, özel sektörün dış borcu 140 milyar dolar, kişilerin şirketlerin değil, borcu 60 milyar dolar (2002’de 2,5 milyar dolardı!)!!!!
Durun bir dakika toplayınca sanki GSMH’yı geçiyor mu ne? Yok yok yine GERİLİM yarattım galiba…
Bence GERİLİMDEN, merilimden uzak durmak lazım…

Perşembe, Nisan 26, 2007

BOP'UN GÜLÜ

AKP, Cumhurbaşkanı adayını belirlemiştir. Aday belirleme sürecinde hiçbir siyasal parti ile hiçbir şekilde uzlaşmadan bu işi yapmıştır. Anayasamızın ve Cumhuriyetimizin devlet geleneklerine taban tabana zıt bir süreç sonunda kararını adeta tebliğ etmiştir. Böyle bir aday belirleme sürecinden gelecek olan bir Cumhurbaşkanının tarafsız olmasını kimse beklemesin…

Belirlenen aday aslında amaçlarının da bir işaretidir. Ilımlı ve tarafsız bir aday yerine parti politikalarını belirlemiş ve içinden gelmiş biri adeta İNADINA aday gösterilmiştir. Böylelikle Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde ülkemizi biçilen ve federasyonlardan oluşacak “Ilımlı İslam Devleti” için gerekli iç çatışmalara da ortam hazırlanmaktadır.

Bu aday, AKP’nin Cumhuriyetin ulusalcı niteliklerini değiştirmekte kararlı olduğunun bir göstergesidir. Bu aday aynı zamanda tabanlarına da bir mesaj niteliği taşımaktadır. Amaç devlet kurumları ile çatışmanın bir inanç meselesi olduğundan bahisle halkımızı laik anti-laik olarak ayrıştırmak ve çatışma sürecini hızlandırmaktır. Böylellikle ulusal hak ve çıkarlarımızın savunulması yerine laiklik anti laiklik konusu halkımızın gündemine oturacaktır.

Bu aday ile AKP’nin siyasi hedefi olan ve kuruluş felsefesinin altında yatan amaç Cumhuriyetin kuruluş felsefesini yerle bir etmek ve kendilerince din eksenli ve federasyonlara dayalı bir devleti küresel güçlerle birlikte yönetmektir. Bu bir komplo teorisi değildir, bütün bunlar Büyük Ortadoğu Projesi planlayıcıları ve AKP yöneticileri tarafından açıkça ifade edilmektedir.

Bu yüzden Küresel Aktörler ve Büyük Ortadoğu Projesini planlayanlar bu görevde Türkiye’nin rolünü iyi yerine getirmesini sağlayacak tek iktidar olarak AKP iktidarını görüyorlar. Bunun içindir ki ne küresel güçler AKP iktidarından vazgeçiyorlar, ne de AKP Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı olmaktan. Ne gaflettir ki hala AKP’nin değiştiğine inanan ve alternatifsiz olduğunu dile getirenler var bu ülkede; Her şeyi parayla ölçen ve oluşturulan sahte saadet zincirinden yararlananlar, şirketlerini satanlar, Büyük Türk Büyükleri, mütareke medyası, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenler, her şeyi başkasından ve özellikle de siyasilerden bekleyenler, biz Türklerden adam olmaz diyenler, mandacı yazarlar, vs. vs. vs.

Cumhurbaşkanlığı ve Genel Seçimler süreci Türkiye için hayati değerdedir. Bu ülkeyi yöneten ve yönetme amacıyla ortaya çıkanlar üzerinde milyonlarca insanımızın ve şehitlerimizin vebali vardır. Anadolumuzda 1000 yıldan bu yana süregelen birlikte yaşama geleneğimiz, ananelerimiz böyle bir kardeş kavgasına sebebiyet verecek çatışmalara girmeyecek, rağbet etmeyecektir.

Ama öte yandan ülkemiz tarihinin en büyük tehdidi ile karşı karşıyadır ve Tehlikenin Farkındalığının da ötesine geçilmiştir. Artık Birlik olunmalı ve harekete geçilmelidir…

Şunu hiçbir zaman unutmayalım NAMEVCUT HER ZAMAN HAKSIZDIR!!!!

Pazartesi, Nisan 16, 2007

14 Nisan'da Meydanda Yoktular!

14 Nisan "Cumhuriyetine Sahip Çık" mitingininin yapıldığı Tandoğan meydanına baktığımda genci ile yaşlısı ile esnafı ile çiftçisi ile köylüsü ile memuru ile avukatı ile mühendisi ile mimarı ile doktoru ile tüccarı ile askeri ile HALKI gördüm de bazıları yoktu meydanda...
Büyük Türk Büyükleri yoktu meydanda,
Adı büyük medya yoktu meydanda,
Adı büyük medyanın mandacı köşe yazarları da yoktu meydanda,
Sağ partilerin yöneticileri de yoktu meydanda,
Dinci basın da yoktu meydanda,
Anlı şanlı iktisatçılarımız da yoktu meydanda,
Kendilerine sivil toplum örgütü denen işbirlikçilerin yöneticileri de yoktu meydanda,
Borsacılar da yoktu meydanda,
Demokrasi havarisi neo-liberaller de yoktu meydanda,
Numaracı cumhuriyetçilerde yoktu meydanda,
Asker düşmanlarını da göremedik meydanda,
Türk karşıtları da yoktu meydanda,
Yüksek siyaset dışında başka işleri olmayan belediye başkanları da yoktu meydanda,
Yani demem o ki bunlar yoktu meydanda...
Hangi meydanda yoktular pekiyi; "Cumhuriyetine Sahip Çık" mitingi meydanında...
Ama " Artık Yeter Diyen" HALK CUMHURİYETİNE SAHİP ÇIKIYORDU...
Resmi ideolojisi LAİKLİK üzerine kurulu CUMHURİYETİNE sahip çıkıyordu...

Çarşamba, Mart 28, 2007

İmar Vahşetine Çözümler!

