2000'li yılların başında doğalgaz ve petrol sondajı üzerinde yıllarca çalışmış bir adam büyük petrol şirketlerinin kapısını çalar. Yılların kendisine verdiği tecrübe ile geliştirdiği yöntemi kulllandığında İskenderun körfezi, Mersin ile Kıbrıs arasında kalan bölgede zengin doğalgaz ve petrol yatakları olduğunu iddia eder. Sonunda da ABD'nin Enron'dan sonraki en büyük enerji şirketi olan El PASO'yu bu konuda ikna eder.
El PASO Türkiye'ye gelir TPAO ile görüşür ve bir konsorsiyum kurulur. 1,600 km.lik hat boyunca Mercan-Deniz 1, Ceylan-Deniz 1 ve Kılıç-Deniz 1 adlı sondajlara başlanır. EL PASO yaklaşık $41,000,000 USD harcama yapar.! Sonra TPAO'ya der ki bizim bu projeye ortak bulmamız lazım ve uluslararası finans için 'Farm out' yapacağız deyip gider, sondajı da durdurur...TPAO en son 2004 yılında El PASO'ya sorar yahu bu 'Farm out' işi ne oldu diye, ama bir cevap gelmez!
2002 Yılında aniden ABD ve AB'nin girişimleri ile Kıbrıs'ta çözüm için Annan Planı'nın ilk sunumu yapılır. Nisan 2004'de Annan Planı oylanır. Türk tarafı 'evet', Rum tarafı 'hayır' ama referandum ertesinde Rum tarafı AB'ye tam üye yapılır.
2005 yılının Mayıs ayında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Nicos Rolandis bir konuşmasında 'Kıbrıs adasının çevresindeki petrol yataklarında Umman'daki rezervlere eş değer rezerv var' deyiverir. Yani ekonomik büyüklük açısından bir fikir vermek için söyleyeyim, 400 milyar dolar eşdeğeri rezerv!
2006 yılı sonunda ve 2007 yılı başında Kıbrıs Rum yönetimi Mısır ve Lübnan ile 'Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgelerinde' gizli petrol arama anlaşmaları yapar.
26 Ocak 2007'da Kıbrıs Rum Yönetimi bir kararnameyle KKTC dahil Kıbrıs adasınının karasularını ne hikmetse 13 petrol bölgesine ayırır ve işi resmiyete döker!
Dünya petrolünün %4'ünün Bakü-Tiflis-Ceyhan hattından dünyaya aktarılacağı ve konumunu da göz önüne aldığınızda, Kıbrıs'ın Türkiye için 'jeostratejik' değeri ve vazgeçilemezliği sanırım herkes tarafından şimdi çok daha iyi anlaşılmıştır.
Bizi yönetenler ve yönetenleri destekleyen 'Büyük Türk Büyükleri' her şeye AB gözlüğü ile baktıklarından bizlere hep KKTC AB yolunda bir engeldir diye söyleyip durdular. Verip kurtulalıma kadar geldi iş ve büyük bir kampanya ile Annan Planı kabul ettirildi... Böylelilikle Türkiye'nin ve KKTC'nin siyasi anlamda eli kolu bağlanmış oldu.
Bu vizyonsuz ve ulusal olmayan politikalarla da Kıbrıs elden gidecek. Çünkü petrole egemen olan ekonomik olarak Kıbrıs'ı da alacaktır. Bu kadar net ve açık....
ABD ve AB'de ki tüm 'Büyükler' uluslararası ilişkilerde hep ulusal düşünürler ve devletlerinin izlediği ortak politikaya bağlı kalırlar. Ne diyelim, Darısı Başımıza!!!!
Pazartesi, Ocak 29, 2007
Cumartesi, Ocak 20, 2007
Artık Hedef Ülke:Türkiye'dir!!!
Sözcüklerin bittiği yerde, sözü bir başkasına bırakmakta fayda var.
Hrant Dink'in alçakça öldürülmesinden sonra okuduğum yüzlerce yazıdan bir tanesini hem duygusal ve insani hislerimi tam anlamı ile anlattığı için, diğerini de nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu yine tam olarak anlattığı için sizlerle paylaşmak istedim...
Artık kendimize gelmeli ve bence artık açıkça belli olduğu üzere 21. Yüzyılın Hedef ülkesinin vatandaşları, halkı olarak Ulusal birliğimizi, kardeşliğimizi, bütünlüğümüzü korumalıyız. Kendimiz için çocuklarımız için, torunlarımız için ve atalarımız için...
Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!) CAN DÜNDAR
Adam gibi adamdı. Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık. İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın,
"Toprağından yol geçecek.
"Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş: "Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."
İşte o gözünü diktiği yere, ölesiye sevdiği, terk etmediği için de kurban edildiği bu toprakların kanlı sinesine yatırıyoruz Hrant'ı...
