Bir önceki yazımda ülkemizdeki "İmar vahşeti" ve nedenleri hakkında görüşlerimi sizlerle paylaşmıştım. Şimdi ise çözüm önerileri hakkındaki nacizane fikirlerimi sıralayacağım;
1- Önce şehir sonra binalar tasarlanmalıdır.
2- Şehirlerin işlevsel alan bölünmeleri yapılmalıdır.
3- Şehirlerin her mahallesinde, en az bir adet, geniş meydanlar yapılmalıdır.
4- Toplumsal kullanıma açık alanların bireysel kullanıma açık alanlara olan oranı yüksek olmalıdır.
5- Aynı sıradaki ya da konumdaki binaların dış cephe, yükseklik, bina sıfır kotlarının mutlaka aynı olması sağlamalıdır.
6- Her mahalleye kapalı otopark yapılmalıdır. Yeşil alanlar, parklar ve çocuk parkları her mahallede olmalıdır.
7- Semt yoğunluğuna göre bina planlaması yapılmalıdır.
8- Bitmemiş binaların kullanıma açılması kesinlikle önlenmelidir.
9- İstanbul gibi yoğun göç alan illerimizde en az 10 sene sanayi üretimi yatırımına izin verilmemelidir. (iç göçün önlenmesi için)
10- Parsel planlamasından Ada planlamasına geçilmelidir ki daha düzenli bir yapılaşmaya gidilebilsin.
11- Parsel planlamasından Ada planlamasına geçtikten sonra eski binaların yenilenmesi hususunda ada içerisindeki binaların birleştirilmesi ve gerekirse de kat ilavesi izni verecek düzenlemelerin yapılması sağlanmalıdır.
12- Her şehrin şehir plancılarından ve mimarlarından oluşan bir üst kurul aracılığı ile silüeti, rengi, duruşu ve tarzı belirlenmeli ve buna göre her binanın dış boyası dahil planlanması yapılmalıdır.
Yukarıda sıraladığım öneriler çoğaltılabilir ama önemli olan bunları hayata geçirebilmektir. Bu şekilde şehirlerimizin estetiği düzelecek ve bir tarzı olacaktır.
Çarşamba, Mart 28, 2007
Salı, Mart 27, 2007
İMAR VAHŞETİ
Ülkemizde tüm şehirlerimizde ve özellikle de İstanbul’da yaşanan “İMAR VAHŞETİ” şehirlerimizi yaşanamaz hale getirdiği gibi uzun vade de içinden çıkılmaz boyutlara taşıyacaktır.
Plansızlık neden bizim değişmez yazgımızdır? Neden önce altyapıyı hazırlayıp sonra inşaat yapmayı bir türlü beceremiyoruz? Neden şehirlerimiz çarpık çurpuk? Neden şehirlerimiz refahın ve kaliteli bir yaşamın merkezi olamıyor? Neden mimarimiz Avrupa’daki şehirler gibi bütünsel ve estetik değil? Yoksa bunun sebebi ünlü bir siyasetçimiz dediği gibi “Bize plan değil pilav lazım” sözüne olan inanç mıdır?
Bu sorulara yanıt bulmak için bazı kavramları yerine oturtmamız gerektiğine inanıyorum. Öncelikle 1950 ve ağırlıklı olarak da 1980 sonrası gündemimize oturan ve toplumumuzun damarlarına kadar sirayet etmiş “kolay yoldan para kazanma, köşe dönmeci zihniyet”in yani kişisel çıkarları toplumsal çıkarları düşünmeden arttırmanın sonuçlarını en çarpıcı biçimde şehirlerimizde çarpık yapılaşma ile görüyoruz. İlginç olan bu durumdan ilgili ve yetkili tüm tarafların şikayetçi olması ama hala çözüm için bir yol bulunamamasıdır. Burada bir parantez açıp, kavramlar konusuna gelelim;
Medeniyetler şehirlerde gelişmişlerdir. Yani Medeniyet aslında şehirli yaşamıdır. Meslek sahibi insanların birarada yaşadığı ve kaliteli hizmet ürettiği yerlerdir. Medeniyetin olduğu yerde iş bölümü vardır, bunun sonucu olarak da mekan bölümü oluşur. Yani her mekanın şehirde kaliteli bir yaşam sağlanmasına katkıda bulunacak şekilde bir işlevi ve konumu vardır. Mimarisi estetik olmayan daha da önemlisi planı olmayan şehirler Medeni olamazlar.