Bir önceki yazımda ülkemizdeki "İmar vahşeti" ve nedenleri hakkında görüşlerimi sizlerle paylaşmıştım. Şimdi ise çözüm önerileri hakkındaki nacizane fikirlerimi sıralayacağım;
1- Önce şehir sonra binalar tasarlanmalıdır.
2- Şehirlerin işlevsel alan bölünmeleri yapılmalıdır.
3- Şehirlerin her mahallesinde, en az bir adet, geniş meydanlar yapılmalıdır.
4- Toplumsal kullanıma açık alanların bireysel kullanıma açık alanlara olan oranı yüksek olmalıdır.
5- Aynı sıradaki ya da konumdaki binaların dış cephe, yükseklik, bina sıfır kotlarının mutlaka aynı olması sağlamalıdır.
6- Her mahalleye kapalı otopark yapılmalıdır. Yeşil alanlar, parklar ve çocuk parkları her mahallede olmalıdır.
7- Semt yoğunluğuna göre bina planlaması yapılmalıdır.
8- Bitmemiş binaların kullanıma açılması kesinlikle önlenmelidir.
9- İstanbul gibi yoğun göç alan illerimizde en az 10 sene sanayi üretimi yatırımına izin verilmemelidir. (iç göçün önlenmesi için)
10- Parsel planlamasından Ada planlamasına geçilmelidir ki daha düzenli bir yapılaşmaya gidilebilsin.
11- Parsel planlamasından Ada planlamasına geçtikten sonra eski binaların yenilenmesi hususunda ada içerisindeki binaların birleştirilmesi ve gerekirse de kat ilavesi izni verecek düzenlemelerin yapılması sağlanmalıdır.
12- Her şehrin şehir plancılarından ve mimarlarından oluşan bir üst kurul aracılığı ile silüeti, rengi, duruşu ve tarzı belirlenmeli ve buna göre her binanın dış boyası dahil planlanması yapılmalıdır.
Yukarıda sıraladığım öneriler çoğaltılabilir ama önemli olan bunları hayata geçirebilmektir. Bu şekilde şehirlerimizin estetiği düzelecek ve bir tarzı olacaktır.

Salı, Mart 27, 2007

İMAR VAHŞETİ

Ülkemizde tüm şehirlerimizde ve özellikle de İstanbul’da yaşanan “İMAR VAHŞETİ” şehirlerimizi yaşanamaz hale getirdiği gibi uzun vade de içinden çıkılmaz boyutlara taşıyacaktır.

Plansızlık neden bizim değişmez yazgımızdır? Neden önce altyapıyı hazırlayıp sonra inşaat yapmayı bir türlü beceremiyoruz? Neden şehirlerimiz çarpık çurpuk? Neden şehirlerimiz refahın ve kaliteli bir yaşamın merkezi olamıyor? Neden mimarimiz Avrupa’daki şehirler gibi bütünsel ve estetik değil? Yoksa bunun sebebi ünlü bir siyasetçimiz dediği gibi “Bize plan değil pilav lazım” sözüne olan inanç mıdır?

Bu sorulara yanıt bulmak için bazı kavramları yerine oturtmamız gerektiğine inanıyorum. Öncelikle 1950 ve ağırlıklı olarak da 1980 sonrası gündemimize oturan ve toplumumuzun damarlarına kadar sirayet etmiş “kolay yoldan para kazanma, köşe dönmeci zihniyet”in yani kişisel çıkarları toplumsal çıkarları düşünmeden arttırmanın sonuçlarını en çarpıcı biçimde şehirlerimizde çarpık yapılaşma ile görüyoruz. İlginç olan bu durumdan ilgili ve yetkili tüm tarafların şikayetçi olması ama hala çözüm için bir yol bulunamamasıdır. Burada bir parantez açıp, kavramlar konusuna gelelim;

Medeniyetler şehirlerde gelişmişlerdir. Yani Medeniyet aslında şehirli yaşamıdır. Meslek sahibi insanların birarada yaşadığı ve kaliteli hizmet ürettiği yerlerdir. Medeniyetin olduğu yerde iş bölümü vardır, bunun sonucu olarak da mekan bölümü oluşur. Yani her mekanın şehirde kaliteli bir yaşam sağlanmasına katkıda bulunacak şekilde bir işlevi ve konumu vardır. Mimarisi estetik olmayan daha da önemlisi planı olmayan şehirler Medeni olamazlar.

Mimarisi olan şehirler aynı zamanda Medenidir yani Mimariye Medeniyettir de diyebiliriz. Amma velakin, kuralları olmayan, kurumları düzgün işlemeyen, teknoloji birikimi olmayan, geleneklerine ve göreneklerine bağlı olmayan ve biz bu yaşadığımız coğrafyayı bir plan dahilinde imar edip güzelleştireceğiz demeyen bir toplum Medeni olamayacağından Mimari bir zenginliğe de sahip olamaz.

Tüm bunlardan once Medeniyetin oluşmasının ve sürdürülebilmesinin ön koşulu “Hukuk”tur. Hukuk olan yerde toplumsal çıkarlar kişisel çıkarlardan üstündür. Çünkü toplumsal çıkar sağlandığında herkesin kişisel çıkarı da arzuladığı kadar olmasa da büyük ölçüde sağlanmış olur. Ortak paydaların adil paylaşımı bu şekilde sağlanır ve şehirlerin refahı buna bağlı olarak artar.

Şimdi gelelim ülkemize…Maalesef özellikle 1980 sonrası uygulanan neoliberal-alaturka politikalar sonucu ülkemizde kişisel çıkarlar toplumsal çıkarlardan daha önde gelmektedir. Herhangibir sorunla karşılaşıldığında genelde ben ve yakınlarımın hakları için üçüncü şahısların haklarını çiğnemek bir sorun olarak görülmez! Bunun sonucunda da şehirlerimizde bireysel kullanıma sunulmuş olan yapılar, toplumsal kullanıma sunulan alanlardan daha fazla olmuştur. Çarpık yapılaşmanın ve şehirlerimizin yaşanamaz hale gelmesinin asıl nedeni de budur. Onun için önce binaları tasarlarız sonra da şehirleri…Sonuç bugünkü İstanbul’dur.

Çözüm önerileri ise bir sonraki yazının konusudur…

Cuma, Mart 09, 2007

Hangi Partiye Oy Vermeli?

“Hangi partiye oy vereceğim” sorusu hepimizin kafasını giderek artan bir şekilde meşgul etmeye başladığı bu günlerde, ülkemizin yakın tarihinde siyasette ve ekonomide yaşananları tarihsel bir kronolojide sizlerle paylaşmak istedim, sonunda da kendi fikrimi yazdım.

1978 yılında ABD Hazine Bakanlığı, IMF ve Dünya Bankası “Washington Uzlaşması” adı verilen bir belge üzerinde anlaştı. Bu anlaşma ana hatları ile tüm dünyanın serbest ticarete açılmasını sağlayacak, kamunun ekonomiden eline çekmesi için gerekli politikaları üretecek, özelleştirmeye hız verecek prensipleri içermekteydi. Ne ilginçtir ki bu belgenin teknik ayrıntıları 1979 yılında Turgut Özal tarafından Türk iş insanlarına ve ekonomistlerine Otel Pera’da ki bir sempozyumda anlatıldı!