Elbette bekliyordu o da bunu...
Sağlam bir siyasi geçmişi vardı; bu topraklarda farklı düşünmenin, muhalif olmanın, demokrasiyi, özgürlüğü savunmanın kimlerce, nasıl cezalandırıldığını biliyordu.
"Güvercinlere dokunmazlar" diye yazsa da ülkesini tanıyor, yaklaşan "mukadderat"ı seziyordu. Tehdit edenler "git" diyordu; dostları gitmesini tavsiye ediyordu.
Gitse, bütün Batı'nın kapıları açılır; krallar gibi yaşatılırdı.
Ama gitmiyordu. Bu ülkeyi belki hepimizden fazla sevdiğinden gitmiyordu.
Yeni dede olmuştu; kendisinin soluyamadığı demokrasiyi torununa miras bırakabilmek için gitmiyordu.
Gitmiyor ve tehditlerin, birbiri peşi sıra açılan davaların, mahkeme kapısında linç için bekleşen ve bu saldırının provasını yapan çapulcuların arasında, bir ateş çemberinin tam ortasında yapayalnız yaşıyordu.
Kendi cemaati içinde bile yapayalnız...
Tetiği çeken alçak biliyor muydu acaba bu ülkenin bölünmemesinin, halkların birbirine düşman kesilmemesinin en büyük garantilerinden birinin Hrant olduğunu...
Asıl onsuz bu mozaiğin çatırdayacağını, bu demokrasinin yaralanacağını...
Türklerin aşağılanacağını...
Türkiye'nin onunla birlikte sadece cesur bir yurtseveri değil, kardeşçe bir arada yaşama umutlarını, barışı ve hoşgörü kültürünü de yitirdiğini...
Yoksa asıl amaç bu muydu?
Güzel dostum! Dün, upuzun serildiğin bu sokaklarda ürkek bir güvercin gibi sağını solunu kollayarak yürümeyeceksin artık...
Seninle Erivan'da yaptığımız gibi ayrı dillerde Sarı Gelin'i söyleyip ağlaşamayacağız.
Ama senin yaşadıklarını torununun da yaşamasına, bu ülkenin halklarının birbirine düşürülmesine de izin vermeyeceğiz.
Bak, dün gece "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diye yürüdüler gazetenin önünde...
Sırf bu manzarayı görebilmek için bir ömür vermiştin; göremeden gittin.
Hayattayken çabaladığını, ölümünle başardın.
Şimdi 301'i de kaldırır bunlar; belki dökülen kanın, Ermenistan'la kapıyı da aralar...
Belki o zaman diner, kardeş bildiklerince başından vurulmuş güvercinin acıları...
"Su, çatlağını buldu" diye yazmak zor senin ardından...
Ama, dilerim gözünü diktiğin ve can pahasına kopmamakta direndiğin o toprak, huzurlu bir yatak olur sana...
20.01.2007 GÜNDEM MUSTAFA BALBAY
Çok Tatsız Bir Sürecin Başlangıcı mı? Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hrant Dink 'in öldürülmesi her şeyden önce Türkiye'ye yönelik bir saldırıdır.
Ne yazık ki, 12'den vurmuşlardır! Bu anlamda Türkiye'nin üzerine düşen şudur: Ne yapıp edip bir an önce cinayeti aydınlatmak.
İlk bilgiler saldırının bir kişi tarafından düzenlendiği yönündeydi. Yaşı önce 18-19 dendi, ardından 24-25 olabileceği açıklandı. Yaşı başı ne olursa olsun, bu olay bir kişinin işi değil!
Kimin işi? Şu aşamada söylenebilecekler sınırlı ama, soruyu soruyla yanıtlamak gerekirse: Bu cinayet kimin işine yaradı?
Her şeyden önce, Türkiye'yi uluslararası alanda mahkûm ettirmek, her anlamda hedef haline getirmek isteyenlerin işine yaradı! Bugünden tezi yok, dünyanın dört bir yanında şu tür propagandaların başlamış olduğunu duyar gibiyiz: "Bakın, Türkiye'de Ermeniler kıyılmaya devam ediyor..." "Geçen yüzyılda yaptıkları yetmedi, İstanbul'daki 30-40 bin kişilik soydaşımızı da yok edecekler!" "Hâlâ 1915 olaylarını görmezden gelen varsa, İstanbul'daki işlenen cinayete baksın!"
Bu ve benzeri propagandalarla başlayacak sürecin devamını ne yazık ki çok sık konuşmak, yazmak zorunda kalacağız. Önümüzdeki dönem neler olabilir? Türkiye aleyhine çeşitli ülke parlamentolarından çıkarılan Ermeni iddialarına ilişkin kararlar, yasalar artabilir.