Mimarisi olan şehirler aynı zamanda Medenidir yani Mimariye Medeniyettir de diyebiliriz. Amma velakin, kuralları olmayan, kurumları düzgün işlemeyen, teknoloji birikimi olmayan, geleneklerine ve göreneklerine bağlı olmayan ve biz bu yaşadığımız coğrafyayı bir plan dahilinde imar edip güzelleştireceğiz demeyen bir toplum Medeni olamayacağından Mimari bir zenginliğe de sahip olamaz.
Tüm bunlardan once Medeniyetin oluşmasının ve sürdürülebilmesinin ön koşulu “Hukuk”tur. Hukuk olan yerde toplumsal çıkarlar kişisel çıkarlardan üstündür. Çünkü toplumsal çıkar sağlandığında herkesin kişisel çıkarı da arzuladığı kadar olmasa da büyük ölçüde sağlanmış olur. Ortak paydaların adil paylaşımı bu şekilde sağlanır ve şehirlerin refahı buna bağlı olarak artar.
Şimdi gelelim ülkemize…Maalesef özellikle 1980 sonrası uygulanan neoliberal-alaturka politikalar sonucu ülkemizde kişisel çıkarlar toplumsal çıkarlardan daha önde gelmektedir. Herhangibir sorunla karşılaşıldığında genelde ben ve yakınlarımın hakları için üçüncü şahısların haklarını çiğnemek bir sorun olarak görülmez! Bunun sonucunda da şehirlerimizde bireysel kullanıma sunulmuş olan yapılar, toplumsal kullanıma sunulan alanlardan daha fazla olmuştur. Çarpık yapılaşmanın ve şehirlerimizin yaşanamaz hale gelmesinin asıl nedeni de budur. Onun için önce binaları tasarlarız sonra da şehirleri…Sonuç bugünkü İstanbul’dur.
Çözüm önerileri ise bir sonraki yazının konusudur…
Plansızlık neden bizim değişmez yazgımızdır? Neden önce altyapıyı hazırlayıp sonra inşaat yapmayı bir türlü beceremiyoruz? Neden şehirlerimiz çarpık çurpuk? Neden şehirlerimiz refahın ve kaliteli bir yaşamın merkezi olamıyor? Neden mimarimiz Avrupa’daki şehirler gibi bütünsel ve estetik değil? Yoksa bunun sebebi ünlü bir siyasetçimiz dediği gibi “Bize plan değil pilav lazım” sözüne olan inanç mıdır?
Bu sorulara yanıt bulmak için bazı kavramları yerine oturtmamız gerektiğine inanıyorum. Öncelikle 1950 ve ağırlıklı olarak da 1980 sonrası gündemimize oturan ve toplumumuzun damarlarına kadar sirayet etmiş “kolay yoldan para kazanma, köşe dönmeci zihniyet”in yani kişisel çıkarları toplumsal çıkarları düşünmeden arttırmanın sonuçlarını en çarpıcı biçimde şehirlerimizde çarpık yapılaşma ile görüyoruz. İlginç olan bu durumdan ilgili ve yetkili tüm tarafların şikayetçi olması ama hala çözüm için bir yol bulunamamasıdır. Burada bir parantez açıp, kavramlar konusuna gelelim;
Medeniyetler şehirlerde gelişmişlerdir. Yani Medeniyet aslında şehirli yaşamıdır. Meslek sahibi insanların birarada yaşadığı ve kaliteli hizmet ürettiği yerlerdir. Medeniyetin olduğu yerde iş bölümü vardır, bunun sonucu olarak da mekan bölümü oluşur. Yani her mekanın şehirde kaliteli bir yaşam sağlanmasına katkıda bulunacak şekilde bir işlevi ve konumu vardır. Mimarisi estetik olmayan daha da önemlisi planı olmayan şehirler Medeni olamazlar.
