Salı, Haziran 12, 2007

Enerjide Ampül Sorunu!


Mart 2007 tarihinde yazdığım Enerji’de Ampül Sıkıntısı başlıklı yazımda dikkatinizi çekmeye çalıştığım yaklaşan Enerji Krizi ile ilgili olarak meydana gelen gelişmeleri dikkatinize sunmak isterim.


İlk gelişme hatırlanacağı üzere; Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Dünya Bankası tarafından ortaklaşa düzenlenen 'Türkiye'de Elektrik Arz Güvenliği Çalıştayı'nda dile getirilmiş ve enerji bürokratları, özel sektör temsilcileri, gerekli önlem alınmazsa 2008 yılı yaz aylarında pik saatlerde elektrik talebinin karşılanmasında zorlanılacağını ve 2009 yılından itibaren elektrik arz açığı yaşanmaya başlanacağını bildirmişlerdi.

30-31 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen ICCI konferansında da sektor temsilcileri ve Enerji bürokratları deyim yerindeyse kavgaya varan tartışmalarda bulundular.

Dün de ülkemizde düzenlenen “Türkiye ve AB; Avrupa Enerji Politikası için Hep Birlkte Elele” konferansında da açıklama yapan Avrupa Komisyonu Enerji ve Ulaşım Müdürlüğü Genel Müdür Yardımcısı Fabrizio Barbaso aynen şunları söyledi;
“Enerji Sektörü AB’nin ve Türkiye’nin ekonomik gelişimi için HAYATİ öneme sahiptir Türkiye’deki serbestleşmenin rekabetçi bir piyasa yaratması açısından hala eksiklikleri var. Devletin enerji piyasasındaki rolü çok fazla. Türkiye için en önemli sorun ise fiyatların ÇOK DÜŞÜK olması; fiyatları belirleyen mekanizmaların iyi işlememesi ve bunun sonucu olarak ÖZEL SEKTÖRÜN enerjiye yatırım yapmaması. Türkiye kısa bir süre sonra DÜŞÜK KAPASİTE sorunu yaşayabilir…”

Şimdi, biraz geçmişe gidelim ve bir ufuk turuna çıkalım. İş bilir AKP hükümetimiz! 2002 yılından bu yana enerjiye yatırımı hep geri planda tuttu ve işi özel sektöre attı. Hatta dedi ki enerji fazlamız var bizden öncekiler Türkiye'yi enerji santralı çöplüğüne çevirdiler, rant sağladılar!!!

Bu söylemin 3-4 yılda çöpe gitmesi vizyonlarının ne kadar geniş olduğunu da hepimize göstermiş oldu. 2002 yılından bu yana sürdürülen populist enerji politikasının daha doğrusu politikasızlığının artık tutunacak dalı kalmamıştır. Maalesef Türkiye'yi karanlık günler beklemektedir.

Bakınız Enerji Bakanımız her yerde halkımızın cebine zam yapmayarak 10 milyar dolar koyduk diye caka satıyor da, son 4 yılda kümulatif enflasyonun %55 civarında gerçekleştiğini, üstüne üstlük doğalgaz fiyatlarında da bunun neredeyse 2 katı bir artış olduğunu düşünürsek, 4 yıldır bize fahiş fiyatla elektrik sattıkları da ortaya çıkmıyor mu? Ya da bu politika sonucunda ülkemizi Enerji'de çok daha kötü bir duruma düşürdüklerini görmüyor mu?

Neyse biz devam edelim... AKP popülist bir yaklaşımla maliyet artışından kaynaklanan zammı yapmayınca devlet bu işi sübvanse etmeye başladı, tasarruf edip yatırım yapamadı, özel sektörde yatırım yapmayınca alın size Enerji'de arz güvenliği sorunu....