Bu gelişmelerin ardından ABD'de Demokratların başı çektiği ve 24 Nisan'a kadar tamamlanması öngörülen Ermeni kararı kabul edilebilir. Bugüne dek dünya parlamentoları sadece Ermeni iddialarının doğruluğuna ilişkin kararlar alıyorlardı. Önümüzdeki süreçte daha ileri gidilebilir ve şu istenebilir: "Türkiye, 1915 olaylarının gereğini yerine getirmelidir." Nedir gereği? Tazminatla başlar, toprak sorunuyla devam eder!
Bütün bunlar zaten kafaların arkasında vardı. Dink cinayetiyle birlikte masanın üzerine konabilir. Türkiye, AKP iktidarı bu iddiaları göğüslemeye hazır mı? Hükümet, hangi ulusal konuya; tüm ülkeyi kucaklayan, güven verici bir iklimle yaklaştı ki! Türkiye'nin son yıllarda ciddi yaralar almış iç barışının önemini bir kez daha vurgulayalım...
Yeniden Dink cinayetine dönersek... Dink, Türkiye'de genel kabul görmeyecek görüşleri ortaya atan, bunları yazan-söyleyen bir kişiydi. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Dink, Ermeni diasporasının da sık sık dışladığı kişilerden biriydi. Fransa'nın, "Ermeni soykırımı olmamıştır" demeyi suç saydığı yasayı parlamentosunda kabul ettiği günlerde buna karşı çıkmış, "Fransa'ya gidip o yasayı çiğnemek istiyorum" demişti. Diasporada, Dink'i Türklerin asimile ettiğini söyleyenler bile çıkmıştı.
Çok cılız da olsa son dönemde Türkiye'nin şu tezine haklılık verenler artıyordu: "Bu işi tarihçilere bırakalım. Biz arşivlerimizi açtık. İsteyen gelsin istediği incelemeyi yapsın..." Dink cinayetinin hedefleri arasında bizce bu tez de vardı. Türkiye'nin bu önerileri, şu aşamada kurşun sesleri arasında kayboldu.
Küresel aktörler Dink cinayetine hangi gözlükle bakacak? Bu tür cinayetler kendi içindeki anlamından çok, yüklenmek istenen anlamla etki yaratırlar.
AB'den, ABD'den gelen ilk haberler şu yöndeydi: "Türkiye'de bir Ermeni öldürüldü!" Önümüzdeki dönem içi her şeyle doldurulabilecek bir tümce. Irak tartışmalarının üzerine çıkan Dink cinayeti herkesin kafasına dank etmeli: Türkiye artık hedef ülke!
Hrant Dink'in alçakça öldürülmesinden sonra okuduğum yüzlerce yazıdan bir tanesini hem duygusal ve insani hislerimi tam anlamı ile anlattığı için, diğerini de nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzu yine tam olarak anlattığı için sizlerle paylaşmak istedim...
Artık kendimize gelmeli ve bence artık açıkça belli olduğu üzere 21. Yüzyılın Hedef ülkesinin vatandaşları, halkı olarak Ulusal birliğimizi, kardeşliğimizi, bütünlüğümüzü korumalıyız. Kendimiz için çocuklarımız için, torunlarımız için ve atalarımız için...
Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!) CAN DÜNDAR
Adam gibi adamdı. Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık. İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın,
"Toprağından yol geçecek.
"Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş: "Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."
İşte o gözünü diktiği yere, ölesiye sevdiği, terk etmediği için de kurban edildiği bu toprakların kanlı sinesine yatırıyoruz Hrant'ı...
Elbette bekliyordu o da bunu...
Sağlam bir siyasi geçmişi vardı; bu topraklarda farklı düşünmenin, muhalif olmanın, demokrasiyi, özgürlüğü savunmanın kimlerce, nasıl cezalandırıldığını biliyordu.
"Güvercinlere dokunmazlar" diye yazsa da ülkesini tanıyor, yaklaşan "mukadderat"ı seziyordu. Tehdit edenler "git" diyordu; dostları gitmesini tavsiye ediyordu.
Gitse, bütün Batı'nın kapıları açılır; krallar gibi yaşatılırdı.
Ama gitmiyordu. Bu ülkeyi belki hepimizden fazla sevdiğinden gitmiyordu.
Yeni dede olmuştu; kendisinin soluyamadığı demokrasiyi torununa miras bırakabilmek için gitmiyordu.
Gitmiyor ve tehditlerin, birbiri peşi sıra açılan davaların, mahkeme kapısında linç için bekleşen ve bu saldırının provasını yapan çapulcuların arasında, bir ateş çemberinin tam ortasında yapayalnız yaşıyordu.
Kendi cemaati içinde bile yapayalnız...
Tetiği çeken alçak biliyor muydu acaba bu ülkenin bölünmemesinin, halkların birbirine düşman kesilmemesinin en büyük garantilerinden birinin Hrant olduğunu...