Mimarisi olan şehirler aynı zamanda Medenidir yani Mimariye Medeniyettir de diyebiliriz. Amma velakin, kuralları olmayan, kurumları düzgün işlemeyen, teknoloji birikimi olmayan, geleneklerine ve göreneklerine bağlı olmayan ve biz bu yaşadığımız coğrafyayı bir plan dahilinde imar edip güzelleştireceğiz demeyen bir toplum Medeni olamayacağından Mimari bir zenginliğe de sahip olamaz.
Tüm bunlardan once Medeniyetin oluşmasının ve sürdürülebilmesinin ön koşulu “Hukuk”tur. Hukuk olan yerde toplumsal çıkarlar kişisel çıkarlardan üstündür. Çünkü toplumsal çıkar sağlandığında herkesin kişisel çıkarı da arzuladığı kadar olmasa da büyük ölçüde sağlanmış olur. Ortak paydaların adil paylaşımı bu şekilde sağlanır ve şehirlerin refahı buna bağlı olarak artar.
Şimdi gelelim ülkemize…Maalesef özellikle 1980 sonrası uygulanan neoliberal-alaturka politikalar sonucu ülkemizde kişisel çıkarlar toplumsal çıkarlardan daha önde gelmektedir. Herhangibir sorunla karşılaşıldığında genelde ben ve yakınlarımın hakları için üçüncü şahısların haklarını çiğnemek bir sorun olarak görülmez! Bunun sonucunda da şehirlerimizde bireysel kullanıma sunulmuş olan yapılar, toplumsal kullanıma sunulan alanlardan daha fazla olmuştur. Çarpık yapılaşmanın ve şehirlerimizin yaşanamaz hale gelmesinin asıl nedeni de budur. Onun için önce binaları tasarlarız sonra da şehirleri…Sonuç bugünkü İstanbul’dur.
Çözüm önerileri ise bir sonraki yazının konusudur…
Cuma, Mart 09, 2007
Hangi Partiye Oy Vermeli?
“Hangi partiye oy vereceğim” sorusu hepimizin kafasını giderek artan bir şekilde meşgul etmeye başladığı bu günlerde, ülkemizin yakın tarihinde siyasette ve ekonomide yaşananları tarihsel bir kronolojide sizlerle paylaşmak istedim, sonunda da kendi fikrimi yazdım.
1978 yılında ABD Hazine Bakanlığı, IMF ve Dünya Bankası “Washington Uzlaşması” adı verilen bir belge üzerinde anlaştı. Bu anlaşma ana hatları ile tüm dünyanın serbest ticarete açılmasını sağlayacak, kamunun ekonomiden eline çekmesi için gerekli politikaları üretecek, özelleştirmeye hız verecek prensipleri içermekteydi. Ne ilginçtir ki bu belgenin teknik ayrıntıları 1979 yılında Turgut Özal tarafından Türk iş insanlarına ve ekonomistlerine Otel Pera’da ki bir sempozyumda anlatıldı!
O dönemde Afganistan Rus işgali altına girmişti ve Batı’nın Rusya’yı “Yeşil Kuşak” ile çevirme stratejisi delinmişti. Hemen önlem alınmalıydı. İran’da Humeyni devrimi 1979 yılında gerçekleştirildi ve radikal dinciler iktidar oldu. 1980 Yılında ise ülkemizde Washington uzlaşmasının ilk uygulandığı program olan 24 Ocak kararları devreye sokuldu ve 12 Eylül askeri darbesi oldu.
Bu darbe sanki aşırı dinciler ile teröre karşı yapılmış bir darbe gibi önceleri lanse edildi ama sonrasında görüldüğü üzere darbe sola karşı yapılmıştı. Yani komünizmin başını ezmek için yapılan bir darbeydi bu!!! Ve Türkiye büyük bir hızla Türk-İslam sentezi adı altında dini yönü ağır basan bir sisteme doğru sürüklendirildi. 1981 yılında da Yunanistan deyim yerindeyse apar topar AET’ye 10. üye olarak alındı. Böylelikle Rusya ile Batı ve Enerji kaynakları arasında ki “Buffer Zone” tamamlanmış oldu…
Gelelim yine ülkemize…
Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?
Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7–8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dâhil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakâr ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Olmadı diyenlere cevabım aşağıdaki paragraftadır;
Kenan Evren, 20 Haziran 1986’da darbeci paşalarla birlikte kurduğu “Atatürk Yüksek Kurulu”nu Turgut Özal’ın da desteği ile toplar ve yönetir. O Toplantıda “oybirliği” ile kabul edilen raporda alınan karar aynen şudur;
“Türk-İslam Sentezi”ni temel alan bir kültürün tüm ulusa kabul ettirilmesine karar verilmiştir.” Böylelikle dinin, inançların siyasete alet edilmesinin de yolu açılmış oldu.
Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu milliyetçi-mukaddesatçı bir devlet yapılanması oldu ülkemizde…
Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 19 kez ekonomik kriz ardından da 19 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!! Hala para gelsin diye dünyanın en yüksek faizini ödüyoruz! Buna rağmen, hala bizim sermayemiz yok, onun için buna mecburuz diye korkutuluyoruz da kimse çıkıp bugüne kadar bankalarda ve kamu ihalelerinde batan paranın nereye ve kime gittiğini konuşmuyor!
Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...
Bugünkü kafatasçı milliyetçi ve dinci söylemlerden, anti-demokratik yasalardan, bürokrasiden hepimiz şikayet etmiyor muyuz? Bunların hepsini yapanlar sağcı, dinci, projeli, vizyonlu, alternatifsiz olarak lanse edilen partiler ve mensupları değil miydi? Aslında hepsi de ismi değişmiş de olsa aynı parti ve mensupları değil miydi?
Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bugünlere geldik ve dün Meclis’te yaşananları gördük hepimiz…Hala sağ alternatiflere bakılabiliyor olunmasının gerçekçi bir açıklamasını maalesef bulamıyorum. Çünkü bence bu aynen sigara tiryakisinin, sigara içmezsem hayat bana cehennem oluyor demesi kadar doğru ve yine onun kadar yanlıştır.
Eğer “Böyle gelmiş böyle gider” deniyorsa mesele yoktur. Ama ülkemizin geleceğinden, çocuklarımızın geleceğinden en ufak bir kuşku dahi duyuyorsak çareyi sağ ve dinci söylemleri olan partilerde bulamayız diye düşünüyorum. Yoksa Suudi Arabistan’da ya da Dubai’de de ekonomik huzur ve istikrar var.
Önümüzdeki seçimlerde mutlaka oyumuzu kullanmalı ve Tercihimizi yaparken daha soğukkanlı
ve daha ileriyi düşünerek karar vermemiz gerektiğine inanıyorum.
1978 yılında ABD Hazine Bakanlığı, IMF ve Dünya Bankası “Washington Uzlaşması” adı verilen bir belge üzerinde anlaştı. Bu anlaşma ana hatları ile tüm dünyanın serbest ticarete açılmasını sağlayacak, kamunun ekonomiden eline çekmesi için gerekli politikaları üretecek, özelleştirmeye hız verecek prensipleri içermekteydi. Ne ilginçtir ki bu belgenin teknik ayrıntıları 1979 yılında Turgut Özal tarafından Türk iş insanlarına ve ekonomistlerine Otel Pera’da ki bir sempozyumda anlatıldı!
O dönemde Afganistan Rus işgali altına girmişti ve Batı’nın Rusya’yı “Yeşil Kuşak” ile çevirme stratejisi delinmişti. Hemen önlem alınmalıydı. İran’da Humeyni devrimi 1979 yılında gerçekleştirildi ve radikal dinciler iktidar oldu. 1980 Yılında ise ülkemizde Washington uzlaşmasının ilk uygulandığı program olan 24 Ocak kararları devreye sokuldu ve 12 Eylül askeri darbesi oldu.