Biraz da teknik bilgi verelim. TEİAŞ’ın Aralık 2006 tarihinde yapığı üretim kapasite projeksiyonlarında “döner yedek” oranı %3-4 alınarak krizi kağıt üstünde 2008 sonu 2009 başına taşımış. “Döner yedek” de ne derseniz, o da şudur; Santral işletmeciliğinde kullanılan bu terim bir anlamda yedekte tuttuğunuz güç demektir. Bu oran AB ülkelerinde %10 ile %25 arasında değişir. Bizim gibi Enerji’de dışa bağımlı ülkelerde bu oranın %25’e yakın olması gerekir ki herhangibir santral herhangibir nedenle devreden çıktığında sisteminiz çökmesin. Bugün itibarı ile üretim-tüketim dengesi eşit seviyeye gelmiştir ve 1000 MW’lık bir kesinti de Türkiye üzerinde dolaştırılarak halkımıza hissettirilmemeye çalışılmaktadır!

Pekiyi şimdi ne olacak? Güvenilir güç yedeğiniz olmaz ise; santrallarınızda arıza olursa, dünyada bir kriz olursa veya etrafınızdaki ülkelerde ya da petrol ve doğalgaz alımı yaptığınız ülkelerle sorununuz çıkarsa ne yaparsınız? Büyük enerji devlerine muhtaç hale gelirsiniz ve yüksek faizle borçlanarak hemen santral yatırımları yapmaya başlarsınız. Enerji pahallı hale gelir, her alanda rekabet gücünüz de azalır. Her nedense alım yaptığınız ülkelerle sorunlarınız da bu yatırımlar bittiğinde birden halloluverir. Dünyada Enerji devleri tarafından oynanan oyunun ana teması da budur zaten... Baksanıza ziyaretlerini sıklaştırmaya başladılar bile...

Bugün itibarı ile ülkemiz alternatifsiz, projeli ve vizyon sahibi AKP sayesinde bu oyuna gelmiş durumdadır. Önümüzdeki 10 yılda akut hale gelebilecek karanlık günlere hazırlıklı olunuz. Önümüzdeki dönemde kim iktidara gelirse gelsin, kucağında bulacağı en önemli sorun “Enerji” sorunu olacaktır. Ama çözüm her zaman olduğu gibi pahallıya mal olacaktır!

Dini Türban ettiler!


Geçen hafta oğlumu okulundan almaya gittiğimde okul müdiresi ile bir velinin konuşmalarına dahil oldum. Bu konuşmanın içeriği o kadar önemli ve aynı zamanda o kadar ezber bozan bir hikaye içeriyor ki sizlerle paylaşmadan edemedim. Kendisi ile bundan bir sure önce “türban” üzerinden hararetli bir tartışma yaşamış olduğumuzu da belirteyim.


Oğlumun sınıf arkadaşının annesi Avukat ve geçen hafta içinde 3 günlük bir iş için Erzurum’a 2 Avukat arkadaşı ile birlikte bir seyahat yapar. Bundan sonrasını kendisinden aktarıyorum;
“Herşey Sabiha Gökçen Havalimanın’da başladı… Önümde peçeli, çarşaflı, türbanlı bir grup bayan vardı, bu bayanlar güvenlikten hiçbir müdahale ile karşılaşmadan geçtiler ve sıra bana geldi. Bende aynı şekilde geçecekken, polis memuru; “Lütfen ceketinizi çıkartın ve sepete koyun”dedi. Ben de önümdeki bayanlar da pardesü, ceket ve çarşaf vardı ama böyle bir istekte bulunmadınız diye itiraz ettim. O zaman bana onlardan böyle bir talepte bulunamayacaklarını, çünkü pardesü ve diğer giysilerin elbiselerinin bir aksesuarı olduğunu ve uygulamanın bu şekilde olması için yukarıdan talimat aldıklarını ifade etti!