Asıl onsuz bu mozaiğin çatırdayacağını, bu demokrasinin yaralanacağını...
Türklerin aşağılanacağını...
Türkiye'nin onunla birlikte sadece cesur bir yurtseveri değil, kardeşçe bir arada yaşama umutlarını, barışı ve hoşgörü kültürünü de yitirdiğini...
Yoksa asıl amaç bu muydu?
Güzel dostum! Dün, upuzun serildiğin bu sokaklarda ürkek bir güvercin gibi sağını solunu kollayarak yürümeyeceksin artık...
Seninle Erivan'da yaptığımız gibi ayrı dillerde Sarı Gelin'i söyleyip ağlaşamayacağız.
Ama senin yaşadıklarını torununun da yaşamasına, bu ülkenin halklarının birbirine düşürülmesine de izin vermeyeceğiz.
Bak, dün gece "Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeniyiz" diye yürüdüler gazetenin önünde...
Sırf bu manzarayı görebilmek için bir ömür vermiştin; göremeden gittin.
Hayattayken çabaladığını, ölümünle başardın.
Şimdi 301'i de kaldırır bunlar; belki dökülen kanın, Ermenistan'la kapıyı da aralar...
Belki o zaman diner, kardeş bildiklerince başından vurulmuş güvercinin acıları...
"Su, çatlağını buldu" diye yazmak zor senin ardından...
Ama, dilerim gözünü diktiğin ve can pahasına kopmamakta direndiğin o toprak, huzurlu bir yatak olur sana...
20.01.2007 GÜNDEM MUSTAFA BALBAY
Çok Tatsız Bir Sürecin Başlangıcı mı? Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Hrant Dink 'in öldürülmesi her şeyden önce Türkiye'ye yönelik bir saldırıdır.
Ne yazık ki, 12'den vurmuşlardır! Bu anlamda Türkiye'nin üzerine düşen şudur: Ne yapıp edip bir an önce cinayeti aydınlatmak.
İlk bilgiler saldırının bir kişi tarafından düzenlendiği yönündeydi. Yaşı önce 18-19 dendi, ardından 24-25 olabileceği açıklandı. Yaşı başı ne olursa olsun, bu olay bir kişinin işi değil!
Kimin işi? Şu aşamada söylenebilecekler sınırlı ama, soruyu soruyla yanıtlamak gerekirse: Bu cinayet kimin işine yaradı?
Her şeyden önce, Türkiye'yi uluslararası alanda mahkûm ettirmek, her anlamda hedef haline getirmek isteyenlerin işine yaradı! Bugünden tezi yok, dünyanın dört bir yanında şu tür propagandaların başlamış olduğunu duyar gibiyiz: "Bakın, Türkiye'de Ermeniler kıyılmaya devam ediyor..." "Geçen yüzyılda yaptıkları yetmedi, İstanbul'daki 30-40 bin kişilik soydaşımızı da yok edecekler!" "Hâlâ 1915 olaylarını görmezden gelen varsa, İstanbul'daki işlenen cinayete baksın!"
Bu ve benzeri propagandalarla başlayacak sürecin devamını ne yazık ki çok sık konuşmak, yazmak zorunda kalacağız. Önümüzdeki dönem neler olabilir? Türkiye aleyhine çeşitli ülke parlamentolarından çıkarılan Ermeni iddialarına ilişkin kararlar, yasalar artabilir.
Bu gelişmelerin ardından ABD'de Demokratların başı çektiği ve 24 Nisan'a kadar tamamlanması öngörülen Ermeni kararı kabul edilebilir. Bugüne dek dünya parlamentoları sadece Ermeni iddialarının doğruluğuna ilişkin kararlar alıyorlardı. Önümüzdeki süreçte daha ileri gidilebilir ve şu istenebilir: "Türkiye, 1915 olaylarının gereğini yerine getirmelidir." Nedir gereği? Tazminatla başlar, toprak sorunuyla devam eder!
Bütün bunlar zaten kafaların arkasında vardı. Dink cinayetiyle birlikte masanın üzerine konabilir. Türkiye, AKP iktidarı bu iddiaları göğüslemeye hazır mı? Hükümet, hangi ulusal konuya; tüm ülkeyi kucaklayan, güven verici bir iklimle yaklaştı ki! Türkiye'nin son yıllarda ciddi yaralar almış iç barışının önemini bir kez daha vurgulayalım...
Yeniden Dink cinayetine dönersek... Dink, Türkiye'de genel kabul görmeyecek görüşleri ortaya atan, bunları yazan-söyleyen bir kişiydi. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor: Dink, Ermeni diasporasının da sık sık dışladığı kişilerden biriydi. Fransa'nın, "Ermeni soykırımı olmamıştır" demeyi suç saydığı yasayı parlamentosunda kabul ettiği günlerde buna karşı çıkmış, "Fransa'ya gidip o yasayı çiğnemek istiyorum" demişti. Diasporada, Dink'i Türklerin asimile ettiğini söyleyenler bile çıkmıştı.