Bu darbe sanki aşırı dinciler ile teröre karşı yapılmış bir darbe gibi önceleri lanse edildi ama sonrasında görüldüğü üzere darbe sola karşı yapılmıştı. Yani komünizmin başını ezmek için yapılan bir darbeydi bu!!! Ve Türkiye büyük bir hızla Türk-İslam sentezi adı altında dini yönü ağır basan bir sisteme doğru sürüklendirildi. 1981 yılında da Yunanistan deyim yerindeyse apar topar AET’ye 10. üye olarak alındı. Böylelikle Rusya ile Batı ve Enerji kaynakları arasında ki “Buffer Zone” tamamlanmış oldu…
Gelelim yine ülkemize…
Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana tam 56 yıl geçti ve bu süreçte şaka değil ama 3 ordu müdahalesi yaşadık ve 7-8 yıl da ülkemizi Ordu yönetti ama geriye kalan 48 yıl da bizim seçtiğimiz siyasiler yönetti bu ülkeyi. Tüm müdahaleler öncesinde de, ülkeyi yöneten siyasiler derin siyasal ve ekonomik krizler yaratmadılar mı?
Bu 48 yılın 40 yılında ve Ordu'nun müdahale sonrası 7–8 yıllık döneminde ülkemizi sağ ve din eksenli partiler yönetti. (10 yıl Menderes, 11 yıl Demirel, 6 yıl Özal, 4 yıl Yılmaz, 4 yıl Çiller/Erbakan, 5 yıldır Erdoğan) Bu iktidarlar bu süre zarfında tüm bürokrat atamalarını yapmadılar mı? Buna Ordu'nun atamaları da dâhil değil mi? Ülkemizde özellikle 1980 sonrası milliyetçi/muhafazakâr ve dinci bir yapılanma olmadı mı? Olmadı diyenlere cevabım aşağıdaki paragraftadır;
Kenan Evren, 20 Haziran 1986’da darbeci paşalarla birlikte kurduğu “Atatürk Yüksek Kurulu”nu Turgut Özal’ın da desteği ile toplar ve yönetir. O Toplantıda “oybirliği” ile kabul edilen raporda alınan karar aynen şudur;
“Türk-İslam Sentezi”ni temel alan bir kültürün tüm ulusa kabul ettirilmesine karar verilmiştir.” Böylelikle dinin, inançların siyasete alet edilmesinin de yolu açılmış oldu.
Tamamen sağ politika ve din ekseni üzerine kurulu milliyetçi-mukaddesatçı bir devlet yapılanması oldu ülkemizde…
Sağ ve din eksenindeki bu partiler ülkeyi yönetilemez duruma getirdiler ve tam 19 kez ekonomik kriz ardından da 19 kez IMF boyunduruğu yaşadık! Hepsinde de harfi harfine uyduk IMF'nin söylediklerine ve hepsinde de battık!!! Sonuçta son 20 yılda 1 trilyon USD dolarının üzerinde bir rakamı faiz olarak ödedik!!! Hala para gelsin diye dünyanın en yüksek faizini ödüyoruz! Buna rağmen, hala bizim sermayemiz yok, onun için buna mecburuz diye korkutuluyoruz da kimse çıkıp bugüne kadar bankalarda ve kamu ihalelerinde batan paranın nereye ve kime gittiğini konuşmuyor!
Ayrıca siyasette büyük kayırmalar, yapılan yolsuzluklar, Hazine’nin yağmalanması, özelleştirme adı altında ülke kaynaklarının çarçur edilmesi, bankaların ve kamu kuruluşlarının yağmalanması, peşkeş çekilmesi, kendi zenginlerini yaratmalar...
Bugünkü kafatasçı milliyetçi ve dinci söylemlerden, anti-demokratik yasalardan, bürokrasiden hepimiz şikayet etmiyor muyuz? Bunların hepsini yapanlar sağcı, dinci, projeli, vizyonlu, alternatifsiz olarak lanse edilen partiler ve mensupları değil miydi? Aslında hepsi de ismi değişmiş de olsa aynı parti ve mensupları değil miydi?
Yukarıdaki listeyi daha da uzatabiliriz ama sonuçta bugünlere geldik ve dün Meclis’te yaşananları gördük hepimiz…Hala sağ alternatiflere bakılabiliyor olunmasının gerçekçi bir açıklamasını maalesef bulamıyorum. Çünkü bence bu aynen sigara tiryakisinin, sigara içmezsem hayat bana cehennem oluyor demesi kadar doğru ve yine onun kadar yanlıştır.