O dönemde Afganistan Rus işgali altına girmişti ve Batı’nın Rusya’yı “Yeşil Kuşak” ile çevirme stratejisi delinmişti. Hemen önlem alınmalıydı. İran’da Humeyni devrimi 1979 yılında gerçekleştirildi ve radikal dinciler iktidar oldu. 1980 Yılında ise ülkemizde Washington uzlaşmasının ilk uygulandığı program olan 24 Ocak kararları devreye sokuldu ve 12 Eylül askeri darbesi oldu.

Bu darbe sanki aşırı dinciler ile teröre karşı yapılmış bir darbe gibi önceleri lanse edildi ama sonrasında görüldüğü üzere darbe sola karşı yapılmıştı. Yani komünizmin başını ezmek için yapılan bir darbeydi bu!!! Ve Türkiye büyük bir hızla Türk-İslam sentezi adı altında dini yönü ağır basan bir sisteme doğru sürüklendirildi. 1981 yılında da Yunanistan deyim yerindeyse apar topar AET’ye 10. üye olarak alındı. Böylelikle Rusya ile Batı ve Enerji kaynakları arasında ki “Buffer Zone” tamamlanmış oldu…

Gelelim yine ülkemize…

Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?

Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7–8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dâhil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakâr ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Olmadı diyenlere cevabım aşağıdaki paragraftadır;

Kenan Evren, 20 Haziran 1986’da darbeci paşalarla birlikte kurduğu “Atatürk Yüksek Kurulu”nu Turgut Özal’ın da desteği ile toplar ve yönetir. O Toplantıda “oybirliği” ile kabul edilen raporda alınan karar aynen şudur;

“Türk-İslam Sentezi”ni temel alan bir kültürün tüm ulusa kabul ettirilmesine karar verilmiştir.” Böylelikle dinin, inançların siyasete alet edilmesinin de yolu açılmış oldu.

Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu milliyetçi-mukaddesatçı bir devlet yapılanması oldu ülkemizde…

Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 19 kez ekonomik kriz ardından da 19 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!! Hala para gelsin diye dünyanın en yüksek faizini ödüyoruz! Buna rağmen, hala bizim sermayemiz yok, onun için buna mecburuz diye korkutuluyoruz da kimse çıkıp bugüne kadar bankalarda ve kamu ihalelerinde batan paranın nereye ve kime gittiğini konuşmuyor!

Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...

Bugünkü kafatasçı milliyetçi ve dinci söylemlerden, anti-demokratik yasalardan, bürokrasiden hepimiz şikayet etmiyor muyuz? Bunların hepsini yapanlar sağcı, dinci, projeli, vizyonlu, alternatifsiz olarak lanse edilen partiler ve mensupları değil miydi? Aslında hepsi de ismi değişmiş de olsa aynı parti ve mensupları değil miydi?

Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bugünlere geldik ve dün Meclis’te yaşananları gördük hepimiz…Hala sağ alternatiflere bakılabiliyor olunmasının gerçekçi bir açıklamasını maalesef bulamıyorum. Çünkü bence bu aynen sigara tiryakisinin, sigara içmezsem hayat bana cehennem oluyor demesi kadar doğru ve yine onun kadar yanlıştır.

Eğer “Böyle gelmiş böyle gider” deniyorsa mesele yoktur. Ama ülkemizin geleceğinden, çocuklarımızın geleceğinden en ufak bir kuşku dahi duyuyorsak çareyi sağ ve dinci söylemleri olan partilerde bulamayız diye düşünüyorum. Yoksa Suudi Arabistan’da ya da Dubai’de de ekonomik huzur ve istikrar var.

Önümüzdeki seçimlerde mutlaka oyumuzu kullanmalı ve Tercihimizi yaparken daha soğukkanlı
ve daha ileriyi düşünerek karar vermemiz gerektiğine inanıyorum.

Salı, Mart 06, 2007

Enerjide Arz Sıkıntısı!!!

Uzunca bir süredir bazı yazımlarımda okuduğunuz gibi Enerji konusundaki ülkemizi yönetenlerin vizyonsuzluğu artık herkes tarafından da ifade edilmeye başlanmıştır. CNN Türk'ün geçenlerde okuduğum haberi şöyle idi;

"Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Dünya Bankası tarafından ortaklaşa düzenlenen 'Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği Çalıştayı' enerji bürokratları, özel sektör temsilcileri, gerekli önlem alınmazsa 2008 yılı yaz aylarında pik saatlerde elektrik talebinin karşılanmasında zorlanılacağını ve 2009 yılından itibaren elektrik arz açığı yaşanmaya başlanacağını bildirdiler."

Biraz geçmişe gidelim ve bir ufuk turuna çıkalım. İş bilir ve alternatifi olmayan AKP hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki Enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!! Bu söylemin 3-4 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu.

2002 yılından bu yana sürdürülen Enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir. Haydi karanlıkta kaldığımızda mum ışıkları ve gaz lambaları ile idare ettik diyelim de ya tezgahlanan oyunla yine Türk halkının cebinden çıkacak olan dolarlar için ne yapacağız???

Bakınız Türkiye'nin yıllık enerji talebi %7 -8 civarında artar, kriz yıllarında bu oran yarıya iner, ama trend budur. Bu piyasada bulunan herkes de bunu bilir. Bir de bizim gibi akarsu rejimi düzenli olmayan bu nedenle hidrolik enerjiye çok fazla bel bağlamaması gereken, kömür ve linyit rezervi olan fakat kalitesi son derce düşük olan ve doğalgaza aşırı bir şekilde bağlanılan ülkelerde yedek kapasitenin yaklaşık olarak %25-30 lar civarında olması gerektiğidir. Enerji yatırımlarının da bu çerçevede ve ulusal çıkarlar doğrultusunda planlanlanması gerektiğidir. Ama eğer siz herşeyi özel sektörün yapacağı yatırımlara bağlarsanız, kısa zamanda krize sürüklenirsiniz.(Özel sektör ya yatırımı yapmazsa diye önlem almanız gereklidir. Devleti idare edenlerin bunu bilmesi gerekir)

AKP'nin heryerde 2002'den bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, enerji konusunu devletin üzerinde yük olmaktan kurtardık derken nedense bu işten sorumlu devletin resmi kurumları 2009 yılında enerji açığımız var demeye başladılar. Nedeni neydi biliyor musunuz? Evet 2002 yılından bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, ama EPDK bunların 7000 MW'a karşılık gelenine lisans verdi. Pekiyi verilen bu lisansların ne kadarı sizce işletmeye bu yıl itibarı ile girdi, sadece yaklaşık 1,200 MW'ı!!!!...Bir de üstüne üstlük hükümet popülist yaklaşımla 4 yıldan bu yana elektriğe zam yapmayınca, özel üretim şirketleri(otoprodüktörler) de artık zarar etmeye başlayınca üretimden çıkmaya ya da durdurmaya ya da azaltmaya başladılar. Şimdilerde de yürülüğe giren Dengeleme ve uzlaştırma yönetmeliği çerçevesinde geceleri üretim yapıp, devlete yüksek fiyattan elektrik satıyorlar! Hem de fiyat aralığı 35 Ykr/kws den 112 Ykrş/kwsaate den!!!