Çok cılız da olsa son dönemde Türkiye'nin şu tezine haklılık verenler artıyordu: "Bu işi tarihçilere bırakalım. Biz arşivlerimizi açtık. İsteyen gelsin istediği incelemeyi yapsın..." Dink cinayetinin hedefleri arasında bizce bu tez de vardı. Türkiye'nin bu önerileri, şu aşamada kurşun sesleri arasında kayboldu.
Küresel aktörler Dink cinayetine hangi gözlükle bakacak? Bu tür cinayetler kendi içindeki anlamından çok, yüklenmek istenen anlamla etki yaratırlar.
AB'den, ABD'den gelen ilk haberler şu yöndeydi: "Türkiye'de bir Ermeni öldürüldü!" Önümüzdeki dönem içi her şeyle doldurulabilecek bir tümce. Irak tartışmalarının üzerine çıkan Dink cinayeti herkesin kafasına dank etmeli: Türkiye artık hedef ülke!
Pazartesi, Ocak 15, 2007
Siyaset ve Biz(1)
Acaba ülkemizde demokrasinin tam olarak yerleşebilmesi için temel sorun AB temsilcilerinin, basınımızın köşe başlarını tutmuş yazarlarının, bir takım entellektüellerinin, bazı STK'ların ve siyasetçilerinin bir çoğunun söylediği gibi Ordu'nun siyasete müdahalesi midir veya Kemalist rejimin direnci midır?
Yoksa, bizzat siyasetçilerimiz, siyasal kurumlarımız ve bu işe uzak duran BİZ(halk) mi? Kimse bu soruları birlikte ele alıp, yorumlayıp düşündü mü acaba? Kalıp olarak, ne zaman bir sorun olsa hemen siyasetçilerimiz ve yukarıda sıraladığım diğer kesimler mesela Ordu’yu hedef gösterir. Sanki Ordu’nun müdahalesi olmazsa, soruna çözüm bulunacaktır!!! Bir de Kemalist rejimin direnmesi aldatması vurgulanır oldu son zamanlarda!
Aslında tam tersi değil mi?; Bence çağdaşlaşmanın, demokratikleşmenin önünde ki en büyük engel bugünkü siyasetçilerimiz, basınımız, ve BİZ(halk) değil miyiz? Ülkemizde Kemalist rejimden eser mi kaldı ki suçu hemen ona atma kolaycılığına kaçılıyor?
Kaliteli bir siyasi hayatımızın, siyasi insanlarımızın-liderlerimizin olmaması; düzgün işleyen, nitelikli bir siyasal yapıdan yoksun olunması, ülkemizin hemen her türlü temel sorununun kaynağını oluşturmuyor mu?
Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?
Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7-8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dahil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakar ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Bu tip bir yapılanma ve yönetimin Kemalist rejim ile ne ilgisi var? Ortada Kemalist rejim diye bir şey yok ki aslında!!!
Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu bir devlet yapılanması var ülkemizde...
Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 18 kez ekonomik kriz ardından da 18 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!!
Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...
Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bu durumlara düştük...Burada sorumluluk aslında bilimsel ve çağdaş düşünen bu ülkenin aydınlık insanlarında değil mi? Hep yapılanları sessizce dinledik ve sadece seçim zamanlarında oy verdik. Önümüze de hep "Başka Alternatif Yok ki" söylemi kondu ve ona göre oy kullanıldı. Aslında oy verilen ve alternatifsiz denilen siyasi parti, isimleri değişmiş olsa da hep aynı partiydi, aynı düşünceydi ve aynı ekonomik programdı...Uygulanan tüm ekonomik programlar sadece sermayeye ve rantiyeye yaramadı mı? Sonuçta 10 milyon çok yoksul, 15 milyon yoksul, 10 milyon yoksulluğun biraz üstünde, 4,5 milyon işsiz bir yanda, 100,000 çok zengin öte yanda oldu. Bunu hiç sorguladık mı???
Hep "Vurun abalıya" misali Siyasetçilerimize yükleniyoruz...Aslında suçlu biz HALK değil miyiz? Bu siyasetçileri kim seçti? Uzak durarak, seçimden seçime oy kullanarak güya görevimizi yaptık, işimize gelmeyince de sürekli eleştirmedik mi? Pekiyi ne yapmalı derseniz, o da ayrı bir yazı konusudur--))) (devam edecek)
Yoksa, bizzat siyasetçilerimiz, siyasal kurumlarımız ve bu işe uzak duran BİZ(halk) mi? Kimse bu soruları birlikte ele alıp, yorumlayıp düşündü mü acaba? Kalıp olarak, ne zaman bir sorun olsa hemen siyasetçilerimiz ve yukarıda sıraladığım diğer kesimler mesela Ordu’yu hedef gösterir. Sanki Ordu’nun müdahalesi olmazsa, soruna çözüm bulunacaktır!!! Bir de Kemalist rejimin direnmesi aldatması vurgulanır oldu son zamanlarda!