Eğer “Böyle gelmiş böyle gider” deniyorsa mesele yoktur. Ama ülkemizin geleceğinden, çocuklarımızın geleceğinden en ufak bir kuşku dahi duyuyorsak çareyi sağ ve dinci söylemleri olan partilerde bulamayız diye düşünüyorum. Yoksa Suudi Arabistan’da ya da Dubai’de de ekonomik huzur ve istikrar var.
Önümüzdeki seçimlerde mutlaka oyumuzu kullanmalı ve Tercihimizi yaparken daha soğukkanlı
ve daha ileriyi düşünerek karar vermemiz gerektiğine inanıyorum.
Salı, Mart 06, 2007
Enerjide Arz Sıkıntısı!!!
Uzunca bir süredir bazı yazımlarımda okuduğunuz gibi Enerji konusundaki ülkemizi yönetenlerin vizyonsuzluğu artık herkes tarafından da ifade edilmeye başlanmıştır. CNN Türk'ün geçenlerde okuduğum haberi şöyle idi;
"Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Dünya Bankası tarafından ortaklaşa düzenlenen 'Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği Çalıştayı' enerji bürokratları, özel sektör temsilcileri, gerekli önlem alınmazsa 2008 yılı yaz aylarında pik saatlerde elektrik talebinin karşılanmasında zorlanılacağını ve 2009 yılından itibaren elektrik arz açığı yaşanmaya başlanacağını bildirdiler."
Biraz geçmişe gidelim ve bir ufuk turuna çıkalım. İş bilir ve alternatifi olmayan AKP hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki Enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!! Bu söylemin 3-4 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu.
2002 yılından bu yana sürdürülen Enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir. Haydi karanlıkta kaldığımızda mum ışıkları ve gaz lambaları ile idare ettik diyelim de ya tezgahlanan oyunla yine Türk halkının cebinden çıkacak olan dolarlar için ne yapacağız???
Bakınız Türkiye'nin yıllık enerji talebi %7 -8 civarında artar, kriz yıllarında bu oran yarıya iner, ama trend budur. Bu piyasada bulunan herkes de bunu bilir. Bir de bizim gibi akarsu rejimi düzenli olmayan bu nedenle hidrolik enerjiye çok fazla bel bağlamaması gereken, kömür ve linyit rezervi olan fakat kalitesi son derce düşük olan ve doğalgaza aşırı bir şekilde bağlanılan ülkelerde yedek kapasitenin yaklaşık olarak %25-30 lar civarında olması gerektiğidir. Enerji yatırımlarının da bu çerçevede ve ulusal çıkarlar doğrultusunda planlanlanması gerektiğidir. Ama eğer siz herşeyi özel sektörün yapacağı yatırımlara bağlarsanız, kısa zamanda krize sürüklenirsiniz.(Özel sektör ya yatırımı yapmazsa diye önlem almanız gereklidir. Devleti idare edenlerin bunu bilmesi gerekir)
AKP'nin heryerde 2002'den bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, enerji konusunu devletin üzerinde yük olmaktan kurtardık derken nedense bu işten sorumlu devletin resmi kurumları 2009 yılında enerji açığımız var demeye başladılar. Nedeni neydi biliyor musunuz? Evet 2002 yılından bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, ama EPDK bunların 7000 MW'a karşılık gelenine lisans verdi. Pekiyi verilen bu lisansların ne kadarı sizce işletmeye bu yıl itibarı ile girdi, sadece yaklaşık 1,200 MW'ı!!!!...Bir de üstüne üstlük hükümet popülist yaklaşımla 4 yıldan bu yana elektriğe zam yapmayınca, özel üretim şirketleri(otoprodüktörler) de artık zarar etmeye başlayınca üretimden çıkmaya ya da durdurmaya ya da azaltmaya başladılar. Şimdilerde de yürülüğe giren Dengeleme ve uzlaştırma yönetmeliği çerçevesinde geceleri üretim yapıp, devlete yüksek fiyattan elektrik satıyorlar! Hem de fiyat aralığı 35 Ykr/kws den 112 Ykrş/kwsaate den!!!