Enerji Bakanı her yerde halkımızın cebine zam yapmayarak 7 milyar dolar koyduk diye caka satıyor da, son 4 yılda kümulatif enflasyonun %55 civarında gerçekleştiğini, üstüne üstlük doğalgaz fiyatlarında da bunun neredeyse 2 katı bir artış olduğunu düşünürsek, 4 yıldır bize fahiş fiyatla elektrik sattıkları da ortaya çıkmıyor mu? Ya da bu politika sonucunda ülkemizi Enerji'de çok daha kötü bir duruma düşürdüklerini görmüyor mu? Neyse biz devam edelim...

AKP popülist bir yaklaşımla maliyet artışından kaynaklanan zammı yapmayınca devlet bu işi sübvanse etmeye başladı, tasarruf edip yatırım yapamadı, özel sektörde yatırım yapmayınca alın size Enerji'de arz güvenliği sorunu....

TEİAŞ 2005 yılnda bir rapor yayınladı ve dedi ki "Şu an işletmede, inşaa halinde ve lisans almış işletmeler dahil 2009 yılında kurak hidrolik koşullarda, 2011 yılında da normal hidrolik koşullarda güvenilir enerji yedeği kalmayacaktır" Cümleyi dikkatlice okursanız bu öngörüde lisans almış olan 7,000 MW'lık santralın işletmeye gireceği dikkate alınmıştır. Lisans almış olan santralların EPDK'nın web sayfasından izlenebileceği üzere ilerleme raporlarına bakılınca son 4 yıldaki yatırımların gerçekleşme oranları yüzde 10-15 lerde !!! Yani özel sektör lisansını almış, yatırımına başlamış ama parası bol ya, yavaş yavaş yapıyor santralını...)))

Hepimizin bildiği gibi özel sektör tamamen ticari kaygılarla hareket eder. Piyasa fiyatlarının yatırımların geri dönüşünü garanti altına alacak seviyede olup olmadığına bakar. Üretilen enerjinin satılabileceği yeterli sayıda ve mali açıdan güçlü alıcılarının bulunup bulunmadığına bakar. Ama AKP'nin yarattığı ortam yatırımcıların bu beklentilerine cevap verememektedir. Böyle olunca da enerji arz güvenliğimiz tehlikeli bir boyuta gelmiştir. 2009 yılı kriz beklentisi bu nedenle 2007 ortası veya 2008 yılı başından itibaren başlayacaktır ve en önemlisi de güvenilir güç yedeği olmadan! Asıl sorun da budur.

Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten...

Bugün itibarı ile ülkemiz alternatifsiz, projeli ve vizyon sahibi AKP sayesinde bu oyuna gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 10 yılda akut hale gelebilecek karanlık günlere hazırlıklı olunuz.

Esenlikler dilerim..

Çarşamba, Şubat 28, 2007

Sayılar Yalan Söylemez!!!!

1950'den bu yana uygulanan sağcı-dinci-projeli-vizyonlu politikalar ve bu politikaların savunucusu Büyük Türk Büyüklerinin ülkemize ne hale getirdiğinin göstergesi bir takım istatistiki bilgileri aşağıda bulacaksınız...Vizyon sahiplerini savunanlara duyurulur...

Resmi ve kayıtlı sayılara göre din görevlisi sayısı 90 bine ulaşmış durumdadır. Buna mukabil okul sayımız 70 bindir.

Oysa, Öğretmen açığımız bugünkü hükümete göre 100,000'dir.

İnşaatı devam edenler dahil kayıtlı Cami sayısı 80 bine ulaşmak üzeredir. (Okul sayımızdan fazladır)

82 ildeki Kuran Kursu sayısı 4,000 dir. Gayrı resmi ve kaçak olanlar hariç...

Cami yaptırma derneği sayısı 14,500 civarındadır...Ne yapıyorlarsa?

Hastane sayısı 1220 dir. Yaklaşık her 60 bin kişiye bir hastane düşmektedir. Oysa her 900 kişiye bir Cami düşmektedir.

Doktor sayımız 78,000 civarındadır. Yaklaşık 900 kişiye bir doktor düşmektedir.

Hastane yatak sayısı 190,000 dir. Bir başka deyişle aynı anda hastanelerimizde 190,000 kişi yatabilirken, camilerimizde yaklaşık 20 milyon kişi namaz kılabilmektedir.

Önümüzdeki yıllarda yapılması planlanan sağlık kuruluşu sayısı 40 iken, inşaatına yeni başlanan cami sayısı 1,100'dür.

Pekiyi bizimle hemen hemen aynı nüfusa sahip Almanya ve Fransa'da durum nedir?

Almanya'da 70,000 sağlık kuruluşuna karşılık 8,000 binin biraz üzerinde kilise var. Fransa'da 60 bin sağlık kuruluşuna karşılık 9,000 kilise var!

Aramızdaki refah farkının göstegesi olan bir kaç bilgi daha;

Almanya'da 11,000 binin biraz üzerinde, Fransa'da ise 4,000 kadar KÜTÜPHANE var. Ülkemizde ise sadece ve sadece 1435 KÜTÜPHANE var.

Bir ülkeyi yönetenler bütçeyi hazırlarken hangi konuya önem veriyorlarsa o konuya ağırlık verirler. Bu da ülkenin geleceği ile ilgilidir ve stratejiktir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 2006 yılı bütçesi 1.2 katrilyon TL.sı...

Buna karşılık 4 Bakanlığın bütçesine 22 üniversitenin bütçesini de ekleyin ancak Diyanet İşleri Başkanlığı Bütçesine ulaşıyorsunuz.

Şimdi mesela YÖK'e çatanlara sorulmaz mı? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diye...

Yukarıdaki istatistiki veriler yer değitirmediği sürece ülkemizin gelişmesine imkan ihtimal yoktur.