Aslında tam tersi değil mi?; Bence çağdaşlaşmanın, demokratikleşmenin önünde ki en büyük engel bugünkü siyasetçilerimiz, basınımız, ve BİZ(halk) değil miyiz? Ülkemizde Kemalist rejimden eser mi kaldı ki suçu hemen ona atma kolaycılığına kaçılıyor?
Kaliteli bir siyasi hayatımızın, siyasi insanlarımızın-liderlerimizin olmaması; düzgün işleyen, nitelikli bir siyasal yapıdan yoksun olunması, ülkemizin hemen her türlü temel sorununun kaynağını oluşturmuyor mu?
Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?
Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7-8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dahil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakar ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Bu tip bir yapılanma ve yönetimin Kemalist rejim ile ne ilgisi var? Ortada Kemalist rejim diye bir şey yok ki aslında!!!
Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu bir devlet yapılanması var ülkemizde...
Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 18 kez ekonomik kriz ardından da 18 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!!
Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...
Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bu durumlara düştük...Burada sorumluluk aslında bilimsel ve çağdaş düşünen bu ülkenin aydınlık insanlarında değil mi? Hep yapılanları sessizce dinledik ve sadece seçim zamanlarında oy verdik. Önümüze de hep "Başka Alternatif Yok ki" söylemi kondu ve ona göre oy kullanıldı. Aslında oy verilen ve alternatifsiz denilen siyasi parti, isimleri değişmiş olsa da hep aynı partiydi, aynı düşünceydi ve aynı ekonomik programdı...Uygulanan tüm ekonomik programlar sadece sermayeye ve rantiyeye yaramadı mı? Sonuçta 10 milyon çok yoksul, 15 milyon yoksul, 10 milyon yoksulluğun biraz üstünde, 4,5 milyon işsiz bir yanda, 100,000 çok zengin öte yanda oldu. Bunu hiç sorguladık mı???
Hep "Vurun abalıya" misali Siyasetçilerimize yükleniyoruz...Aslında suçlu biz HALK değil miyiz? Bu siyasetçileri kim seçti? Uzak durarak, seçimden seçime oy kullanarak güya görevimizi yaptık, işimize gelmeyince de sürekli eleştirmedik mi? Pekiyi ne yapmalı derseniz, o da ayrı bir yazı konusudur--))) (devam edecek)
Çarşamba, Ocak 10, 2007
Kıbrıs Politikası(zlığı)
2002 yılından bu yana "Hep bir adım önde olma" (28 adım öndeyiz bu arada--)))) temelli Kıbrıs politikasını izledikçe aklıma hep Sun Tzu'nun M.Ö. 5 yüzyılda yazdığı "Savaş Sanatı"adlı eseri gelir.
Okumayanlar için Sun Tzu Çinli bir generaldir ve savaş stratejisi teorisyeni olarak dünyadaki tüm askerler tarafından bilinir. Savaş sanatının felsefesini yazan; düşünceleri, yaşam felsefesi olarak da benimsenen ve hala geçerli olan bir bilgedir. Sun Tzu, liderlerin düşmanını ve kendi yeteneklerini tanımasına, savaştan önce olasılıkların çok iyi hesaplanmasına, iyi planlamalar yapılmasına ve “ağır bir çarpışmaya girmeden savaşların kazanılmasına” önem vermiştir eserinde...Eseri okuduğunuzda hayatınızda karşılaşabileceğiniz güçlükleri ve sorunları da nasıl aşabileceğinizi görebilirsiniz.
Sun Tzu'nun belli başlı söylemlerinden en önemli gördüklerimi aşağıda sıralayacağım;
“Ne zaman savaşacağını ne zaman savaşmayacağını bilen kazanacaktır.”
Her zaman bir işe, bir savaşa veya herhangibir eyleme başlarken "HAZIRLIKLI OLMALI HER DETAYI DÜŞÜNMELİSİN", yani;
“Eğer kendini ve düşmanını tanıyorsan gireceğin yüz savaşın da sonucundan korkmamalısın. Eğer kendini tanıyor, düşmanını tanımıyorsan, kazanacağın her zafere karşılık bir de yenilgi alırsın. Eğer düşmanını da kendini de tanımıyorsan bütün savaşları kaybedersin.”
"SAVAŞMADAN ZAFER KAZANMAYI ÖĞRENMELİSİN", yani;
“Zeki savaşçı sadece yenen değil, kolaylıkla yenmesini becerebilendir, yüz zaferin yüzünü de savaşarak kazanmak hüner değildir, savaşta hüner düşmanın direncini savaşmadan kırabilmektir.”