Enerji Bakanı her yerde halkımızın cebine zam yapmayarak 7 milyar dolar koyduk diye caka satıyor da, son 4 yılda kümulatif enflasyonun %55 civarında gerçekleştiğini, üstüne üstlük doğalgaz fiyatlarında da bunun neredeyse 2 katı bir artış olduğunu düşünürsek, 4 yıldır bize fahiş fiyatla elektrik sattıkları da ortaya çıkmıyor mu? Ya da bu politika sonucunda ülkemizi Enerji'de çok daha kötü bir duruma düşürdüklerini görmüyor mu? Neyse biz devam edelim...
AKP popülist bir yaklaşımla maliyet artışından kaynaklanan zammı yapmayınca devlet bu işi sübvanse etmeye başladı, tasarruf edip yatırım yapamadı, özel sektörde yatırım yapmayınca alın size Enerji'de arz güvenliği sorunu....
TEİAŞ 2005 yılnda bir rapor yayınladı ve dedi ki "Şu an işletmede, inşaa halinde ve lisans almış işletmeler dahil 2009 yılında kurak hidrolik koşullarda, 2011 yılında da normal hidrolik koşullarda güvenilir enerji yedeği kalmayacaktır" Cümleyi dikkatlice okursanız bu öngörüde lisans almış olan 7,000 MW'lık santralın işletmeye gireceği dikkate alınmıştır. Lisans almış olan santralların EPDK'nın web sayfasından izlenebileceği üzere ilerleme raporlarına bakılınca son 4 yıldaki yatırımların gerçekleşme oranları yüzde 10-15 lerde !!! Yani özel sektör lisansını almış, yatırımına başlamış ama parası bol ya, yavaş yavaş yapıyor santralını...)))
Hepimizin bildiği gibi özel sektör tamamen ticari kaygılarla hareket eder. Piyasa fiyatlarının yatırımların geri dönüşünü garanti altına alacak seviyede olup olmadığına bakar. Üretilen enerjinin satılabileceği yeterli sayıda ve mali açıdan güçlü alıcılarının bulunup bulunmadığına bakar. Ama AKP'nin yarattığı ortam yatırımcıların bu beklentilerine cevap verememektedir. Böyle olunca da enerji arz güvenliğimiz tehlikeli bir boyuta gelmiştir. 2009 yılı kriz beklentisi bu nedenle 2007 ortası veya 2008 yılı başından itibaren başlayacaktır ve en önemlisi de güvenilir güç yedeği olmadan! Asıl sorun da budur.
Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten...
Bugün itibarı ile ülkemiz alternatifsiz, projeli ve vizyon sahibi AKP sayesinde bu oyuna gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 10 yılda akut hale gelebilecek karanlık günlere hazırlıklı olunuz.
Esenlikler dilerim..
"Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Dünya Bankası tarafından ortaklaşa düzenlenen 'Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği Çalıştayı' enerji bürokratları, özel sektör temsilcileri, gerekli önlem alınmazsa 2008 yılı yaz aylarında pik saatlerde elektrik talebinin karşılanmasında zorlanılacağını ve 2009 yılından itibaren elektrik arz açığı yaşanmaya başlanacağını bildirdiler."
Biraz geçmişe gidelim ve bir ufuk turuna çıkalım. İş bilir ve alternatifi olmayan AKP hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki Enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!! Bu söylemin 3-4 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu.
2002 yılından bu yana sürdürülen Enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir. Haydi karanlıkta kaldığımızda mum ışıkları ve gaz lambaları ile idare ettik diyelim de ya tezgahlanan oyunla yine Türk halkının cebinden çıkacak olan dolarlar için ne yapacağız???