Erzurum’a indikten sonra dehşetim devam etti. Başı örtülü olmayan neredeyse tek kadın bendim ve insanların bana bakışlarından o kadar rahatsız oldum ki anlatamam. Bu bakışlarda başımın açık olmasından dolayı bir sevecenlik yoktu, bu bakışlarda bir nefret ve aşağılama vardı. Devlet dairelerindeki işlemlerde yanımda 2 Avukat arkadaşım olmasa neredeyse dövecek gibi bakan memurlarla ve türbanlı memurelerle karşılaştım… İşimiz bitip İstanbul’a dönerken nereden nerelere geldiğimizin ayırdına daha kolay vardım bu sefer dedi.”

Evet, şimdi gelelim sadede ve Türban demokratlarına!!!

Bugün itibarı ile Türkiye Cumhuriyeti laik-antilaik ayrışması adı altında şekillenen büyük bir tehlikenin içindedir. Ve maalesef bizi bugünlere kadar 1950’den bu yana iktidar olmuş olan sağ partiler getirmiştir. Dini kullanarak, dini söylemler ve dini semboller üzerinden politika yaparak dinci kesimi özellikle de tarikatları ve cemaatleri kontrol altına alabileceklerini düşünmüşler ama sonunda devleti kendi elleri ile bu kesimin eline adeta teslim etmişlerdir. Ve toplumda "daha dindar olma ya da daha dindar" görünme yarışının başlamasına sebebiyet vermişlerdir.
İslam dinine de en büyük kötülüğü “Dini Türban Ederek” yapmışlar ve inancı semboller üzerinden bir siyasi söylem ve siyasi çıkar haline getirmişlerdir. Bunun en güzel kanıtı ise bu söylemin bayraktarlığını yapan kişilerin şahit olunduğu üzere önce MÜCAHİT, sonra MÜŞAHİT şimdilerde ise MÜTEAHHİT olmalarıdır. Oysa ki Anadolu’muzda 1, 000’lerce yıldır kadınlarımız Sümerlerden bu yana başörtüsünü, yemeniyi, yazmayı, tülbenti, eşarbı sever ve başına takar. Siyasal İslamın simgesi değildir bu örtünme yönetimi ve hiçbir zamanda olmamıştır. Aynen yazının ekinde bulunan fotoğraftaki yaşlı ninenimiz gibi...

Türbanı bir demokrasi ve bireysel özgürlük diye savunanların anlamadığı veya anlamak istemediği nokta işte yukarıda anlattığım hikayede gizli aslında. Türban dinin politize edilmesinde kullanılmaktadır. Siyasi bir sembol haline getirilmiştir ve artık bir baskı aracı haline dönüştürülmektedir. Başbakan’ın her insanın bir dini olması gerektiğine, kimsenin laik olamayacağına inanması ve en korkutucusu da herkesin dinin aynı yorumunu paylaşacağını sanmasıdır. Bu nedenle ülkemizde Türban için istenen özgürlüğün ve mağduriyet söyleminin din ve vicdan özgürlüğünün temel koşulu olduğunu söyleyebilmek inandırıcı ve gerçekçi değildir.
Laikliğin Cumhuriyetimizin temel bir ilkesi olarak korunacağının unutulmaması ve inancı, düşüncesi, dünya görüşü ve felsefesi ne olursa olsun tüm bireylerin laiklik prensibini geri dönüşsüz bir şekilde özümsemesi ve böylelikle Türbanı siyasal İslam’ın dini sembolü olmaktan kurtarması gerekir ki, Türban ne takan için sıkıntı ne de takmayan için bir rejim veya sistem sorunu olsun.

Unutmayalım demokratik bir ülkede devletin dini olmaz. Ancak o ülkede yaşayan vatandaşların inançları, dinleri vardır. Devletin görevi din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde vatandaşlarının inançlarına saygı duymak ve dini ibadetlerini rahatça gerçekleştirebilmelerine olanak tanımaktır. Bu da ancak özde ve sözde LAİK olunarak korunur. Yoksa laik olmadan laik bir devleti yönetmek nasıl oluru cevaplamak durumunda kalırsınız ve ülkenizin benden olan olmayan, dindar olan olmayan gibi gruplara bölünmesine yol açarsınız.