“Muzaffer savaşçılar önce zaferi kazanır, sonra savaşır; mağlup savaşçılar ise önce savaşa girer, sonra da zaferin yolunu arar. En iyisi savaşmadan kazanmaktır.”
"BİR İŞİ, EYLEMİ VEYA SAVAŞI NE KADAR KISA SÜREDE UZATMADAN BİTİRİRSEN, O İŞTEN O KADAR FAYDA İLE ÇIKARSIN", yani;
Savaşı kazanan general, savaştan önce bir çok hesaplamalar yapan generaldir. Savaşı kaybeden general ise savaştan önce daha az hesaplama yapmış olan generaldir.”
"HAYATINIZDA VEYA BİR SAVAŞTA ÇIKMAZA GİRMEMENİZ İÇİN STRATEJİNİZ VE TAKTİĞİNİZ OLMALIDIR", yani;
“Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür.”
Tümünü okuduğumda M.Kemal Atatürk'ün zafere nasıl ulaştığını çok daha net bir şekilde görebiliyorum. Amma velakin 1950 sonrası bizi yönetenlerin neden başarılı olamadıklarını da aynı şekilde daha net görebiliyorum.
Kalın sağlıcakla,
N.Celal TOROĞLU
Okumayanlar için Sun Tzu Çinli bir generaldir ve savaş stratejisi teorisyeni olarak dünyadaki tüm askerler tarafından bilinir. Savaş sanatının felsefesini yazan; düşünceleri, yaşam felsefesi olarak da benimsenen ve hala geçerli olan bir bilgedir. Sun Tzu, liderlerin düşmanını ve kendi yeteneklerini tanımasına, savaştan önce olasılıkların çok iyi hesaplanmasına, iyi planlamalar yapılmasına ve “ağır bir çarpışmaya girmeden savaşların kazanılmasına” önem vermiştir eserinde...Eseri okuduğunuzda hayatınızda karşılaşabileceğiniz güçlükleri ve sorunları da nasıl aşabileceğinizi görebilirsiniz.
Sun Tzu'nun belli başlı söylemlerinden en önemli gördüklerimi aşağıda sıralayacağım;
“Ne zaman savaşacağını ne zaman savaşmayacağını bilen kazanacaktır.”
Her zaman bir işe, bir savaşa veya herhangibir eyleme başlarken "HAZIRLIKLI OLMALI HER DETAYI DÜŞÜNMELİSİN", yani;
“Eğer kendini ve düşmanını tanıyorsan gireceğin yüz savaşın da sonucundan korkmamalısın. Eğer kendini tanıyor, düşmanını tanımıyorsan, kazanacağın her zafere karşılık bir de yenilgi alırsın. Eğer düşmanını da kendini de tanımıyorsan bütün savaşları kaybedersin.”
"SAVAŞMADAN ZAFER KAZANMAYI ÖĞRENMELİSİN", yani;
“Zeki savaşçı sadece yenen değil, kolaylıkla yenmesini becerebilendir, yüz zaferin yüzünü de savaşarak kazanmak hüner değildir, savaşta hüner düşmanın direncini savaşmadan kırabilmektir.”
“Muzaffer savaşçılar önce zaferi kazanır, sonra savaşır; mağlup savaşçılar ise önce savaşa girer, sonra da zaferin yolunu arar. En iyisi savaşmadan kazanmaktır.”
"BİR İŞİ, EYLEMİ VEYA SAVAŞI NE KADAR KISA SÜREDE UZATMADAN BİTİRİRSEN, O İŞTEN O KADAR FAYDA İLE ÇIKARSIN", yani;
Savaşı kazanan general, savaştan önce bir çok hesaplamalar yapan generaldir. Savaşı kaybeden general ise savaştan önce daha az hesaplama yapmış olan generaldir.”
"HAYATINIZDA VEYA BİR SAVAŞTA ÇIKMAZA GİRMEMENİZ İÇİN STRATEJİNİZ VE TAKTİĞİNİZ OLMALIDIR", yani;
“Taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültüdür.”
Tümünü okuduğumda M.Kemal Atatürk'ün zafere nasıl ulaştığını çok daha net bir şekilde görebiliyorum. Amma velakin 1950 sonrası bizi yönetenlerin neden başarılı olamadıklarını da aynı şekilde daha net görebiliyorum.
Kalın sağlıcakla,
N.Celal TOROĞLU
Cuma, Ocak 05, 2007
Etnik yapı dedikleri?
Bir süredir hemen her ortamda siyasetçilerimiz, basınımızın güzide köşe yazarları, fonlarla desteklenen sivil toplum kuruluşları, vakıflar vs.
Türkiyemizin 30-40 etnik unsurdan oluştuğunu dile getirmekte ve sanki bir ayrıştırmaya ihtiyaç olduğunu ima edercesine bir tür propoganda yapmaktalar. Sonra da tüm bu etnik unsurların şemsiyesi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır demekteler.