Perşembe, Şubat 01, 2007

Solda Bütünleşme

Eski TBMM Başkanvekili ve DSP Milletvekili Uluç Gürkan'nın Solda Bütünleşme için başlattığı çalışmayı ülkemizin geleceği için çok önemli bulmaktayım.

Ülkemizin geleceğini emanet ettiğimiz siyasetin ve siyasetçilerin kalitesinin arttırılması ve ulusal çıkarlarımızı gözeten bir politika izlemeleri ancak ve ancak bizlerin siyasetçileri izlemesi ve yönlendirmesi ile mümkün olacaktır. O açıdan siyasetin Sol kanadından başlatılacak bütünleşme hareketi ülkemizin birlik ve beraberliği açısından son derece önemlidir.

Bu nedenle aşağıda Çağrı Metninin içeriğini sizlerle paylaşmak istedim. Destek vermek isteyenler www.ulucgurkan.net adresinden Çağrı Metnine katılabilerler.

Uluç Gürkan;

Türkiye İçin Solda Bütünleşme ve Kitleselleşme Çağrısı”

B E N D E V A R I M

Bencil ve sığ politikacıların koltuk kavgaları ülkeyi talihsizliğe sürüklememelidir..

Solun bütünleşmesi ve kitleselleşmesi son dönemin en çok konuşulan konusu oldu.

Bu nasıl gerçekleşebilir? Seçimlerde ittifak mı yapılması gerekiyor? Yapılırsa, bu ittifak kimler arasında, hangi yöntemle olmalı?

Benzeri bir sürü soru, merkez sol çevrelerde toz duman içinde tartışılıyor.

Yersiz bir tartışma değil.

Türkiye’de rejimin temel dayanakları tehdit altındadır. AKP iktidarı laik demokratik düzeni daha İslami bir yapıyla değiştirmeye çalışıyor. Bu amacına ulaşmak için yurt dışından, özellikle ABD ve AB’den destek almak uğruna, Kuzey Irak ve Kıbrıs gibi pek çok konuda ülkenin ulusal çıkarlarından ödün vermekten kaçınmıyor.

Gelinen nokta kritiktir. Ülkemiz, etnik ve dini cemaat temelindeki bölünme girişimlerinin pervasızca sahne aldığı bir dönemece sürüklenmiştir.

Bu duruma seyirci kalamayız. Laik demokratik düzen içinde ulusal bütünlüğümüzü ve bağımsızlığımızı korumak hepimizin yaşamsal görevidir.

Görevimizi yerine getirmemiz, çağdaş uygarlık yolunda ülkemizi yeniden etkin ve güçlü bir dünya oyuncusu konumuna taşımamız için öncelikle siyaset alanında kararlı ve özverili bir dizi adımın atılması gerekiyor.

Merkez soldaki ilk adım, hem siyasal partiler düzeyinde hem de gruplar ve kişiler bağlamında, bütün bireysel hesapları, beklentileri bir kenara bırakarak bütünleşmektir. Bu, aynen seçim ittifakı gibi sonuç verebilecek çeşitli işbirliği ve güçbirliği yöntemleriyle sağlanabilir.

Bu bütünleşme aynı zamanda ülke içinde de, eğitimden sağlığa, işsizlikten cari açığa, gelir dağılımı eşitsizliğinden bölgeler arası gelişmişlik farkına kadar pek çok alandaki çarpıklıkların ilacı olacaktır.

Merkez solda seçim işbirliğinın gerçekleşmesi, çağdaş, ileri ve gerçekten demokratik bir Türkiye özlemini taşıyan milyonlarca insanı harekete geçirecektir. Merkez solda ortak tutumların geliştirilmesi ve topluma inandırıcı bir gelecek planı sunulması, geniş halk kitlelerine heyecan ve iktidar umudu verecektir. Cumhuriyetçi, ulusalcı ve sol eğilimli kararsız seçmen çoğunluğu da böylece yeniden kazanılmış olacaktır.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin geleceği, demokratik sol ya da sosyal demokrat parti ve kişilerin bütünleşme ve kitleselleşme doğrultusunda atacağı kararlı ve özverili adımlara bağlıdır.

Biz aşağıda imzası bulunanlar, demokratik sol ya da sosyal demokrat bütün siyasal partileri, grupları ve kişileri seçim ittifakı gibi sonuç verecek büyük buluşmayı gerçekleştirmeye çağırıyoruz. Ülkemizin geleceğinin bencil ve sığ politikacıların koltuk kavgalarına teslim edilmemesini istiyoruz.

Merkez solun seçim işbirliği görevinden kaçanlar bilmelidirler ki, hırsla sarıldıkları koltuklarının ülkeye bir hayrı olmayacağı gibi, kendilerini kurtarması da söz konusu değildir.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

Ah Kıbrıs Vah Kıbrıs!!

2000'li yılların başında doğalgaz ve petrol sondajı üzerinde yıllarca çalışmış bir adam büyük petrol şirketlerinin kapısını çalar. Yılların kendisine verdiği tecrübe ile geliştirdiği yöntemi kulllandığında İskenderun körfezi, Mersin ile Kıbrıs arasında kalan bölgede zengin doğalgaz ve petrol yatakları olduğunu iddia eder. Sonunda da ABD'nin Enron'dan sonraki en büyük enerji şirketi olan El PASO'yu bu konuda ikna eder.

El PASO Türkiye'ye gelir TPAO ile görüşür ve bir konsorsiyum kurulur. 1,600 km.lik hat boyunca Mercan-Deniz 1, Ceylan-Deniz 1 ve Kılıç-Deniz 1 adlı sondajlara başlanır. EL PASO yaklaşık $41,000,000 USD harcama yapar.! Sonra TPAO'ya der ki bizim bu projeye ortak bulmamız lazım ve uluslararası finans için 'Farm out' yapacağız deyip gider, sondajı da durdurur...TPAO en son 2004 yılında El PASO'ya sorar yahu bu 'Farm out' işi ne oldu diye, ama bir cevap gelmez!

2002 Yılında aniden ABD ve AB'nin girişimleri ile Kıbrıs'ta çözüm için Annan Planı'nın ilk sunumu yapılır. Nisan 2004'de Annan Planı oylanır. Türk tarafı 'evet', Rum tarafı 'hayır' ama referandum ertesinde Rum tarafı AB'ye tam üye yapılır.

2005 yılının Mayıs ayında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Nicos Rolandis bir konuşmasında 'Kıbrıs adasının çevresindeki petrol yataklarında Umman'daki rezervlere eş değer rezerv var' deyiverir. Yani ekonomik büyüklük açısından bir fikir vermek için söyleyeyim, 400 milyar dolar eşdeğeri rezerv!