Bakınız Türkiye'nin yıllık enerji talebi %7 -8 civarında artar, kriz yıllarında bu oran yarıya iner, ama trend budur. Bu piyasada bulunan herkes de bunu bilir. Bir de bizim gibi akarsu rejimi düzenli olmayan bu nedenle hidrolik enerjiye çok fazla bel bağlamaması gereken, kömür ve linyit rezervi olan fakat kalitesi son derce düşük olan ve doğalgaza aşırı bir şekilde bağlanılan ülkelerde yedek kapasitenin yaklaşık olarak %25-30 lar civarında olması gerektiğidir. Enerji yatırımlarının da bu çerçevede ve ulusal çıkarlar doğrultusunda planlanlanması gerektiğidir. Ama eğer siz herşeyi özel sektörün yapacağı yatırımlara bağlarsanız, kısa zamanda krize sürüklenirsiniz.(Özel sektör ya yatırımı yapmazsa diye önlem almanız gereklidir. Devleti idare edenlerin bunu bilmesi gerekir)
AKP'nin heryerde 2002'den bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, enerji konusunu devletin üzerinde yük olmaktan kurtardık derken nedense bu işten sorumlu devletin resmi kurumları 2009 yılında enerji açığımız var demeye başladılar. Nedeni neydi biliyor musunuz? Evet 2002 yılından bu yana 16,500 MW'lık lisans başvurusu oldu, ama EPDK bunların 7000 MW'a karşılık gelenine lisans verdi. Pekiyi verilen bu lisansların ne kadarı sizce işletmeye bu yıl itibarı ile girdi, sadece yaklaşık 1,200 MW'ı!!!!...Bir de üstüne üstlük hükümet popülist yaklaşımla 4 yıldan bu yana elektriğe zam yapmayınca, özel üretim şirketleri(otoprodüktörler) de artık zarar etmeye başlayınca üretimden çıkmaya ya da durdurmaya ya da azaltmaya başladılar. Şimdilerde de yürülüğe giren Dengeleme ve uzlaştırma yönetmeliği çerçevesinde geceleri üretim yapıp, devlete yüksek fiyattan elektrik satıyorlar! Hem de fiyat aralığı 35 Ykr/kws den 112 Ykrş/kwsaate den!!!
Enerji Bakanı her yerde halkımızın cebine zam yapmayarak 7 milyar dolar koyduk diye caka satıyor da, son 4 yılda kümulatif enflasyonun %55 civarında gerçekleştiğini, üstüne üstlük doğalgaz fiyatlarında da bunun neredeyse 2 katı bir artış olduğunu düşünürsek, 4 yıldır bize fahiş fiyatla elektrik sattıkları da ortaya çıkmıyor mu? Ya da bu politika sonucunda ülkemizi Enerji'de çok daha kötü bir duruma düşürdüklerini görmüyor mu? Neyse biz devam edelim...
AKP popülist bir yaklaşımla maliyet artışından kaynaklanan zammı yapmayınca devlet bu işi sübvanse etmeye başladı, tasarruf edip yatırım yapamadı, özel sektörde yatırım yapmayınca alın size Enerji'de arz güvenliği sorunu....
TEİAŞ 2005 yılnda bir rapor yayınladı ve dedi ki "Şu an işletmede, inşaa halinde ve lisans almış işletmeler dahil 2009 yılında kurak hidrolik koşullarda, 2011 yılında da normal hidrolik koşullarda güvenilir enerji yedeği kalmayacaktır" Cümleyi dikkatlice okursanız bu öngörüde lisans almış olan 7,000 MW'lık santralın işletmeye gireceği dikkate alınmıştır. Lisans almış olan santralların EPDK'nın web sayfasından izlenebileceği üzere ilerleme raporlarına bakılınca son 4 yıldaki yatırımların gerçekleşme oranları yüzde 10-15 lerde !!! Yani özel sektör lisansını almış, yatırımına başlamış ama parası bol ya, yavaş yavaş yapıyor santralını...)))
Hepimizin bildiği gibi özel sektör tamamen ticari kaygılarla hareket eder. Piyasa fiyatlarının yatırımların geri dönüşünü garanti altına alacak seviyede olup olmadığına bakar. Üretilen enerjinin satılabileceği yeterli sayıda ve mali açıdan güçlü alıcılarının bulunup bulunmadığına bakar. Ama AKP'nin yarattığı ortam yatırımcıların bu beklentilerine cevap verememektedir. Böyle olunca da enerji arz güvenliğimiz tehlikeli bir boyuta gelmiştir. 2009 yılı kriz beklentisi bu nedenle 2007 ortası veya 2008 yılı başından itibaren başlayacaktır ve en önemlisi de güvenilir güç yedeği olmadan! Asıl sorun da budur.
Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten...
Bugün itibarı ile ülkemiz alternatifsiz, projeli ve vizyon sahibi AKP sayesinde bu oyuna gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 10 yılda akut hale gelebilecek karanlık günlere hazırlıklı olunuz.
Esenlikler dilerim..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