Bunu akıl süzgecimden geçirdiğimde hep aşağıda sıralayacağım sorular aklıma gelir;
Mesela, dünyanın hangi ülkesinde o ülkeyi yönetenler sürekli olarak etnik yapıdan bahsetme ihtiyacı duyar ve bunu sık sık ifade eder durur?
Hangi ülkelerin bölgesel farklılıkları kaşınır? Bölgesel farklılıkları gidermek yerine, artırmak için kimler ne yapar?
Hangi ülkede ki yasalara göre kurulan bir siyasi parti, bizim tabanımız terör örgütüyle aynı diyebilir?
Ya da "Dağda tek terörist kalmayıncaya kadar operasyona devam edeceğiz"
diyen askere itiraz edilebilir mi? Onların görevi yurt güvenliği için savaşmak değil mi?
Mesela Anne Arap, baba Kürt diyelim ya da anne Arap, baba Laz... Pekiyi, oğullar ve kızlar ne? Benim babam Türkmen annem Girit göçmeni, eşimin ailesi Bosna ve Bulgar göçmenleri, şimdi ben, eşim ve benim oğlum hangi milletden ya da bahsedilen etnik yapıların neresinde? Tamam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız da hangi milletteniz biz?
Anaların babaların, dedelerin nenelerin etnik yapıları…Bunu da bir açıklasalar, etnik yapı içinde bu evlatları da bir yere koysalar ya…
1000 yıldır sürüp gelen ilişkiler, kaynaşmalar, evlenmeler, savaşlar, göçler, ekonomik krizler, darbeler, depremler...
Aynı dili konuşan, aynı kültürle yoğrulan, üzüntüleri, sevinçleri birlikte paylaşan bu coğrafyanın insanı; Türk milleti değil mi? Tıpkı Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız gibi...
Etnik yapı söylemi bence bir ayrıştırmadır ve bu oyuna gelinmemelidir. Bir ülkeyi içten parçalamanın ve yıkmanın yoludur. Bu büyük oyuna gelenler bizzat oyunu kuranlar tarafından yok edileceklerini düşünmelidirler, tüm insanlık tarihinde olduğu gibi, hemen yanıbaşımızda yaşandığı gibi...
Türkiyemizin 30-40 etnik unsurdan oluştuğunu dile getirmekte ve sanki bir ayrıştırmaya ihtiyaç olduğunu ima edercesine bir tür propoganda yapmaktalar. Sonra da tüm bu etnik unsurların şemsiyesi de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır demekteler.
Bunu akıl süzgecimden geçirdiğimde hep aşağıda sıralayacağım sorular aklıma gelir;
Mesela, dünyanın hangi ülkesinde o ülkeyi yönetenler sürekli olarak etnik yapıdan bahsetme ihtiyacı duyar ve bunu sık sık ifade eder durur?
Hangi ülkelerin bölgesel farklılıkları kaşınır? Bölgesel farklılıkları gidermek yerine, artırmak için kimler ne yapar?
Hangi ülkede ki yasalara göre kurulan bir siyasi parti, bizim tabanımız terör örgütüyle aynı diyebilir?
Ya da "Dağda tek terörist kalmayıncaya kadar operasyona devam edeceğiz"
diyen askere itiraz edilebilir mi? Onların görevi yurt güvenliği için savaşmak değil mi?
Mesela Anne Arap, baba Kürt diyelim ya da anne Arap, baba Laz... Pekiyi, oğullar ve kızlar ne? Benim babam Türkmen annem Girit göçmeni, eşimin ailesi Bosna ve Bulgar göçmenleri, şimdi ben, eşim ve benim oğlum hangi milletden ya da bahsedilen etnik yapıların neresinde? Tamam Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız da hangi milletteniz biz?
Anaların babaların, dedelerin nenelerin etnik yapıları…Bunu da bir açıklasalar, etnik yapı içinde bu evlatları da bir yere koysalar ya…
1000 yıldır sürüp gelen ilişkiler, kaynaşmalar, evlenmeler, savaşlar, göçler, ekonomik krizler, darbeler, depremler...
Aynı dili konuşan, aynı kültürle yoğrulan, üzüntüleri, sevinçleri birlikte paylaşan bu coğrafyanın insanı; Türk milleti değil mi? Tıpkı Amerikalı, İngiliz, Alman, Fransız gibi...
Etnik yapı söylemi bence bir ayrıştırmadır ve bu oyuna gelinmemelidir. Bir ülkeyi içten parçalamanın ve yıkmanın yoludur. Bu büyük oyuna gelenler bizzat oyunu kuranlar tarafından yok edileceklerini düşünmelidirler, tüm insanlık tarihinde olduğu gibi, hemen yanıbaşımızda yaşandığı gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