2006 yılı sonunda ve 2007 yılı başında Kıbrıs Rum yönetimi Mısır ve Lübnan ile 'Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgelerinde' gizli petrol arama anlaşmaları yapar.

26 Ocak 2007'da Kıbrıs Rum Yönetimi bir kararnameyle KKTC dahil Kıbrıs adasınının karasularını ne hikmetse 13 petrol bölgesine ayırır ve işi resmiyete döker!

Dünya petrolünün %4'ünün Bakü-Tiflis-Ceyhan hattından dünyaya aktarılacağı ve konumunu da göz önüne aldığınızda, Kıbrıs'ın Türkiye için 'jeostratejik' değeri ve vazgeçilemezliği sanırım herkes tarafından şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır.

Bizi yönetenler ve yönetenleri destekleyen 'Büyük Türk Büyükleri' her şeye AB gözlüğü ile baktıklarından bizlere hep KKTC AB yolunda bir engeldir diye söyleyip durdular. Verip kurtulalıma kadar geldi iş ve büyük bir kampanya ile Annan Planı kabul ettirildi... Böylelilikle Türkiye'nin ve KKTC'nin siyasi anlamda eli kolu bağlanmış oldu.

Bu vizyonsuz ve ulusal olmayan politikalarla da Kıbrıs elden gidecek. Çünkü petrole egemen olan ekonomik olarak Kıbrıs'ı da alacaktır. Bu kadar net ve açık....

ABD ve AB'de ki tüm 'Büyükler' uluslararası ilişkilerde hep ulusal düşünürler ve devletlerinin izlediği ortak politikaya bağlı kalırlar. Ne diyelim, Darısı Başımıza!!!!

Cumartesi, Ocak 20, 2007

Artık Hedef Ülke:Türkiye'dir!!!

Sözcüklerin bittiği yerde, sözü bir başkasına bırakmakta fayda var.

Hrant Dink'in alçakça öldürülmesinden sonra okuduğum yüzlerce yazıdan bir tanesini hem duygusal ve insani hislerimi tam anlamı ile anlattığı için, diğerini de nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu yine tam olarak anlattığı için sizlerle paylaşmak istedim...

Artık kendimize gelmeli ve bence artık açıkça belli olduğu üzere 21. Yüzyılın Hedef ülkesinin vatandaşları, halkı olarak Ulusal birliğimizi, kardeşliğimizi, bütünlüğümüzü korumalıyız. Kendimiz için çocuklarımız için, torunlarımız için ve atalarımız için...

Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!) CAN DÜNDAR
Adam gibi adamdı. Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık. İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın,
"Toprağından yol geçecek.
"Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş: "Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."
İşte o gözünü diktiği yere, ölesiye sevdiği, terk etmediği için de kurban edildiği bu toprakların kanlı sinesine yatırıyoruz Hrant'ı...
Elbette bekliyordu o da bunu...
Sağlam bir siyasi geçmişi vardı; bu topraklarda farklı düşünmenin, muhalif olmanın, demokrasiyi, özgürlüğü savunmanın kimlerce, nasıl cezalandırıldığını biliyordu.
"Güvercinlere dokunmazlar" diye yazsa da ülkesini tanıyor, yaklaşan "mukadderat"ı seziyordu. Tehdit edenler "git" diyordu; dostları gitmesini tavsiye ediyordu.
Gitse, bütün Batı'nın kapıları açılır; krallar gibi yaşatılırdı.
Ama gitmiyordu. Bu ülkeyi belki hepimizden fazla sevdiğinden gitmiyordu.
Yeni dede olmuştu; kendisinin soluyamadığı demokrasiyi torununa miras bırakabilmek için gitmiyordu.
Gitmiyor ve tehditlerin, birbiri peşi sıra açılan davaların, mahkeme kapısında linç için bekleşen ve bu saldırının provasını yapan çapulcuların arasında, bir ateş çemberinin tam ortasında yapayalnız yaşıyordu.
Kendi cemaati içinde bile yapayalnız...
Tetiği çeken alçak biliyor muydu acaba bu ülkenin bölünmemesinin, halkların birbirine düşman kesilmemesinin en büyük garantilerinden birinin Hrant olduğunu...
Asıl onsuz bu mozaiğin çatırdayacağını, bu demokrasinin yaralanacağını...
Türklerin aşağılanacağını...
Türkiye'nin onunla birlikte sadece cesur bir yurtseveri değil, kardeşçe bir arada yaşama umutlarını, barışı ve hoşgörü kültürünü de yitirdiğini...
Yoksa asıl amaç bu muydu?
Güzel dostum! Dün, upuzun serildiğin bu sokaklarda ürkek bir güvercin gibi sağını solunu kollayarak yürümeyeceksin artık...
Seninle Erivan'da yaptığımız gibi ayrı dillerde Sarı Gelin'i söyleyip ağlaşamayacağız.
Ama senin yaşadıklarını torununun da yaşamasına, bu ülkenin halklarının birbirine düşürülmesine de izin vermeyeceğiz.
Bak, dün gece "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diye yürüdüler gazetenin önünde...
Sırf bu manzarayı görebilmek için bir ömür vermiştin; göremeden gittin.
Hayattayken çabaladığını, ölümünle başardın.
Şimdi 301'i de kaldırır bunlar; belki dökülen kanın, Ermenistan'la kapıyı da aralar...
Belki o zaman diner, kardeş bildiklerince başından vurulmuş güvercinin acıları...
"Su, çatlağını buldu" diye yazmak zor senin ardından...
Ama, dilerim gözünü diktiğin ve can pahasına kopmamakta direndiğin o toprak, huzurlu bir yatak olur sana...

20.01.2007 GÜNDEM MUSTAFA BALBAY

Çok Tatsız Bir Sürecin Başlangıcı mı? Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hrant Dink 'in öldürülmesi her şeyden önce Türkiye'ye yönelik bir saldırıdır.

Ne yazık ki, 12'den vurmuşlardır! Bu anlamda Türkiye'nin üzerine düşen şudur: Ne yapıp edip bir an önce cinayeti aydınlatmak.

İlk bilgiler saldırının bir kişi tarafından düzenlendiği yönündeydi. Yaşı önce 18-19 dendi, ardından 24-25 olabileceği açıklandı. Yaşı başı ne olursa olsun, bu olay bir kişinin işi değil!

Kimin işi? Şu aşamada söylenebilecekler sınırlı ama, soruyu soruyla yanıtlamak gerekirse: Bu cinayet kimin işine yaradı?

Her şeyden önce, Türkiye'yi uluslararası alanda mahkûm ettirmek, her anlamda hedef haline getirmek isteyenlerin işine yaradı! Bugünden tezi yok, dünyanın dört bir yanında şu tür propagandaların başlamış olduğunu duyar gibiyiz: "Bakın, Türkiye'de Ermeniler kıyılmaya devam ediyor..." "Geçen yüzyılda yaptıkları yetmedi, İstanbul'daki 30-40 bin kişilik soydaşımızı da yok edecekler!" "Hâlâ 1915 olaylarını görmezden gelen varsa, İstanbul'daki işlenen cinayete baksın!"

Bu ve benzeri propagandalarla başlayacak sürecin devamını ne yazık ki çok sık konuşmak, yazmak zorunda kalacağız. Önümüzdeki dönem neler olabilir? Türkiye aleyhine çeşitli ülke parlamentolarından çıkarılan Ermeni iddialarına ilişkin kararlar, yasalar artabilir.

Bu gelişmelerin ardından ABD'de Demokratların başı çektiği ve 24 Nisan'a kadar tamamlanması öngörülen Ermeni kararı kabul edilebilir. Bugüne dek dünya parlamentoları sadece Ermeni iddialarının doğruluğuna ilişkin kararlar alıyorlardı. Önümüzdeki süreçte daha ileri gidilebilir ve şu istenebilir: "Türkiye, 1915 olaylarının gereğini yerine getirmelidir." Nedir gereği? Tazminatla başlar, toprak sorunuyla devam eder!

Bütün bunlar zaten kafaların arkasında vardı. Dink cinayetiyle birlikte masanın üzerine konabilir. Türkiye, AKP iktidarı bu iddiaları göğüslemeye hazır mı? Hükümet, hangi ulusal konuya; tüm ülkeyi kucaklayan, güven verici bir iklimle yaklaştı ki! Türkiye'nin son yıllarda ciddi yaralar almış iç barışının önemini bir kez daha vurgulayalım...

Yeniden Dink cinayetine dönersek... Dink, Türkiye'de genel kabul görmeyecek görüşleri ortaya atan, bunları yazan-söyleyen bir kişiydi. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Dink, Ermeni diasporasının da sık sık dışladığı kişilerden biriydi. Fransa'nın, "Ermeni soykırımı olmamıştır" demeyi suç saydığı yasayı parlamentosunda kabul ettiği günlerde buna karşı çıkmış, "Fransa'ya gidip o yasayı çiğnemek istiyorum" demişti. Diasporada, Dink'i Türklerin asimile ettiğini söyleyenler bile çıkmıştı.

Çok cılız da olsa son dönemde Türkiye'nin şu tezine haklılık verenler artıyordu: "Bu işi tarihçilere bırakalım. Biz arşivlerimizi açtık. İsteyen gelsin istediği incelemeyi yapsın..." Dink cinayetinin hedefleri arasında bizce bu tez de vardı. Türkiye'nin bu önerileri, şu aşamada kurşun sesleri arasında kayboldu.

Küresel aktörler Dink cinayetine hangi gözlükle bakacak? Bu tür cinayetler kendi içindeki anlamından çok, yüklenmek istenen anlamla etki yaratırlar.

AB'den, ABD'den gelen ilk haberler şu yöndeydi: "Türkiye'de bir Ermeni öldürüldü!" Önümüzdeki dönem içi her şeyle doldurulabilecek bir tümce. Irak tartışmalarının üzerine çıkan Dink cinayeti herkesin kafasına dank etmeli: Türkiye artık hedef ülke!

Pazartesi, Ocak 15, 2007

Siyaset ve Biz(1)

Acaba ülkemizde demokrasinin tam olarak yerleşebilmesi için temel sorun AB temsilcilerinin, basınımızın köşe başlarını tutmuş yazarlarının, bir takım entellektüellerinin, bazı STK'ların ve siyasetçilerinin bir çoğunun söylediği gibi Ordu'nun siyasete müdahalesi midir veya Kemalist rejimin direnci midır?

Yoksa, bizzat siyasetçilerimiz, siyasal kurumlarımız ve bu işe uzak duran BİZ(halk) mi? Kimse bu soruları birlikte ele alıp, yorumlayıp düşündü mü acaba? Kalıp olarak, ne zaman bir sorun olsa hemen siyasetçilerimiz ve yukarıda sıraladığım diğer kesimler mesela Ordu’yu hedef gösterir. Sanki Ordu’nun müdahalesi olmazsa, soruna çözüm bulunacaktır!!! Bir de Kemalist rejimin direnmesi aldatması vurgulanır oldu son zamanlarda!

Aslında tam tersi değil mi?; Bence çağdaşlaşmanın, demokratikleşmenin önünde ki en büyük engel bugünkü siyasetçilerimiz, basınımız, ve BİZ(halk) değil miyiz? Ülkemizde Kemalist rejimden eser mi kaldı ki suçu hemen ona atma kolaycılığına kaçılıyor?

Kaliteli bir siyasi hayatımızın, siyasi insanlarımızın-liderlerimizin olmaması; düzgün işleyen, nitelikli bir siyasal yapıdan yoksun olunması, ülkemizin hemen her türlü temel sorununun kaynağını oluşturmuyor mu?

Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?

Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7-8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dahil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakar ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Bu tip bir yapılanma ve yönetimin Kemalist rejim ile ne ilgisi var? Ortada Kemalist rejim diye bir şey yok ki aslında!!!

Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu bir devlet yapılanması var ülkemizde...

Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 18 kez ekonomik kriz ardından da 18 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!!

Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...

Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bu durumlara düştük...Burada sorumluluk aslında bilimsel ve çağdaş düşünen bu ülkenin aydınlık insanlarında değil mi? Hep yapılanları sessizce dinledik ve sadece seçim zamanlarında oy verdik. Önümüze de hep "Başka Alternatif Yok ki" söylemi kondu ve ona göre oy kullanıldı. Aslında oy verilen ve alternatifsiz denilen siyasi parti, isimleri değişmiş olsa da hep aynı partiydi, aynı düşünceydi ve aynı ekonomik programdı...Uygulanan tüm ekonomik programlar sadece sermayeye ve rantiyeye yaramadı mı? Sonuçta 10 milyon çok yoksul, 15 milyon yoksul, 10 milyon yoksulluğun biraz üstünde, 4,5 milyon işsiz bir yanda, 100,000 çok zengin öte yanda oldu. Bunu hiç sorguladık mı???

Hep "Vurun abalıya" misali Siyasetçilerimize yükleniyoruz...Aslında suçlu biz HALK değil miyiz? Bu siyasetçileri kim seçti? Uzak durarak, seçimden seçime oy kullanarak güya görevimizi yaptık, işimize gelmeyince de sürekli eleştirmedik mi? Pekiyi ne yapmalı derseniz, o da ayrı bir yazı konusudur--))) (devam edecek)

Çarşamba, Ocak 10, 2007

Kıbrıs Politikası(zlığı)

2002 yılından bu yana "Hep bir adım önde olma" (28 adım öndeyiz bu arada--)))) temelli Kıbrıs politikasını izledikçe aklıma hep Sun Tzu'nun M.Ö. 5 yüzyılda yazdığı "Savaş Sanatı"adlı eseri gelir.
Okumayanlar için Sun Tzu Çinli bir generaldir ve savaş stratejisi teorisyeni olarak dünyadaki tüm askerler tarafından bilinir. Savaş sanatının felsefesini yazan; düşünceleri, yaşam felsefesi olarak da benimsenen ve hala geçerli olan bir bilgedir. Sun Tzu, liderlerin düşmanını ve kendi yeteneklerini tanımasına, savaştan önce olasılıkların çok iyi hesaplanmasına, iyi planlamalar yapılmasına ve “ağır bir çarpışmaya girmeden savaşların kazanılmasına” önem vermiştir eserinde...Eseri okuduğunuzda hayatınızda karşılaşabileceğiniz güçlükleri ve sorunları da nasıl aşabileceğinizi görebilirsiniz.
Sun Tzu'nun belli başlı söylemlerinden en önemli gördüklerimi aşağıda sıralayacağım;
“Ne zaman savaşacağını ne zaman savaşmayacağını bilen kazanacaktır.”
Her zaman bir işe, bir savaşa veya herhangibir eyleme başlarken "HAZIRLIKLI OLMALI HER DETAYI DÜŞÜNMELİSİN", yani;
“Eğer kendini ve düşmanını tanıyorsan gireceğin yüz savaşın da sonucundan korkmamalısın. Eğer kendini tanıyor, düşmanını tanımıyorsan, kazanacağın her zafere karşılık bir de yenilgi alırsın. Eğer düşmanını da kendini de tanımıyorsan bütün savaşları kaybedersin.”
"SAVAŞMADAN ZAFER KAZANMAYI ÖĞRENMELİSİN", yani;
“Zeki savaşçı sadece yenen değil, kolaylıkla yenmesini becerebilendir, yüz zaferin yüzünü de savaşarak kazanmak hüner değildir, savaşta hüner düşmanın direncini savaşmadan kırabilmektir.”
“Muzaffer savaşçılar önce zaferi kazanır, sonra savaşır; mağlup savaşçılar ise önce savaşa girer, sonra da zaferin yolunu arar. En iyisi savaşmadan kazanmaktır.”
"BİR İŞİ, EYLEMİ VEYA SAVAŞI NE KADAR KISA SÜREDE UZATMADAN BİTİRİRSEN, O İŞTEN O KADAR FAYDA İLE ÇIKARSIN", yani;
Savaşı kazanan general, savaştan önce bir çok hesaplamalar yapan generaldir. Savaşı kaybeden general ise savaştan önce daha az hesaplama yapmış olan generaldir.”
"HAYATINIZDA VEYA BİR SAVAŞTA ÇIKMAZA GİRMEMENİZ İÇİN STRATEJİNİZ VE TAKTİĞİNİZ OLMALIDIR", yani;

“Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür.”

Tümünü okuduğumda M.Kemal Atatürk'ün zafere nasıl ulaştığını çok daha net bir şekilde görebiliyorum. Amma velakin 1950 sonrası bizi yönetenlerin neden başarılı olamadıklarını da aynı şekilde daha net görebiliyorum.





Kalın sağlıcakla,



N.Celal TOROĞLU

Cuma, Ocak 05, 2007

Etnik yapı dedikleri?

Bir süredir hemen her ortamda siyasetçilerimiz, basınımızın güzide köşe yazarları, fonlarla desteklenen sivil toplum kuruluşları, vakıflar vs.

Türkiyemizin 30-40 etnik unsurdan oluştuğunu dile getirmekte ve sanki bir ayrıştırmaya ihtiyaç olduğunu ima edercesine bir tür propoganda yapmaktalar. Sonra da tüm bu etnik unsurların şemsiyesi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır demekteler.

Bunu akıl süzgecimden geçirdiğimde hep aşağıda sıralayacağım sorular aklıma gelir;

Mesela, dünyanın hangi ülkesinde o ülkeyi yönetenler sürekli olarak etnik yapıdan bahsetme ihtiyacı duyar ve bunu sık sık ifade eder durur?

Hangi ülkelerin bölgesel farklılıkları kaşınır? Bölgesel farklılıkları gidermek yerine, artırmak için kimler ne yapar?

Hangi ülkede ki yasalara göre kurulan bir siyasi parti, bizim tabanımız terör örgütüyle aynı diyebilir?

Ya da "Dağda tek terörist kalmayıncaya kadar operasyona devam edeceğiz"
diyen askere itiraz edilebilir mi? Onların görevi yurt güvenliği için savaşmak değil mi?

Mesela Anne Arap, baba Kürt diyelim ya da anne Arap, baba Laz... Pekiyi, oğullar ve kızlar ne? Benim babam Türkmen annem Girit göçmeni, eşimin ailesi Bosna ve Bulgar göçmenleri, şimdi ben, eşim ve benim oğlum hangi milletden ya da bahsedilen etnik yapıların neresinde? Tamam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız da hangi milletteniz biz?

Anaların babaların, dedelerin nenelerin etnik yapıları…Bunu da bir açıklasalar, etnik yapı içinde bu evlatları da bir yere koysalar ya…

1000 yıldır sürüp gelen ilişkiler, kaynaşmalar, evlenmeler, savaşlar, göçler, ekonomik krizler, darbeler, depremler...

Aynı dili konuşan, aynı kültürle yoğrulan, üzüntüleri, sevinçleri birlikte paylaşan bu coğrafyanın insanı; Türk milleti değil mi? Tıpkı Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız gibi...

Etnik yapı söylemi bence bir ayrıştırmadır ve bu oyuna gelinmemelidir. Bir ülkeyi içten parçalamanın ve yıkmanın yoludur. Bu büyük oyuna gelenler bizzat oyunu kuranlar tarafından yok edileceklerini düşünmelidirler, tüm insanlık tarihinde olduğu gibi, hemen yanıbaşımızda yaşandığı gibi...